Muğla Yenice'de Bir Hafta Sonu
















Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladığı bir hafta sonunu doğanın ortasında geçirmek kadar güzel ne olabilir? Hayatın temposuna bir es verip, zamanın gerçek yoğunluğuyla aktığı, tüm kokuların ve tatların katıksız olduğu bir yerde olmak!

Muğla Yenice'deydik hafta sonunda. Eski komşularımız Fatoş teyze ve Mehmet amcanın emeklilik sonrası yerleştiği, tarlalar ve ağaçlarla çevrili çiftlik evinde. Geçen yıl Eylül'ün ilk günlerinde, annemle Gökova tatili dönüşünde "uğrayıp" 3 gün kalmış ve doyamamıştık. O zamandan beri fırsat olsa tekrar gitsek diyorduk. Nihayet kış gelmeden ve Cumartesi günlerim henüz tatilken bir hafta sonunu değerlendirebildik. İyi ki de öyle yaptık!

Cumartesi öğleye doğru Muğla'da otobüsten indiğimizde yağmur yağıyordu ve hava oldukça serindi. Yol boyunca pencereden izlediğim ormanlar, Yenice'ye ulaştığımızda havada asılı duran tertemiz koku yağmurun getirdiği serinlikle birleşince, hayallerimdeki hafta sonunun içinde nefes almaya başlamıştım bile... Fatoş teyze bize öğle yemeği hazırlarken çok acıkmıştım. Zaten bu acıkma hissinden hafta sonu boyunca kurtulamadım ya, o da ayrı bir konu. Böyle yerlerde yaşayan kadınların neden elma yanaklı olduklarını anlamak zor değil:)

Verandada yediğimiz öğle yemeğinden sonra epey üşüyüp içeri kaçtık. Fatoş teyzenin demlediği çaya benim getirdiğim kek eşlik etti. Çayın tadı bile bu kadar güzel mi olur? Isındıktan sonra da doğru dışarı, böğürtlen toplamaya!



Ellerimize birer kase alarak çıktığımız böğürtlen yolculuğunda çok geçmeden dokunulmamış böğürtlenlerle yüklü çalılıklar keşfedince Fatoş teyzemin şeker torunu Kardelen'i eve geri yolladık, daha büyük bir kase getirmesi için. Kardelen'in kasesine topladıklarımızı aktara aktara (bir yandan da yiyerek) ne kadar çalılık varsa temizledik:) İyice olgunlaşmış olan irileri çok lezzetliydi!


Elma bahçesine de uğradık tabii. Tatlı mı tatlı elmaları dalından koparıp çocuk gibi üstümüze silerek yemek nasıl bir keyifti anlatamam...
- Bunlar yıkamadan yenir mi Fatoş teyze?
- Yere düşse bile yenir kızım merak etme!
Nitekim kendisi koparırken toprağa düşen bir elmayı alıp dişledi, benim şaşkın bakışlarım arasında:)

Eve dönünce böğürtlenler reçel yapılmak üzere hemen şekerlendi ve beklemeye bırakıldı. Bu arada Fatoş teyzem bana pırasa yemeği yapmak için bahçeden pırasa topladı ve hemen oracıkta temizledi. Tazecik pırasaları kavururken ben de başından ayrılmadım ve tarifini yazdım. Sizlerle de paylaşacağım daha sonra! Akşam gezimiz sırasında geçtiğimiz yerlerden topladığımız tazecik semizotlarıyla da hemen salata yaptık. Zümrüt yeşili bir zeytinyağı ile... Bahçelerindeki zeytin ağaçlarından elleriyle topladıkları zeytinlerden sıktırdıkları kendi zeytinyağlarıydı. Fatoş teyzenin babası İsmail dede dikmiş zeytin ağaçlarını, zamanında. "Her kişinin kendine yetecek kadar zeytin ağacı olur burada" diyordu İsmail dede, gururla bakarken ağaçlarına...

Akşam kahvelerimizi içerken bir yandan böğürtlen reçelimizi kaynamaya bıraktık mutfakta. Mehmet amcanın çardaktan topladığı pembe yanaklı kütür kütür üzümler eşlik etti sohbete...


Temiz havadan serseme döndüğümden olsa gerek, bir şeyler yemediğim aralarda sürekli olarak uyukladım! Nihayet daha fazla dayanamayıp "ben dayanamıyorum yatacağım" dedim, bu cümleyi kurduktan birkaç dakika sonra kelimenin tam anlamıyla "sızmışım" :)

Ertesi sabah düşünebileceğiniz gibi kuş sesleriyle değil, ama tavuk gıdaklamasıyla uyandım!
"İki tane yumurta yapacaklar şu çıkardıkları gürültüye bak" diye söyleniyordu Fatoş teyze:) "Gürültü değil o!" diye gülerek gittim yanlarına, kahvaltıda haşlanmış tazecik köy yumurtası yemenin hayaliyle... Mutfağı mis gibi demlenmiş çay ve böğürtlen reçeli kokusu kaplamıştı. Ve Fatoş teyze öğleden sonra pişireceği bazlama için hamur yoğuruyordu! Reçelin kıvamını kontrol ettim hemen, ölçü olmadan yapılmıştı ama şahane olmuştu. Kahvaltılık bir tabak ayırdıktan sonra kalanını kavanozlara doldurduk. Bir kavanozu da bizimle gelecekti, ne mutluluk!

Fatoş teyzemin hazırladığı muhteşem kahvaltıda reçelimizle birlikte Muğla'nın o şahane kekik kokulu balı, tulum peyniri, kooperatiflerinden aldıkları nefis bir beyaz peynir, önceden hazırlanıp sabah zeytinyağında kızartılmış çıtır çıtır sigara börekleri, ev yapımı çizik zeytin, annemle sabah bahçeden topladığımız pembe domatesler ve tabii haşlanmış köy yumurtaları vardı. Ve sofrada eski "hayat bilgisi" kitaplarındaki gibi bir mutlu aile; torun, gelin, oğul, dede, "koca dede" bir arada!

Kahvaltıdan sonra kuruyan tarhanaları keşfe çıktım. Bizim yaptığımız gibi tarhana kurutmuştu Fatoş teyze ama gelini ve karşı komşusu "Muğla usulü" tarhana kurutuyorlardı. Tepsiler içinde kuruyan tarhana öbekleri kurabiyeleri andırıyordu!


Üzüm de kuruyordu güneşte ama henüz yeni serilmişlerdi. Susam zamanı geçmişti, geçen yıl geldiğimizde gördüğümüz susam çadırları yoktu bu kez.

Derken geldiğimizden beri sayıkladığım bazlamayı yapmak için ocak yakıldı, ben de Fatoş teyzenin etrafında makinemle dolanmaya başladım tabii. Öncelikle hamur teknesindeki hamur 7 tane kocaman bezeye ayrıldı. Bu arada kocaman kalın bir sac tabakası üçayak üstüne kondu ve yaklaşık yarım saat ateş üstünde öylece durdu! Ben artık"ekmek mi pişecek yoksa bu sac mı pişecek?" demeye başlamıştım ki iyice kabarmış bezelerin ilkini getirdi Fatoş teyze. Sacın iyice kızması gerekiyormuş, bu da ocakta teflon kızdırmaya benzemezmiş:) Hatta her pişen bazlama bir öncekinden güzel olurmuş.

Fatoş teyze ocak başında...






Hadi bakalım diye merakla izlemeye başladım. Gerçekten de saca bırakılan her hamur yavaş yavaş mis gibi kokular yayarak pişti, defalarca ters yüz edilerek kızartıldı ve doğal sonuç, ben yine acıktım! Mehmet amcanın getirdiği köy sütü kaynayınca hemen bir kupa içtim.


Pişen bazlamalar içeriye serilen sofra bezinin üstüne konduktan sonra köze atmak için bahçeden patlıcan ve biber topladım. Çünkü akşama mangal vardı ve et yemeyen benim için domates soslu patlıcan közleme yapılacaktı. Onlar da közlendikten sonra bir tur daha yapalım diye dışarı çıktık. Geçen yılki ziyarette unutamadığımız incir ağacına gittik doğruca. Asırlık incir ağacı öylesine büyüktü ve kök saldığı yere öyle yayılmıştı ki yerlere eğilmiş dalları arasından gövdesine yaklaşmak imkansızdı. "Bize incirlerini verir misin?" dedik ona, gülümseyerek dallarını eğdi, en olgunlarını uzattı. Sanırım insanda irade denen duygu böyle zamanlar için var, yoksa çocuklar gibi yemeyi abartıp hastalanmak işten bile değil! Bir yandan yiyip bir yandan sepetimize doldurduk güneşte sıcacık olmuş ballı incirleri. Binlerce kez minnet duyarak doğanın insana verdiği bu şahane armağana, veda ettik incir ağacına.

Eve döndüğümüzde herkes evin arka tarafına mangal başına gitti, ben İsmail dedenin yanında kaldım ve bir süre sessizliğin tadını çıkararak verandada kitap okudum... Tabii yine yarı uyuklayarak:)

Fatoş teyze bu arada yeni kuruyan Muğla tarhanasından da kaynatmıştı bizim için, tadalım diye. Ben böyle bir tarhanayı ilk kez yedim. Görünümü biraz küçükken babaannemin pişirdiği çorbalara benziyordu ama tadı farklıydı, çok lezzetliydi!


Tarhanadan sonra domates soslu patlıcan közlemesi ve taze bazlama ideal bir akşam yemeğiydi benim için. "Hayır Mehmet amca, aç kalmadım ben, gerçekten!"


domates soslu patlıcan közleme


Erken akşam yemeğinden sonra yavaş yavaş gitme zamanı yaklaşırken Fatoş teyzenin bize hazırladığı koliye doldurduğu onca şeye engel olmaya çalışsak da tabii ki fayda etmedi. Hem kıyamıyorsunuz almaya, hem reddedemiyorsunuz, reddetseniz kırılacaklar diye korkuyorsunuz... Fatoş teyze koca bir kavanoz reçelden başka ev yapımı güzel salçalarından, yeni kuruttukları susamlardan ve sanki orada az yemişiz gibi o güzel bazlamalar ve meyvelerden de doldurdu koliye. Ne diyeceğimizi bilemedik, "ne olur siz de bize gelin!" demekten başka...

Böyle geçti Yenice'de hafta sonu.
Yarı uykulu, bol iştahlı, fazlasıyla lezzetli...

Dönüş yolculuğunda yine uyukluyordum ve dışarıda göz alabildiğine uzanan ormanların üzerine akşamın mavi örtüsü düşüyordu usulca...

37 yorum var:

şule dedi ki...

sibel ne yaptın yine. bu harika yazıyı okurken sanki seninle birlikte ben de yaşadım bu güzellikleri. çok güzel vakit geçirmişsiniz belli. darısı başımıza..

tuhfe dedi ki...

Yazını okurken ağzım sulandı. Bazlama, böğürtlen, üzüm derken canım çekti. Fotoğraflar ve Fatoş teyzenin ocağı bir harika. Ne güzel bir hayat! Yok yok sanmıyorum biz, nerdeee, öyle bir yerde yaşayalım, ancak hayal ederim her halde...

Sevgiler.

Burcu dedi ki...

Çok güzel gezmişsiniz sahiden. Yenilenir insan böyle bir haftasonunda. Sağol paylaştığın için.

SariGul dedi ki...

Senle beraber orada olamasakta gormus gezmis yemis kadar olduk sayende :)
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=709,,94 burayada bir goz atarmisiniz ;)
Sibel abla blogu ilk gunlerde actigin zamanlarda bile herkese tarafindan begenliyordu simdi gunden gune dahada cok begeniliyor tebrikler...

Emel dedi ki...

Sevgili Sibel,
cok guzel bir haftasonu gecirmissin.
Resimlerde harika. Fatos teyzeninde ellerine saglik.
Bizlerle paylastigin icin tesekkurler...

hatice dedi ki...

Sibel büyük bir zevkle okudum yazını. Ne kadar güzel bir haftasonu geçirmişsin ve bunu o kadar güzel aktarmışsın ki bize de sana eşlik ediyormuş hissi yaşattın. Teşekkürler...

Sibel dedi ki...

Şule gerçekten çok güzeldi herşey.. Dilerim sen de böyle bir haftasonu yaşarsın en kısa zamanda...

Tuhfe, ben de ancak hayal edebiliyorum, böyle kısa kaçışlar dışında.. Yoksa tüm gün bilgisayar başında çalıştığım bir işim var:(

Burcu, insan yenileniyor gerçekten de! Bir de dönüşteki hüzün olmasa...

Bediş, Akşam'ın ekleri internette yayınlanmıyor sanıyordum, demek yayınlanmış:) Linki verdiğin için çok sağol canım!

Emel, yorumuna ben teşekkür ederim:)

Hatice, çok teşekkür ederim:) O hissi verebildiysem ne mutlu bana...

zinnur dedi ki...

Benden once bircok arkadas zaten soylemis, ama ben de yinelemeden gecemedim: bu yaziyi okumak bir zevkti.Kalemine saglik, Sibel.

Yeşim'in Mutfağı dedi ki...

Ne güzel bir haftasonu olmuş bu böyle,emekli olup böyle bir yerde yaşamak istiyorum,yaklaşık 30 sene var daha ama olsun : )

Mutfakta Zen dedi ki...

sibel'im senin haftasonun da benim geziden asagi kalmamis. insan hep dogada olsa keske degil mi? hep odamda çalistigim için sokagin gürültüsünü farketmemisim, bugün öglen balkonda yemek yiyeyim dedim, sansima midir nedir, arka arkaya bilumum kamyonet ve arabalar geçerek basimi sisirdiler, bir an burhaniye'de ya da mardin'in sessiz sokaklarindan birinde olmak istedim ama ne yaparsin ki kütüphanemin yakininda olmak agir basti, yani simdilik buralardayim! zaten nereye gideyim ki isi gücü birakip??
annecigine sevgilerimi ilet lütfen.

Yeşim dedi ki...

Sibel,
"Büyük kent düşlerim cebimde Ege'nin bi kıyı kentinde yaşıyorum" diyorsun ya hani, şundan emin ol seni okudukça Ankara'dan kaçıp küçük kentte yaşam düşleri kuruyorum.
Öyle güzel yazıyorsun, öyle güzel yaşatıyorsun ki o anı. Ne diyeyim, hep yaz olur mu, hep yaz... belki bu günlükte, belki bir kitapta, belki bir gazetede...ama hep yaz. seni çok öpüyorum.

Sibel dedi ki...

Zinnur çok teşekkür ederim. Olsun, senden duymak da ayrıca güzel:)

Yeşim, aynen ben de öyle düşünüyorum. Tarkovski filmlerindeki gibi bir kır evinde, sadece rüzgarı dinleyerek geçirmek istiyorum akşamlarımı...

Tijen ablacım, yok canım senin gezin kadar renkli değildi ama evet doğada olmak harikaydı. Bilmem ki sürekli orada olsam sıkılır mıydım? Biliyorsun ben kentleri de severim ya:) Ama yaşlılığımda kentte olmak istemezdim, orası kesin:) Bakalım artık hayat neler getirir?

Sevgili Yeşim, teşekkür ederim güzel sözlerin için! Kentleri düşlemiyor insan, bir ağacın sıcacık meyvelerini elleriyle toplarken.. Dedim ya, hayat ne getirir bilemesem de özellikle bu mevsimde hep kır tabloları var hayallerimde...

yemekvebiz dedi ki...

Sibel,
inan cennettesin sen, ne guzel yerler bayildim, cocukken ve gencligimde yaz tatillerim benimde hep ege kasabalarinda gecti, sen herseyi ne guzel resimleyip anlatmissin, o sac uzerinde pisenlerin tadina asla doyulmaz bilirim, ellerine saglik yapanlarin, sanada afiyet olsun canim,
gecmise goturdun beni tesekkur ediyorum yeniden ,
Zeynep T.

Dilek... dedi ki...

Kalemine saglik Sibel, paylastigin icinde tesekkurler.

fethiye dedi ki...

hey sonunda bogurtlen receli yapacaksin! cok sevindim. :)

zeytinağacı dedi ki...

Sibel tek bir şey söylüyorum çok şanslısın, bazlama yapımını hep merak ediyordum demek sac olmadan olmuyor, taze susam için baharatçıyla tartışıyoruz. Bu yaz da şöyle istediğim gibi malzemelerle dönemedim eve iyi mi?

Mine dedi ki...

Sibel, Bu cok guzel bir yazi olmus. Bazlama'yi duymustum ama neye benziyor bilmiyordum. Icine sebze falan da koyarlarmis degil mi. Tarhana'dan bahsetmissin bir de. Yapiyorsaniz, tarifini verirseniz cok memnun olurum ilerde. Biz yapinca (tarifi annemlerden alirim), cok yogurt kullaniliniyor diye biliyorum. Kurutulusu da resimdeki gibi. Obek obek beyaz bir bezin uzerine koyup kurutuyorlar. Simdi gidip Yenice Turkiye'nin neresinde diye bulmaya calisacagim web'de. Bu guzel tatilini herkesle paylastigin icin ben adima tesekkur ederim. Okumasi cok guzeldi.

Hanife dedi ki...

Harika, hepsi birbirinden guzel Sibel.. Hafta sonunuz ne hos gecmis:)

Oya Kayacan dedi ki...

Blogculuk oyunlarımızı beğenmeyenler, işin gerçekten ciddi boyutlara geldiğini anlayamayanlar ...... (Boşluk sizin yorumunuza açıktır.)

Sibel'cim bayıldım resimlere de olan bitene de. Vallahi bu sabah yerimden kalkmak gelmeyecek içimden önce Tijen arkadan da seni okuyunca.

Böğürtlen reçelin nasıl oldu? Bana taa Bolu'dan gelen böğürtlenlerden be de yapmıştım hani, azıcık ama olsun. Çok boncuklu böğürtlenlermiş, ağızda çıkır çıkır oldu maalesef. Bir daha sefere süzgeçten geçirip sadece lezzetinden yararlanmaya karar verdim ama o güzelim görsellik yok olacak.

Sibel dedi ki...

Zeynep abla haklısın, gerçekten de tadına doyulmuyor, hiçbir şeye benzemiyor o lezzetler!

Rica ederim Dilek, keyifliydi:)

Fethiye, hemen orada yaptık zaten reçeli! Valla tarifsiz ölçüsüz, şekerleyip pişiriverdik. Harika oldu! Ben her reçele koyulur genelde, buna da koyalım diye düşünüp limon ekledim, bir de annemlerin kıvamını koyu bulup su ekleme girişimlerine engel oldum. Uydurma bir reçel oldu ama misler gibi oldu:)

Aslı, ben de aynı şeyi düşündüm ama Fatoş teyze dedi ki, ocakta da yapılırmış bazlama, ama altını iyice kısıp kapağı kapalı olarak en az bir 15 dk pişirilmesi gerekirmiş. Herhalde hamuru ince de tutmak gerekir, içinin pişmesi için. Bilmem ki, denemek gerek!

Mine, bazlamanın içine pişerken birşey konmuyor ama piştikten sonra türlü şekillerde yenebiliyor. Tijen ablanın mesela, bazlama tabanlı bir pizza tarifi vardı (bir gün yapıp bloguna koysa ne güzel olur!)

Sağol Hanife, öyleydi gerçekten:)

Oya hanım, bir blog tartışması vardı ama dün maillerimi okuma fırsatım olmadığı için ne olup bittiğini bilmiyorum henüz. Neyse, reçel dediğim gibi çok güzel oldu ama o boncuklar bizimkilerde de vardı biraz:) Yine de aroması benzersizdi! Fotoğrafını da koyacağım siteye, ilk fırsatta.

Aliye dedi ki...

Sibel ne diyim sanki biz gitmişiz gibi olduk, okuduğum kadarıyla tüm yorum yapanlar katılıyorlar buna, ellerine sağlık, kalemine diyecem ama? klavyene sağlık, bazlama muhteşem görünüyor daha doğrusu bütün resimler öyle, hele böğürtlenler, walla reçelinde o tanelerin olması benim daha da çok hoşuma gidiyor hatta vişne reçelinde arada bir kaç çekirdekli denk gelirsem çok mutlu oluyorum nedense? Sanki mutlu olacak başka bişi yokmuş gibi :P
Fatoş teyzene hepimizden selam söyle, sayelerinde içimiz huzur buldu.

Derya dedi ki...

Merhaba Sibel Çok şanslısınki böyle güzel bir hafta sonu geçirmişsin. Şehir sesinden uzak, doğal ve lezzetli...
Sevgiler...

Sibel dedi ki...

Aliye çok teşekkür ederim:) Fatoş teyzemi arayınca söyleyeceğim tüm bu güzel yorumları!

Derya, umarım özleyen herkes böyle şanslara sahip olur, her zaman değil arada sırada olsa bile yeter değil mi...

Bu arada Minecim, tarhana konusunu atlamışım hemen yazayım. Biz bu sene tarhana yapmadık, geçen yıl yaptığımız bu yıl da idare edecek gibiydi, bir de evde başka işler olduğundan uğraşamadık açıkçası. Her yörede farklı yapılıyor tarhana. Bizim yaptığımız Muğla'daki gibi olmuyor, ufalanarak kurutuluyor ve rengi koyu bir turuncu oluyor, malzemesinden sanırım..

elcinin_mutfagi dedi ki...

Merhaba sibel resimler cok güzel cikmis cok istah acici gercekten..birde yazini okuyunca daha da bir istahlaniyor insan:)

bu arada cok tesekkür ederim ilk yorumun icin cok memnun oldum:)

mine05 dedi ki...

Sibel'cigim, kac kere okudum bu nefis yaziyi bilmiyorum. Okurken kac kere karnim acikti, canim kac kere bögürtlen ve bazlama istedi, sayamadim. Yesim hakli; yazmalisin, belki bir kitap, belki bir gazete...

Fatos Teyzenin ellerine saglik. Yanyana dinlenen, pismis bazlamar aklini basindan aliyor insanin :)

Sevgiler

Sibel dedi ki...

Elçin teşekkür ederim. Ben de memnun oldum yorumuna:)

Minecim, güzel düşüncelerin beni çok mutlu etti, sağolasın canım, ama yazın dünyasında nice ustalar varken benim yazdıklarım sadece karalama, denemeden ibaret... Yine de belki küçük bir sürprizim olabilir, yakında:)

Mine dedi ki...

Sevgili Sibel,
Cevabin icin cok tesekkur ederim. Blog'una gelen herkese esit davranip, hepimize guler yuz gostermeni, sorularimizi itinayla
cevaplamani cok takdir ettim. Sagol.
Tarhana sorusunu soran,
Mine.

xtra dedi ki...

çok güzel anlatmışsın. benim de canım istedi napçaz şimdi?
en iyisi ben bir yol düşüneyim :)

Adsız dedi ki...

Merhaba Sibel,
Yazdıklarının ne kadar güzel olduğunu herkes söylüyor zaten. Benim tek söyleyebileceğim devam et böyle bir cevher kaybolmasın.
Egenin güzelliklerini ançak içinde yaşayan kalbi güzel bir insan böyle güzel anlatabilir.
Başarıların daim olsun.

Sibel dedi ki...

Sevgili Mine, elimden geldiği kadar yorumları ve soruları yanıtsız bırakmamaya çalışıyorum. Zaten kimse ses vermese böyle uzun uzun yazmanın ne tadı olur ki? İyi ki varsınız!

xtralarge, benim de halen canım istemiyor değil:) Hele verandadaki kahvaltıyı düşününce!

İsimsiz ziyaretçime de çok teşekkür ediyorum güzel sözleri için..

nilgün dedi ki...

sibelciğim siteni yeni keşfettim,sen ne tatlısın öyle,insana yaşama kaynağı veriyorsun,seni öpüyorum.nilgün

Sibel dedi ki...

Nilgün çok teşekkür ederim:) Sevgilerimle!

Banu Ucak dedi ki...

Sibelcim o kadar güzel anlatmışsın ki insan kendini bunalımda hissettikçe okumalı senin bu güzel yazılarını :) Güzel köy yumurtalarından bahsetmişsin ya neden korkuyorum biliyor musun, şu kuş gribi yaygarası yüzünden köy yumurtalarına hasret gitmekte! Ciddi ciddi üzülüyoruz biz buna. Gerçek köy yumurtasını sadece Bodrum'da bulabiliyoruz biz. Bir de Ankara'da ekolojik ürü satan yerlerde bulabiliyorduk ama bundan sonra ne olur bilmiyorum. Ben daha oğluma neredeyse hiç market yumurtası yedirmedim. Hala en son Bodrum'dan gelen yumurtaları yedirmeye devam ediyorum. Bir ayağaımız Bodrum'da bizim inşallah bu güzel yumurtalardan mahrum kalmayız.

sevgiler...

Banu Ucak dedi ki...

Sibelcim bir ara televizyon programlarında ısrarla köylülerin tavuk vs yetiştirmesinin yasaklanması gerektiğini savunuyorlardı hararetle belki denk gelmişsindir. Böyle olmazsa önüne geçilmezmiş miş miş miş. İşte bu yüzden biz üzülüyoruz bu yumurtalardan mahrum kalmaktan. Kuş gribi konusunda kafam oldukça karışık, yani bu niye çıktı niye bu kadar yaygara koparıldı kim ne çıkar sağladı gibi sorular dönüyor kafamda. Biz hiç kesmedik yumurta tüketimimizi. Hele de çocuklar için en kaliteli protein kaynağı. Tabi marketten alınan yumurtalar bana çok suni geliyor. Daha elimde yıkarken kabuğu kırılıveriyor bir de köy yumurtasını alıyporum elime dış kabuğu bile taş gibi :) İnşallah bir gün birileri yasaklamaz kümes hayvancılığını.

Benim anneannemde anlatıyor hep varmış bu hastalık ama ne olduğunu bilmezlermiş. Hiç de daha tavuktan ya da yumurtadan hastalanana rastlamadım diyor. Anadolu insanının aklını hiç yavana atmamak gerek ;)

sevgiler...

Sibel dedi ki...

Banucum, yanıt yazmıştım sana ama haftasonu blogger'da ne olduysa başka yorumlar gibi benimki de kaybolmuş.. Biz de kuş gribi tantanasına rağmen yumurta yemeyi bırakmadık. Güzelce pişirdik, eskisinden daha fazla kaynatmaya dikkat ettik, hepsi bu. Her ne kadar entegre tesislerin markalı ürünleri tavsiye edilse de ben köy yumurtalarından vazgeçmedim, vazgeçmem de. Hem lezzeti, hem faydaları, hem de hiçbir hayvanın benim beslenmem için acı çekmemesi gerektiğine inandığım için, zira entegre tesislerde güneş yüzü görmeden ömür tüketen hayvancıklara çok üzülüyorum!
Anneannenin anlattıklarını ben de çevremdeki teyzelerden, annemden duydum, eskiden beri zaman zaman ölürmüş tavuklar böyle, bu duruma "tavuklara ölet geldi" denirmiş halk arasında. Kuş gribi yeni mi icat oldu diyorlar, ki bence haklılar. Olan garibim tavuklara oldu, boşu boşuna onca hayvanı katlettiler, ne diyeyim bilmem... Doğa insanoğlundan intikamını bir biçimde alıyor aslında ama insanoğlu anlamıyor işte, sorun orda.

Adsız dedi ki...

merhaba bende yeniceye komşu kızılağaç köyündenim. gerçekten güzel anlatmışsın bizim oraları. eline sağlık. ama daha ne güzellikler var bizim memlekette; gez gez bitiremezsin. benim bile görmediğim yer vardır.

Sibel dedi ki...

Çok güzel bir yerde yaşıyorsunuz gerçekten, çok şanslısınız. Şimdi eşimle de gelmek istiyoruz oralara, bir tatil planı yapmak niyetindeyiz. Öyle çok anlattım ki ona o çiftliği ve güzellikleri!

Tadını çıkarın o güzel doğanın. Ve benim için de incir yiyin bol bol:)
Sevgilerimle..