Bir Kitap & Organik Lezzetler


Son bir hafta oldukça zor geçti... Bir yandan işlerin yoğunluğu, diğer yandan başka problemler derken ruhumun oldukça yorulduğunu hissettim. Sevgili Nathalie'den ve Sade'den gelen güzel armağanlar bu yorgun günlerde moralimi düzelten tek şey oldular. Hem Nathalie'ye hem de Ali Bey'e ince düşünceleri için tekrar teşekkür ederim.

Öncelikle Nathalie Tunçer'in kitabı "Miniklerin Yemek Keyfi"nden bahsetmek istiyorum. Doktor eşi Ozan Tunçer ile birlikte, 5 yaşına gelen oğulları Güney'in doğumundan itibaren sağlıklı beslenmesi için buldukları çözümleri, güzel ve pratik tarifleri ve çocukların seveceği reçeteleri, aynı sorunu yaşayan anne-babalarla paylaşmak istemişler. Bunu yaparken de özellikle fazla mutfak deneyimi olmayan ve bebeğine hazır gıdalar yerine mevsim meyve-sebzelerinden evde hazırlanan sağlıklı yiyecekler vermek isteyen anneleri düşünmüşler. Nathalie, bebeğine kimi zaman neyi nasıl yedireceğini bilemeyen ya da sıkıntı çeken taze annelere faydalı öneriler, fikirler sunup gerisini hayal güçlerine bıraktığını söylüyor. Ben "tüm aile için" olan tariflerden denemek istediklerimi not aldım bile:) Cicili bicili resimlerle süslü, hani çocuğuyla birlikte mutfağa girmeyi seven annelerin ve tabii çocuklarının çok seveceği, yararlanacağı bir kitap bu. Paketten bir de mis kokulu yılbaşı kurabiyeleri çıktı. Bu yıl kimseden almamış (ve kendim de yapmamış)tım, öyle mutlu oldum ki. Kahveyle birlikte kardeşimle paylaşarak afiyetle yedik. Ellerine sağlık Nathalie!


Sade'den gelen güzel paketten ise yılın taze salçaları (hem domates, hem biber), közlenmiş biber, kuru fasulye, mercimek, deniz tuzları, baharatlar ve zeytinyağı çıktı. Tümü de organik ve -eminim ki- leziz. Evdeki salçalarım biter bitmez kavanozları heyecanla açarım. Ali Bey sağolsun katkısız marmelatlarını daha sonra ulaştıracağını yazmış sonradan. Benim gibi şekersiz marmelat diye tutturan herkes için keyifle deneyip düşüncemi yazacağım:)


Sade'nin ürün yelpazesi oldukça genişlemiş. Tümünü görmek için www.sadeorganik.com 'u tıklayabilirsiniz.

Bir yıl daha geride kaldı..
Umarım 2006 mutlulukla anımsayacağınız bir yıl olmuştur!
Benim için hayatımın değiştiği bir yıl oldu. Hatta diyebilirim ki ilk kez bir yılbaşı gecesindeki dileğim gerçekleşti. Gerçekten istemek ve aynı anda vaktinin gelmiş olması gerekiyormuş demek ki... 30'lara merhaba demek için eşikten atlayacağım 2007'ye girerken yine bir dilek tutacağım. Ve bu yeni bilgimle daha bir güveneceğim içimdeki sese...

Siz de 2007'nizi güzel bir yıl yapın olur mu?
Yılbaşı kurabiyelerim yok ama bu güzel fotoğraf var elimde, paylaşabileceğim. Bir fincan kahve ve kurabiye niyetine, lütfen kabul edin.
Işık ve sevgiyle mutlu yıllar, iyi bayramlar...

Exponatura'06 Fuarı



İstanbul'da bir güzel fuar daha renklendirdi hafta sonunu. Cumartesi günü niyetlenip ancak Pazar günü gidebildim, hemen sonrasında da yazmak istedim ama bir türlü fırsat bulamadım. Daha fazla ertelemeden başlamakta fayda var.. Buyrun işte Exponatura'06 fuarından kareler ve izlenimler...

Fuar Yeşilköy'de CNR'ın yanıbaşındaki İstanbul Fuar Merkezi'ndeydi. Ulaşım arabası olmayanlar için biraz zor aslında... Ama fuar alanı ferah ve güzeldi, firmalar alanı rahatlıkla kullanabilmiş, ziyaretçiler de rahat rahat dolaşabiliyordu. Naturel festivalinden daha ferah bir ortamdı kısacası. Hatta biraz daha şenlikliydi.


Etiketlerin güzelliğine bakar mısınız? Bayıldım bunlara:)
Gökçeada'nın zeytinyağlarını görüyorsunuz.
Tatları da öyle güzel ki..

Fuarda nefis zeytin ve zeytinyağlarından başka bitki çayları, baharatlar, kuru yemiş ve meyveler, meyve suları, katkısız reçeller, ballar, pekmezler, pestiller, tahıl ve bakliyatlar, un ve unlu mamuller, doğal kozmetikler ve sabunlar da vardı. Üstelik katılımcı firmaların hemen hemen hepsi ürünlerinden tattırmaya, armağan etmeye hevesliydi ki, bu her fuarda rastladığım bir şey değil.

Benim tatmaktan en çok mutluluk duyduklarım mis kokulu zeytinyağları ve güzel ekmekler oldu. Bolu'nun meşhur patatesli ekmeği bile vardı, hani o hafif ekşi tadıyla, kızartılıp üzerine tereyağı sürülünce tadından yenmeyen ekmekler! Katkısız reçellere özel bir ilgi duyduğum için şeker yerine balla tatlandırılmış reçelleri memnuniyetle tattım ama elma konsantresi kullanılanlarda elma tadı aldığım gibi bunlarda da yoğun bal tadı aldım. Sade firmasından Ali Bey'le geçenlerde yazıştığımızda yeni çıkarttıkları marmelatlardan bahsetmişti, onları denemeyi de heyecanla bekliyorum şimdi.




İşte benim için en heyecan verici standlardan biri! Yunanistan'dan gelmiş öz hakiki damla sakızları efendim:) Bütçeyi biraz sarsabilecek fiyat etiketleri var gerçi ama aktarlarda da fiyatı yüksek zaten. En güzeli oraya giden birileri olursa bol bol sipariş etmek herhalde...


Sakız reçeli diye de bilinen bu macunlar kahve yanında soğuk suya batırılarak afiyetle yeniyor. Sütle birlikte de yeniyormuş pek güzel. Tek başına ağır bir tat ama o ufacık kaşık ömre bedel bir lezzet yayıyor damağa... hele sakıza benim gibi çok düşkünseniz! Ceviz, fıstık, incir, turunç reçelleri ayrı lezzet bombaları... Galiba tadımlık kaseleri en hızlı boşalan stand burasıydı:)


Ne güzeller değil mi?
Burada değil ama bir başka standdaki mis gibi sabunları koklarken Arzu-Ülfet Aygen'in "Beyaz Unsuz Şekersiz Hamur İşleri" kitabını gördüm. Görevli hanım "Arzu hanım burada, imzalatmak isterseniz" deyince "aaa burada mı?" dedim sevinçle. Baktım, ufak tefek, güleryüzlü bir hanım "benim!" diyor. Nihayet tanışabildik ve ayaküstü birkaç dakika da olsa sohbet ettik. Çok şeker biri Arzu hanım, o sağlıklı ve leziz tariflerinin de büyük etkisi olacak ki, hamur işi kitabı olan birine hiç benzemiyor, yani incecik:) Kitabı hala edinmediyseniz lütfen alın ve vicdanınız sızlamadan nefis hamur işleri yapıp yemenin, yedirmenin keyfini çıkarın. Ben şahsen çok faydalandım, hala da tarifler denemeyi sürdürüyorum.


Sade'nin ürünlerini görünce onların standı zannederek yöneldiğim bir başka standda da Abdullah Gümüş'le tanıştım. Güzel bir müjde aldım ondan, organik gıda üreticilerinin "Ottüsad" (Organik Tekstil Tarım Üreticileri ve Sanayicileri Derneği) adıyla dernekleştiğini söyledi. Merkezi Şanlıurfa'da olan, İstanbul'da da bir irtibat büroları bulunan dernek çok kısa bir süre önce, GAP bölgesi başta olmak üzere Türkiye'nin her yerindeki organik tarım ve tekstil üretimini destekleyerek yurt içi ve yurt dışı pazarlamasına yardımcı olmak amacıyla kurulmuş. Ne güzel bir gelişme! Sade de dernek üyelerinden biriymiş. Abdullah Bey bir de Organik City'den bahsetti. Pek çok firmanın ürünlerini internet sitelerinden görebiliyor, sipariş verebiliyorsunuz. İlk 100 kişiye %20 indirim de yapacaklarmış, benden söylemesi. Bahçeşehir Atrium mavi çarşıda da bir satış mağazaları varmış bu arada. Son olarak Abdullah Bey'in ikram ettiği organik nar suyunu mutlulukla içip ayrıldım oradan.


Adatepe standını son anda gördüm. Sağlıkla ilgili kuruluşların, SPA merkezlerinin, termal tesislerin standlarının yer aldığı holdeydi çünkü ve ben oraya şöyle bir bakayım diye son anda girmiştim. Refika Hanım'ın resmini görünce mutlu oluverdim! Bir sahaftan resmi bulunarak Adatepe etiketlerinde ölümsüzleştirilmiş olan bu Rum güzelinin isminin Refika olduğunu da yeni öğrendim.
Adatepe yağlarının lezzetini biliyor ve arıyorsanız, İstanbul'da Beyoğlu Kurabiye Sokak'ta (Zencefil ve Parsifal'in de olduğu sokak) bir satış merkezlerinin olduğunu öğrendim. Buradan eve teslim sipariş verebiliyorsunuz (0212-292 47 17, siparis@adatepe.com)


Bir fuar daha böyle geçti işte..
Bir şey almayacağım bu kez desem de, yine kocaman bir çantayla eve döndüm:) Gerçi çoğu broşür, dergi ve numuneden oluşuyordu yükümün ama çok arayıp nihayet katkısızını bulduğum bir şişe nefis nar ekşisini özellikle anmam gerek. Ne yaptım? Tabii ki hemen o akşam kocaman bir tabak kısır hazırladım kendime. Çayımı da demleyip, dergilerim kucağımda "fuar sonrası keyfi" yaptım:)

Portakallı Islak Kek



Portakallı kek deyince benim aklıma annemin kekleri gelir aslında. Annem keklerine ve kurabiyelerine hep portakal kabuğu koyduğundan herhalde... Buzdolabında ufak bir kavanoz içinde şekerlenmiş portakal kabukları daima bulunur. Ben de yavaş yavaş yaz için kabuk biriktirmeye başlayayım diye düşündüm geçenlerde bu keki yaparken. Anneler mutfak alışkanlıklarının pek çoğunu kızlarına da geçiriyorlar, iyi de yapıyorlar! O sıralar anlamasak bile zaman içinde onlarla aynı şeyleri yaptığımızı ya da düşündüğümüzü gülümseyerek fark ediyoruz. Ben de portakal aromasını çok seviyorum, gerçi henüz her şeye koyacak kadar anneme benzemedim ama:) keklerde, kurabiye ve çöreklerde, çayda, tatlılarda... hele hele çikolatayla bir arada kullanmayı çok seviyorum.

Ofise getirmek için kek yapmaya söz verince yine farklı bir tarif denemek istedim. Selçuk Kuzu'nun tarifleri genelde güzel oluyor, o yüzden epeydir denemeyi düşündüğüm portakallı kekini denedim. Yağsız bir pandispanyaya portakal kabuğu eklenerek hoş bir aroma kazandırılıyor, pişip soğuduktan sonra üzerine dökülen portakallı sıcak şurupla da lezzet katlanıyor. Kek beğenildi, öğleden sonra çayların kahvelerin yanında mutlulukla yendi ama sanırım bu mutlulukta Cuma gününün en yoğun ve stresli saatlerini yaşıyor olmamızın da etkisi vardı!


Malzemeler:
- 3 adet yumurta
- 7 yemek kaşığı toz şeker
- 1 adet portakalın suyu ve kabukları
- 7 yemek kaşığı un
- 1 çay kaşığı kabartma tozu
Şurubu için:
- 2 portakalın suyu
- 1 portakalın kabukları
- 3 yemek kaşığı toz şeker

Yapılışı:
1. Yumurtaları, toz şekeri ve portakal kabuğu rendesini derin bir kabın içine alın, mikserle iyice çırparak koyu krema kıvamına getirin.
2. Unu ve kabartma tozunu eleyerek karışıma ekleyin, hafifçe karıştırın.
3. Küçük boy kelepçeli kalıbın tabanına yağlı kağıt serip kenarlarını yağlayın, karışımı boşaltın. Önceden orta ısıya ayarlanmış fırında 30-40 dk kadar pişirin. Pişen kek biraz ılındıktan kalıptan çıkartın, soğumasını bekleyin.
4. Şurup için portakal suyunu, kabuklarını ve toz şekeri karıştırıp ocağa alın, bir taşım kaynatın. Şurup henüz sıcakken, soğuk kekin üzerine dökün. Portakal kabukları kekin üzerinde sevimli bir dekor oluşturacak.
Artık kekinizi ister ılık, ister soğuk servis yapabilirsiniz. Benim yaptığım gibi süprizli olursa daha çok keyif verecektir:)
Hafta sonu geldi, bir de güzellik var İstanbul'da yaşayanlar için. Exponatura'06, doğal ve organik ürünler fuarının ikincisi Yeşilköy'de İstanbul Fuar Merkezi İDTM'de dün başladı, hafta sonu boyunca da devam edecek. Fuar alanına yakın bir noktaya metroyla ulaşmak mümkün, telefon ettiğimde metro çıkışında ring servisleri olduğu bilgisini de verdiler. Ben yarın zaman ayırıp gitmeyi düşünüyorum. Size de bu sefer önceden bildireyim dedim. Fuarda yöresel ürünler, zeytin ve zeytinyağları, kahvaltılıklar, baharatlar, kurutulmuş gıdalar, bitki çayları, diyet ürünleri, vejetaryen gıdalar gibi pek çok sağlıklı beslenme alternatifi sergilenecek. 

İstanbul Lezzetleri-2


Biriken İstanbul lezzetlerini paylaşacağıma söz vermiştim. Bu sabah arşivimdeki fotoğrafları uzun süredir beklettiğimi (ve blogu da epeyce ihmal ettiğimi) fark edip fotoğraflar ve anılar daha fazla eskimeden yazmaya karar verdim. İstanbul hep yorgunluk ve stres demek değil ya? İşte buyrun İstanbul lezzetleri, bölüm iki!

Kanlıca yoğurdu ile başlayalım.
Şimdi bu üzerinde pudra şekeriyle iştah açıcı görünen yoğurdu tadınca annemin evde yaptığı yoğurttan daha özel bir lezzet alamadım desem ne dersiniz? Seveni vardır muhakkak, mesela yan masaya oturan iki hanım yarımşar kilo yediler afiyetle:) Ama diyeceğim odur ki Kanlıca'da yoğurt yemenin benim için anlamı, eski güzel İstanbul'a dair ve maalesef anılarda kalmış bir lezzet olması. Ben o eski güzel sütlerden yapılan, pembemsi rengiyle efsane olmuş yoğurda yetişemeyen kuşaktanım. Bana düşen bu kadarıydı işte, denizin içindeymişim duygusu veren o eski kıyı kahvesinde oturmak, güneşli bir Pazar öğle sonrasında denizin çalkantılarına dalarak şimdinin Kanlıca yoğurdunu kaşıklamak... Ballısını ve reçellisini denemedim, ama yoğurt gibi yoğurt sade haliyle bile yenen, üstüne şeker istemeyendir derim.


Karşıya geçtiğim bir hafta sonunda Üsküdar'daki Kanaat Lokantası'nda yemek yedim. Önden güzel bir mercimek çorbası, ardından da nefis bir lahana sarması... Bolca limonla birlikte. Kanaat, İstanbul'un en eski (73 yılık) ve pek çok lezzetiyle meşhur esnaf lokantalarından biri. Gerçi bugün esnaf lokantasına benzer yanı pek kalmamış, ama yine de o ruh az da olsa hissediliyor. Orada doğup büyümüş izlenimi veren insanlar çalışıyor mesela:) Ne istediğinizi anlıyor ve çabucak masanıza getiriyorlar. Benim gittiğimde tam yemek vakti olduğu için oldukça kalabalıktı, yine de servisleri hızlı ve sorunsuzdu.


Yemekleri konusunda daha fazla birşey diyemem ama şu fırın sütlaç için hayatınızda bir kere olsun yemelisiniz diyebilirim.

Dışarıda yediğim hiçbir sütlü tatlıda gerçek süt kokusu almamıştım, daha doğrusu almadığımı bu sütlacı yediğimde anladım. Sütleri özel çünkü, Çekmeköy'deki kendi çiftliklerinden geliyormuş, başka süt kesinlikle kullanmazlarmış.

Kanaat'e tekrar gelip diğer zeytinyağlılarla birlikte başka tatlıların da hatırını sormayı düşünüyorum:) Üste çay ikram etmeyi de ihmal etmiyorlar.
Üsküdar'da, Selmanipak caddesi no 25'te..



Ben kentin pek çok lezzet noktasına yakın oturan şanslılardanım. Mesela "mahallemde" Sütiş'in bir şubesi var:) Sütiş'in muhallebileri, ağızda eriyen su börekleri, kaymaklı kahvaltıları daha önce beni mest etmişti. Soğuk bir akşamüstü ise sahlebinin ne kadar lezzetli olduğunu keşfettim. Sahlep sevenler bilir her yerde sahlep içilemeyeceğini.. Sütiş, içilecek yerler listesinin en başına rahatlıkla eklenebilir. Ben öyle yaptım! Tarçınla birlikte zencefil de serpiyorlar üzerine. Meğer zencefil ne çok yakışırmış sahlebe?

Puslu ve soğuk bir başka akşamda, Samatya'daydım. "İkinci Bahar" diye bir güzel dizimiz vardı hani bizim eskiden... İşte o zamanlardan beri merak ederdim Samatya'yı. Doğrusu hayal ettiğim gibi bulmadım, Şener Şen'in canlandırdığı ustanın yorgun ve hüzünlü akşamlarda oturup düşündüğü o kocaman meydan, otopark gibi kullanılıyordu çünkü. Hatta bir an tanıyamadım Samatya'yı bu yüzden...

Yine de Yedikule'ye doğru ilerledikten ve eski lokantalardan birinde birkaç ufak zeytinyağlı tabağından oluşan bir yemek yedikten sonra, Samatya'nın dar sokaklarındaki ufacık bir çay ocağında sedire oturup demlenmesini bekleyerek tazecik çay içmek güzeldi... Hatta Samatya nedir derseniz işte bu çaydır derim...


Özünde esnaf lokantası olup, esnaf lokantasına benzer yanı kalmamış bir başka lokantaya daha, Hacı Abdullah'a uğradım bir Beyoğlu akşamında. Bu asırlık lokantanın seveni de sevmeyeni de çokmuş. Ama sonuçta mutfağımızın klasikleşmiş güzel yemeklerinden yiyip karnınızı çok güzel doyurabileceğiniz bir yer. Ortamı ve fiyatları esnaf lokantası ayarında değil ama benim gibi çok acıkmışsanız ve son zamanlardaki geçiştirmelerinizin ardından sağlam bir yemeğe ihtiyaç duyuyorsanız rahat koltuklarına oturup kendinize böyle kocaman bir zeytinyağlı tabağı söyleyebilirsiniz. Başka meşhur yemekleri de var tabi ama malum, benim yiyebileceğim yemekler değil onlar.


Yemeğin yanına nar suyu istedim ve ne kadar iyi yaptığımı anladım. Gerçi Sultanahmet'teki İmren Büfe'de içtiğim ve buruk lezzetini unutamadığım nar suyu ayarında değildi kesinlikle (araya bir lezzet anekdotu daha düşüldü böylece!) ama iyi geldi.

Son olarak da keşkül... Burada mutlaka keşkül yemek gerek, fıstıkla yapıyorlar! Tadına doyamıyorsunuz, zaten büyük olan porsiyon yetmiyor, tabağı sıyırmak falan istiyorsunuz:)


İstanbul, tepelerinden bakınca daha bir "aziz", daha bir güzel!
İşte aziz İstanbul'a Yuşa Tepesi'nden baktım bir de...

Anadolu Kavağı'na giderken bir an artık İstanbul'da olmadığınızı, yollara düşmüş Karadeniz'e doğru gitmekte olduğunuzu zannediyorsunuz. Hele de vakitlerden sakin bir ikindiyse, gün batımına doğru gidiyorsanız! Üşüyorsunuz tepelere çıktıkça ama arabadan inivermek, yürümek... yürümek de istiyorsunuz.

Yuşa tepesinde ne mi var? Türbenin huzurlu sükuneti, civarda oturan kadınların el emeklerini sergiledikleri ufacık bir pazar yeri, bir de işte böyle bir manzara var...


Anadolu Kavağı'na aslında sessizlik ve sakinliğe ihtiyaç duyulan bir zamanda, mümkünse bir hafta sonu sabahtan gitmek gerek... Her ne kadar bilenler eski tadının kalmadığını söylese de ufak bir kıyı kasabası çünkü burası. Sokaklarında uzun uzun yürümek, havadaki kış kokusunu içine çekmek, simit-çayla kahvaltı etmek, balıkçı lokantalarına uğramak, Ceneviz Kalesi'ne çıkıp oradan Karadeniz'i doyasıya seyretmek gerek...

Ben ne zaman ordaydım dersiniz? Tam da bir dolunay doğarken!
Günbatımında Kale'ye çıkıp işte böyle bir Karadeniz manzarasıyla karşılaşınca gözlerime inanamadım. Fotoğraf makinesi gökyüzünün o anki rengini ne kadar yansıtabildi bilmiyorum...



Aşağıdaki fotoğraf, Anadolu Kavağı'nda o akşam bir kır kahvesinde çekildi. Kale'den inince, oklarla işaret edilmiş çay bahçesine yönelmek yerine uçurum kıyısında karikatür gibi duran ufacık kahveye girmiştik. Soba yanıyordu içeride, çok üşümüştük, canımız kahve istiyordu ve çantamda kurabiyeler vardı. Saat 5'ti henüz ama elektrikler kesilince küçük kulübe kapkaranlık oldu. Masaya bir bakkal mumu getirdiler:) Sıcacık kahve, taze kurabiye ve bir kış ikindisinde İstanbul...

Fındıklı Çiçek Bisküvi



Aralık geldi...
Yılın son ayı, kışın ilk ayı ve bence en keyifli aylardan birisi!
Çok değil, birkaç güne kadar vitrinlerin ışıkları daha bir parlak yanmaya, pastanelerden her zamankinden daha güzel kokular yükselmeye, caddelerden meydanlara bir renk ve ışık seli akmaya başlayacak.. Birkaç hafta sonra da yılın en keyifli zamanlarından biri (belki de en keyiflisi?) gelip kapımızı çalacak... Yanında belki biraz kar beyazı, biraz sürpriz kırmızısı, biraz da heyecan pırıltısı ile!

Bugünkü yazıya böyle bir giriş yapmayı düşünmemiştim. Ama bu fotoğrafı ekleyince ve karşımdaki takvimin Aralık'ın ilk gününü işaret ettiğini fark edince gülümseyerek yılbaşı kurabiyelerini anımsadım. Hani o yılın son günlerinde daha bir özenerek yaptığımız, arkadaşlarımıza, komşularımıza hediye ettiğimiz, mutfaklarımızdaki kutuları, kavanozları doldurduğumuz, akşam kahvelerimize, çaylarımıza eşlik eden kurabiyeleri...

Uzun zamandır bekleyen, sırası bir türlü gelmeyen tariflerin sonuncusu bu aslında. Eklemeyi haftanın son gününde ancak başarabildim. Oldukça yoğun geçen bir hafta oldu benim için. Yoğun, stresli ve çabucak geçen bir hafta... Şimdi artık sakinleşip biraz nefes alma zamanı. Hafta sonu biraz evde olmanın tadı çıkarılacak, uzun kahvaltı keyfi yapılacak veee nihayet ekolojik pazara gidilecek... yaşasın!!

Bu cici bisküviler göründükleri kadar kıtır değil, daha çok ağızda dağılan kurabiye cinsinden. Benim gibi kaptırıp fazla pişirirseniz kıtır olma ihtimalleri yükseliyor tabii. Tam bir çay kurabiyesi. Hafta sonunda çay keyfinize eşlik etmesi düşüncesiyle tarifi paylaşmak istedim.

Malzemeler:

- 125 g tereyağı (oda ısısında)
- 125 g pudra şekeri (~1 su bardağından biraz az)
- 2 yumurta
- 4 yemek kaşığı kavrulmuş çekilmiş fındık
- 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
- 1 tatlı kaşığı kakao
- 1 çay kaşığı vanilin (ya da bıçak ucuyla saf vanilya)
- Aldığı kadar un

Yapılışı:

1. Yoğurma kabına başlangıç olarak 1 su bardağı unla birlikte kabartma tozu ve vanilini eleyip, içine tereyağını ve pudra şekerini ekleyerek parmak uçlarınızla ya da mikserle karıştırmaya başlayın.

2. Karışıma 1 yumurtayı ve fındıkların 2/3'ünü ekleyip yavaş yavaş un ekleyerek elinize yapışmayan bir hamur haline getirin.

3. Hazırladığınız hamurdan mandalina iriliğinde bir parça koparın, bunu kakao ile karıştırın.

4. Sade hamuru tezgahta merdane yardımıyla ya da elinizle açarak çiçek kalıbıyla (dilerseniz başka bir kalıpla) kesin. Ortasını parmağınızla çukurlaştırarak kakaolu hamurdan fındık büyüklüğünde bir parçayı bu çukura koyun, hafifçe bastırın.

5. Tüm bisküvileri bu şekilde hazırlayıp yağlı kağıt serili tepsiye sıraladıktan sonra, üzerlerine 1 yumurtayı çırparak sürün, ayırdığınız fındıkları serpiştirin. 175 derece ısıtılmış fırında üzerleri kızarana kadar pişirin.

Yanında güzel demlenmiş bir seylan çayınız da varsa ne olur beni de çağırın:)

Güzel, keyifli, bol kurabiyeli bir haftasonu dileğiyle...

Naturel 2006 Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali


Cumartesi günü Hariom yoga merkezinin açılışına katıldıktan sonra, Pazar günü evdeki tembelliği bir yana bırakıp kendimi iyi hissedeceğim bir başka yere daha gitmeye karar verdim. Aydın'da çalışırken ofise gönderilen çiçekli davetiyelerini "bu yıl da gidemiyorum" diyerek hüzünle panoma çivilerdim. Bu yıl ise evden çıkıp 10-15 dk yürüdükten sonra fuar alanındaydım!

Naturel 2006 Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali, 16-19 Kasım tarihleri arasında Harbiye Askeri Müze'deydi. Ben ancak son gün gidebildim, halbuki katılmak istediğim ne çok seminer ve workshop vardı. Her şeye yetişilmiyor bu kentte, bunu artık kabullenmek zorundayım biliyorum ama hala alışamadım. Hep bir panik duygusu, şunu kaçırdım, bunu kaçırmamalıyım, şunu da görmeliyim!


Fuar alanı son gün olmasının da etkisiyle olsa gerek, kalabalıktı. Katılımcılar arasında doğal yaşam dernekleri ve çeşitli kuruluşlar, organik gıda, gıda takviyeleri ve doğal kozmetik üreticileri, sağlık merkezleri, yoga ve meditasyon merkezleri, yayınevleri vardı. Sevdiğim ya da ürünlerini kullandığım firmaları görünce mutlu oldum. Girer girmez elime tutuşturulan broşür ve numuneler, rengarenk standlar, her yerden gelen mis gibi kokular arasında neşelendim birden.


Öncelikle güzel kokuların kaynağına gidip tütsü alışverişimi yaptım:) Her yerde bulamadığım çikolatalı tütsü bile vardı. Nedense yay burcuna yakıştırmışlar ama çikolata kokusuna kim dayanabilir?

Feriköy'de her Cumartesi kurulan (ve benim hala gidemediğim!) ekolojik pazar yerinin bir küçüğü de kurulmuştu fuar alanında. Olmasını istediğim pek çok şey (mesela sulu sulu doğal elmalar!) yoktu ama yine de güzel şeyler vardı. Oradan ekolojik kırmızı mercimek ve biraz sebze aldım. Çayları da inceledim uzun uzun. Ne çok çay çeşidi var!


Tüyap sonrası yeterince okuyacak kitabım olduğu için bu kez açgözlülük yapıp kitap almadım. O güzel kitaplara bakıp bol bol ayraç toplamakla yetindim. "Koleksiyonum var" deyince stand görevlilerinin gizli çekmecelerinden çıkartıp fazla fazla vermeleri çok hoştu:)

Bir süre sonra üst katta Neyzen Murat Dağlı'nın ney dinletisinin başlayacağı duyurulunca yukarı çıktım. Ney sesi beni hep büyülemiştir...


En çok vakit geçirdiğim standlardan biri, Şekerhanım - Zeytinbağı Gurme Ürünleri'nin şekerci dükkanlarına benzeyen standıydı. Tamamen doğal ama şeker renkli ve mis kokulu sabunları 2003 yılında Bursa Ticaret Odası'ndan girişimcilik teşvik ödülü almış. Kullanmaya kıyamaz insan, öyle güzeller! En üstteki fotoğrafta görülen reçeller var bir de tabii. Bu yıl ilk kez ürettikleri o nefis akasya çiçeği reçeli dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek pek çok reçeli ve marmeladı katkısız olarak üretiyorlarmış. Tabii pekmez, salça, zeytin, zeytinyağı ve kurutulmuş domates gibi başka leziz şeyler de vardı standlarında.


Bu fotoğrafta görülenler Uşak tarhanası.. Üreticisi Mustafa Yeldanlı 30 yıldır tarhanalarını tanıtmaya çalışıyormuş. Fuarı gezen pek çok kişinin elinde pet bardaklardaki çorbaları görünce merak edip uğradım standına. Alışveriş trafiği oldukça yoğundu! Gerçi ben annemin tarhanasını hiçbir tarhanaya değişmem, o ayrı.

Aksu Vital'in standında arı sütü ve polenler üzerine bilgilenip keten tohumu aldım. Görevli hanımın şöyle bir bana baktıktan sonra biraz şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp "siz ne için alıyorsunuz bunu?" diye sorması çok hoştu:) Diyet amaçlı değil, Omega-3 ihtiyacım nedeniyle kullandığımı söyleyince "haa tamam o zaman" dedi. Yoğurda, süte ve salatalara ekleyebilirmişim. Teşekkür ederim, öyle yapıyorum:)

Son olarak "Raw Food" workshop'una katılmak üzere merak ve heyecanla etkinliğin yapılacağı salona gittim. ABD'li şef Chad Sanro 10 yıldır sadece "yaşayan gıdalar" dediği, pişirilerek enzimleri öldürülmemiş gıdalarla beslenen bir veganmış. Yediği ve sunduğu gıdaların hiçbirini 40 dereceden fazla ısıya maruz bırakmıyormuş. Ya tamamen çiğ olarak hazırlıyor ya da özel bir fırında 40 derece altında "kurutuyor"muş. Pişirildiğinde gıdalarda bulunan ve insan vücudu için çok gerekli olan enzimlerin %70'inin öldüğünü, tamamen olamasa da zaman zaman çiğ besinler yememiz gerektiğini, ne kadar çok çiğ beslenirsek o kadar uzun ve sağlıklı yaşayacağımızı, kendimizi daha iyi ve canlı hissedeceğimizi söyledi.

Şefin bir yandan çiğ beslenmenin yararlarını anlatarak gözümüzün önünde hazırladığı karışımların nefis olabileceğini sanırım o an salonda bulunan hiçkimse düşünmemiştir. Hani eh işte, fena değil, en azından sağlıklı deyip yiyebileceğimiz şeyler olduklarını düşündüm ben şahsen. Ama sunuma bakar mısınız? Kuşkonmaz ve kırmızıbiberle hazırlanmış sushi, babaannesinin tarifi olduğunu söylediği köy usulü bir salata olan "puteneska" ve bizim yaprak sarma alternatifi gibi düşünebileceğimiz, pirinç yerine "badem pate" ile doldurulmuş kabak ruloları, onun deyimiyle "cannelloni lokmaları". Süs olarak da balsamik sirke...


Yosuna sarılı sushi bende ister istemez balık yiyormuşum hissi uyandırdı, sevmedim. Ama kurutulmuş domates, sarımsak, soya filizi, kapari, susam, fesleğen, kekik, zeytin ve zeytinyağı gibi birbirinden güzel tatlar içeren salata bir harikaydı. Kabak ruloları da öyle! Çok lezzetli bulduğum badem pate tarifini hemen not etmek istiyorum. Bu ezmeyle birçok yemek yaratılabilirmiş. Ölçüler 4 kişilik, fincan diye çevrilen ölçü de "cup" olmalı diye tahmin ediyorum:

RAW BADEM PATE

- 1,5 fincan çiğ badem (bir gece önceden suda bekletilmiş)
- 3/4 fincan çam fıstığı
- 2 yemek kaşığı limon suyu
- 2 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
- 1 yemek kaşığı sarımsak
- 1 çay kaşığı deniz tuzu
- İstenirse fesleğen ya da çeşitli yerel otlar (çok ince kıyılmış)
- 2-3 yemek kaşığı su

Tüm malzemeler pürüzsüz hale gelene dek robotta çekiliyor. Su, yoğunluğu sağlamak için gerektiği kadar ekleniyor. Daha sonra bununla nefis sebze rulolar yapılabilir. Ben galeta ile de harika olacağını düşünüyorum.


Son olarak festivalin yolunun Ankara'ya da düşeceğini hatırlatmak istiyorum. 9-10 Aralık'ta Kızılay'da Kocatepe Kültür Merkezi'nde bu güzel standlar tekrar kurulacak...

Havuçlu Ballı Kek


Siz de bazı kitapları çerez niyetine okur ve keyif alır mısınız?
Ben okurum.
Sıkıntılı zamanlarda, kafa karışıklığı dönemlerinde iyi gelir öyle kitaplar. Sizi bir müddet düşüncelerinizden uzaklaştırır, kendi dünyasına çeker, gülümsetir, mutlu eder. Çabucak da biterler zaten! Bir kitabı daha okuduklarınızın arasına eklemiş olmanın rahatlığını duyarsınız sonrasında. Hem kitap kitaptır, en hafifinden bile bazen birşey öğrenebilirsiniz.

Jeanne Ray'in "Sihirli Pastalar"ı işte böyle bir kitaptı:)
Adı bile sevimli ve üstelik pasta meraklısı olanları adeta okumaya çağırıyor değil mi? Ben de dayanamayıp aldım ve içimin kazandibi karası (!) olduğu bir dönemde, bir solukta okuyup bitirdim. Kitabın kahramanı Ruth, hayatta en sevdiği şey pasta yapmak olan, sürekli pasta yapan, hatta meditasyon sırasında gözlerini kapatıp en iyi hissedeceği yeri hayal etmesi gerektiğinde kendini dev bir pastanın içinde düşleyen bir kadın:)) Ve bir gün sanırım pek çoğumuzun hayali olan bir şeyi hayata geçirme fırsatı buluyor, evinde pasta yapıp satmaya başlıyor.

Kitabın son sayfalarına, kitapta adı geçen pastaların tarifleri de eklenmişti. Ben denemek için Ruth'un profesyonel pastalarını göze alamayıp kitaptaki ilk tarifi, Ruth'un havuçlu kekini seçtim:) Gerçi tarifi denemek için havuç mevsiminin gelmesini beklemem gerekti ama doğrusu bu tarif hep aklımdaydı. Ruth bu keki akşam yemeği sonrasında ev halkına ikram etmek için -ama daha çok kendini rahatlatmak için!- hazırlıyor, yine mi kek yapıyorsun diyen kızı ve annesi dahil herkes afiyetle yiyor, hatta ikinci dilimler isteniyordu:)

Bol havuçlu, şeker yerine balla tatlandırılan bu yumuşacık kek gerçekten çok lezzetli oldu. Ben yağının birazcık fazla geldiğini düşündüm sadece, 1 yerine belki 3/4 bardak kullanılmalı.. Onun dışında özellikle ılıkken çayla birlikte yemenin çok güzel olacağı, nemli dokusuyla hoş bir kek. Belki hafta sonunda denemek istersiniz. Hava da yağışlı olursa ve evde olursanız keksiz olmaz zaten, değil mi?

Malzemeler:
- 1 su bardağı sıvıyağ (ben zeytinyağı kullandım)
- 1 + 1/4 su bardağı bal
- 3 adet yumurta
- 1 + 1/4 su bardağı sade kekun
- 1 su bardağı normal un
- 1 çay kaşığı kabartma tozu
- 2 çay kaşığı karbonat
- 1 çay kaşığı tuz
- 1 yemek kaşığı tarçın
- 3 su bardağı rendelenmiş havuç
- 1/2 su bardağı kıyılmış fındık

Yapılışı:

1. Öncelikle sıvıyağı ve balı mikserle çırparak iyice karışmasını sağlayın. Bu karışıma yumurtaları tek tek ekleyip her defasında iyice çırparak sıvı karışımınızı hazırlayın.

2. Ayrı bir kapta kuru malzemeleri birlikte eleyin. Sıvı karışıma azar azar ekleyip yedirin.

3. En son havuçları ve fındığı ekleyip hafifçe karıştırın.

4. Kek hamurunu kelepçeli kalıba dökerek 175 derece ısıtılmış fırında güzelce kızarana kadar pişirin.

Sonra da kendinize çay ya da kahve saati armağan ederek kekinizin tadını çıkartın!
Paylaşırsanız elbette lezzeti katlanacaktır...

Polonezköy'de Bir Hafta Sonu


Dünyanın bence en güzel meyvesi o...
Onun o güzelim yağına ekmek banıp yanında ot yemek zaten başlıbaşına bir terapi benim için...
O yüzden hafta sonunu anlatmaya bu güzel fotoğrafla başlamak istedim!

Hafta sonunda zeytinyağına ekmek bandım... güneşle uyandım... saçlarımı sabah güneşinde kuruttum... sessizlikte doğayı içime çekerek yürüdüm... hayvancıklar sevdim... hamakta uyukladım... dağ mantarı tattım... güzel şaraplar içtim... ve kendimi çok iyi hissettim.

Polonezköy'deydim hafta sonu.
Cumartesi akşamından Pazar öğle saatlerine kadar. O kıcacık zaman diliminde, İstanbul'a bu kadar yakın, ama uzak olduğunu zannettiğim o şirin köyde olmak gerçek bir terapiydi. Sessizlik, misler gibi bir hava, sonbaharın bütün renkleri, birbirinden güzel evler, sevimli pansiyonlar, kafeler.. Böyle bir yerde yaşamak istiyorum ben mesela! Kim istemez ama değil mi?


Canımı sıkan şeyler olmadı değil!
Mesela insanların doğal hayat özlemini cezalandırırcasına uçuk fiyatlar, kimi yerdeki özensiz servisler, ilgisizlikler can sıkıcıydı. Akşam yemeği için gittiğimiz küçük restoranda benim yiyebileceğim sadece salata ve peynir vardı! Sorduğum birkaç şeye "yok, kalmadı" yanıtlarını alınca zorlamadım. Yine de güzel şarabın tadını çıkardım.

Ertesi gün sabahın köründe gözüme giren güneş uyandırdı beni!
En son ne zaman güneşle uyanmıştım bilmiyorum (Aydın'daki odama da güneş girmezdi ki?) Bir de kafamı çevirip aşağıdaki manzarayla karşılaşınca sevinçten deli oldum! Hemen kalkıp duşumu aldım, saçlarım ormana karşı sabah meditasyonu sırasında güneşte kurudular...


Nefis havayı içimize çekerek yürürken gizli bir bahçeyi ve orada ağaçlara gerilmiş hamakları keşfettik! Başımın üstündeki ağaçlara ve aradan görünen süt gibi gökyüzüne bakıp gülümseyerek tembellik yaptım bir süre...


Yürüyüşe devam ederken "Arıcılık Müzesi" ile karşılaştık. Hem Polonezköy balları, polen, arı sütü ve kremi gibi ürünleri satın almak, hem de arıcılık malzemelerinin sergilendiği küçük müzeyi gezmek mümkündü. Evde bol miktarda bal (hem Muğla, hem Giresun balı) olduğu için açgözlülük yapmak istemedim ve sadece müzeyi gezdim. En ilginç şeylerden biri gerçek balmumlarıydı. Yakmaya kıyamaz insan:)


Bir süre sonra acıktık ve Leonardo'yu keşfettik... Çok geç keşfetmişiz! Orada yemek yenebilecek en güzel yermiş meğer. Bugün Leonardo Cafe-Restaurant olan harika binanın ilk sahibi Leonardo Dohoda adlı bir Polonyalıymış. 110 yaşındaki tarihi bina, Türkiye-Polonya dostluğunun bir simgesi olarak 1993 yılında restore edildikten sonra restorana dönüşmüş. Bahçesine girince kendinizi Alice Harikalar Diyarında masalında gibi hissedebilirsiniz. Hoş bir müzik eşliğinde, ıslak çimen kokuları arasında yürürken baştan çıkmanız için gerekli tüm koşullar mevcut, çünkü tatlı büfesi hemen girişte...


Çeşit çeşit tatlılar, pastalar, dilediğinizce soslayabileceğiniz profiteroller, parfeler, hatta fırında sıcak tutulan böğürtlenli tart gibi lezzetler sizi yolunuzdan hemen o an alıkoyabilir:)

Her yerde bulunmayan turunç reçeli, incir ve taze ceviz tatlıları bile var.
Tatlılardan gözünüzü alabilirseniz ilerlemeye devam ediyor ve diğer lezzetlerle karşılaşıyorsunuz.

Yani ana yemekler, zeytinyağlılar, soğuk mezeler, salatalar, yöresel otlar ve onlara dökülmeyi bekleyen türlü çeşit soslar, aromalı yağlar, ekmekler, hamur işleri, peynirler, zeytinler!


Sadece öğle yemeği yiyip gitmemiz gerektiği için bu zengin açık büfe bize çok fazlaydı. O yüzden sadece bir zeytinyağlı, bir de meze ve ot tabağı almayı tercih ettik. Zeytinli minik ekmekler, anasonlu baget dilimleri, haşhaşlı ve kepekli top ekmekler o kadar iştah açıcıydı ki bence zaten başka bir şeye gerek yoktu! Ama oraya gidip de dağ mantarı yemeden döneni dövüyorlarmış:)


Tam adıyla "pol usulü taze otlu porçini dağ mantarı".
Taze ot benim tercihimdi, bir de kremalı seçeneği vardı. Ama bu haliyle bile hafif bir yemek sayılamayacağı için iyi ki kremalı istememişim. O güzel mantarlar tereyağında, taze sarımsak, soğan ve kara lahana ilavesiyle -ve tabii baharatlarla- sotelenmiş, tadı damakta kalan bir lezzete dönüşmüş... Kültür mantarı ile aynı lezzeti alacağımı zannetmiyorum gerçi ama evde bol otlu bir mantar sote deneyeceğim elbette:)


Kapanışı meydandaki çay bahçesinde yaptıktan sonra İstanbul'a döndük. Ama zaten İstanbul'da değil miydik? Siz de benim gibi doğada zaman geçirmeden elektriğinizi atamıyorsanız bir hafta sonu gidin. Yürüyün bol bol, derin nefesler alın, hava güzel olursa bir hamak keyfi mutlaka yapın, olmazsa da pek çok yerde şömine karşısında sıcak bir şeyler içebilirsiniz. Evet maalesef pahalı, ama ister "değer" deyin, ister giderken sırt çantanıza kendi yiyeceklerinizi koyun:) tercih sizin!


Zeytinle başladım zeytinle bitireyim..
Git Dergisi'nin yeni sayısı çıktı. Bu sayıda hayat ağacının meyvesi zeytinden bahsettiğim ve evde zeytin yapımını anlattığım yazımı okuyabilirsiniz. Derginin önümüzdeki sayıdan itibaren büyük formatta olacağının müjdesini aldım, hemen sizlere de duyarayım. Böylece tezgah aralarında arayıp bulamamaktan kurtulacağız umarım ki!

İstanbul'da yaşayanlar için bir not, dergi Beşiktaş'taki Kabalcı, Beyoğlu'ndaki Megavizyon gibi büyük kitabevlerinde rahatlıkla bulunabiliyor. Ayrıca büyük gazete bayiilerine de sorabilirsiniz. Diğer kentlerde yaşayanlar da yine büyük kitapçılarda ve bayiilerde bulabilirler. Yine de bulamayanlar bana e-mail atarlarsa yazımı yollayabilirim.