Mantar Çorbası

Tam "anne usulü", yani uydurulmuş ama çoook leziz olmuş bir mantar çorbası bu! Ben bir-iki defa yapmıştım, çok da severek yemiştik ama annemin bu nefis denemesinden sonra artık ben de hep böyle yaparım, kesin.

Mantar Çorbası


Canım çok mu çorba istiyordu bilemiyorum ama yerken birkaç kez "böyle bir çorba olamaz" dediğimi hatırlıyorum. Geçen Pazar buzdolabında beni bekleyen yarım kilo mantarın yarısıyla azıcık şehriye pilavı yapmıştım. Kalan yarısını annem değerlendirmek istemiş ve hayatının ilk mantar çorbasını pişirmiş! Yani anne, neden daha önce "uydurmadın" ki bu çorbayı? Lezzetin sırrı sanırım kekik ve nanede, tabi sarımsak faktörü de unutulmamalı!

Sevim de işten gelince tadına bakıp "abla bu mantar çorbasını kesinlikle yazmalısın" deyince annemden tarifi istedim. Öyle uydurmaca yok, ölçüleri alayım lütfen deyince ölçüleriyle anlattı nasıl yaptığını. İçine atılmış makarna tamamen keyif için, belki onun yerine şehriye, erişte olabilir ya da hiç atmayabilirmişsiniz.

Malzemeler
  • 250 g mantar
  • 1 yemek kaşığı tereyağı (tepeleme)
  • 1 orta boy kuru soğan
  • 1 yemek kaşığı un (tepeleme)
  • 1/2 lt süt (ılık)
  • 1/2 lt su (ılık)
  • 1 avuç makarna (annem kelebek makarna atmış:)
  • 1 çay kaşığı kekik
  • 1 çay kaşığı nane
  • 3 diş sarımsak
  • 1 tatlı kaşığı tuz
Yapılışı
  1. Mantarları yıkayıp zarlarını soyun ve ince ince dilimleyin.
  2. Tereyağını tencerede eritin, ince ince doğradığınız soğanı kavurun. Mantarları ekleyerek kavurmaya devam edin.
  3. Tencereye unu yavaş yavaş serpin, bir yandan hızlı hızlı karıştırın. Daha sonra sütü ve suyu ekleyin, kaynayana kadar devamlı karıştırarak pişirin.
  4. Kaynamakta olan çorbaya dilerseniz makarna ekleyin, 10 dk kadar daha -makarnalar pişene dek- pişirin.
  5. Kekik ve nane serpin. Sarımsakları tuzla döverek çorbaya karıştırın, 2-3 dk sonra altını söndürün. Bu işlemleri ocaktan almadan hemen önce yaparsanız çorbanızın misler gibi bir kokusu olur.

Mantar Çorbası Tarifi


Servis önerisi: Dilerseniz serviste tereyağında pulbiber / kırmızıbiber kızdırıp üzerine gezdirebilir ya da bizim gibi sadece karabiber ve pul biber serpebilirsiniz...

Benim Sinemalarım...


"Fight Club" (Dövüş Kulübü), zaman zaman izlenmesi gerekli filmlerdendir bana göre. İlk kez yarı yarıya boş bir sinema salonunda izlediğimde serseme dönmüş, çıkınca yoldan geçen insanları çevirip "gidip şu filmi izlemeniz lazım sizin!" demek istemiştim. Film tam da tahmin ettiğim gibi sonradan efsane oldu, kült statüsüne yükseltildi, yere göğe konulamadı ve bunu hak ediyordu. Sonradan filmin uyarlandığı kitabı da okudum ve en sevdiğim yeraltı edebiyatı yazarlarından olan Chuck Palahniuk'la da böylece tanıştım. Filmin en sevdiğim sahnesinde Tyler bir süpermarketin arka kapısında kasiyerin ensesine silah dayar ve ona şunu sorar: "Ne olmak isterdin?" Kasiyer korkuyla titreyerek "veteriner olmak isterdim" yanıtını verir. Tyler, ona veteriner olamadığı için şimdi bir süpermarketin arka kapısında öleceğini söyler. Ve bir müddet sonra da şimdi gitmesini ve veteriner olmasını söyler adama. "Seni izleyeceğim, kimliğin bende, veteriner olmazsan ölürsün!" demeyi de ihmal etmez. Bu yaptığına bir anlam veremeyen arkadaşının yüzüne bakar sonra ve şu cümleyi kurar: "Yarın onun hayatının en güzel günü olacak"! Bu filmi severim çünkü kısaca şöyle der: "Sahip olduğun her şey gün gelir sana sahip olur. Ve sen ancak her şeyini kaybettikten sonra gerçekten özgür olabilirsin"...

Bir başka "döven" film, yine bir sistem sorgusu, Stanley Kubrick ustadan: "Clockwork Orange" (Otomatik Portakal). Kubrick filmleri sinema tarihinin en iyileri arasındadır, usta hemen hemen her filmini birer janr içerisinde, adeta ders verircesine çekmiştir ve zaten sinema derslerinde de işlenir. Bilimkurmacada 2001'i, korkuda Shining'i, dramada Eyes Wide Shut'ı sollamak her sinemacının harcı olmamıştır, olmayacaktır. Clockwork Orange ise sinema diliyle kalıplara sığmayacak bir film... Neden severim? Alex'i severim çünkü, onun kendi dünyasından koparılıp topluma uyumlanması için eğitilmesi ve bu "eğitim" sonunda kendine uygulanan şiddete bile tepki vermez hale gelmesi düşündürür. Alex'in kişiliği öldürülür ve ancak bundan sonra toplum içine bırakılır. 1971 yapımı filmin gösterimi uzun yıllar engellendikten sonra nihayet vizyona girdiğinde onu perdede izleme şansım olmuştu, sonrasında da kaç kez izlediğimi bilmiyorum zaten. En sevdiğim sahne ise Alex'in Singin in the Rain'i söylediği sahneydi.

Bu filmi her izleyişimde ağlarım... Guiseppe Tornatore’un pek çok festivalden sayılamayacak kadar çok ödüllü filmi "Cinema Paradiso" (Cennet Sineması), sinema büyüsü üzerine bir film. Naif anlatımıyla, müziğiyle, sinematografisiyle, her karenin ince ince işlendiği sanat yönetimiyle o kadar güzel ki.. İzlerken eski sinemaları, eskimeyen sinemaları, "benim sinemalarım"ı, ilk sinemaya gidişimi, salonun karardığı o heyecanlı anları anımsarım... Yaşlı makinist Alfredo, ileride ünlü bir yönetmen olacak olan küçük Toto’ya hem makinistliği, hem hayatı öğretir filmde. Hep film replikleri vardır sözlerinde (hangimizin yoktur ki?). “Hayat filmlerdeki gibi değildir” der, “çok daha zordur”! Toto’nun hikayesinden çok kasaba halkının film izleme ritüeli etkiler beni. Çocukluğuma dönmeye, içime bakmaya, oradaki sinema tutkusunu keşfetmeye ve bu tutkunun kaynağına gidip oradan kendime bakmaya çağırır bu film. Rüzgar Gibi Geçti’yi ilk izleyişimi anımsatır, sonra Belgin Doruk’u, Vahi Öz’ü, Mualla Sürer’i, Suphi Kaner’i, Ayhan Işık’ı, Sadri Alışık’ı, Ekrem Bora’yı, Hüseyin Baradan’ı.. Ben Yeşilçam filmleriyle büyümüş kız çocuklarındanım, elimde değil, böyle filmleri izlerken ağlarım!

Shine, "sizin uğrunda herşeyi göze alacağınız bir konçertonuz var mı?" filmi.. Bir "babanız size ne yapar (ya da sizi ne yapar)?" filmi de aynı zamanda! Sanatla var olmaya, kendini var etmeye çalışırken akıl yitiminin eşiğinden içeri korkusuzca adım atmış bir piyanistin, Avustralyalı David Helfgoth'un hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar da coşku dolu yaşam öyküsü! En sevdiğim sahne tabii ki "o" sahne: Rahmaninov çalarken hissettiklerini taşımaya bilinci yetmediğinde, gencecik piyanistin sahnede yığılıp kaldığı an... Bir bakış açısına göre "aklının zincirlerinden kurtulması", sanat nedir sorusunun yanıtıdır benim için!

"Requiem For a Dream" (Bir Rüya İçin Ağıt) bir festivalde gösterildiğinde izleyicilerden birinin, o anda salonda bulunan yönetmen Aronofsky'e dönüp "bize bunu neden yaptınız?" dediğini okumuştum.. İzledikten sonra ben de öyle dedim! Yalnızlığın, sevgisizliğin, ilgisizliğin insana neler yaptırdığı, aile bağlarımızın bizi yaşamda tutmaya ne kadar yettiği, anne olmanın ya da evlat olmanın aslında ne demek olduğu üzerine bir sorgulama; televizyon karşısında ezilip giden düşlerimize ve tüketim çılgınlığı içinde yiten yaşamlarımıza dair gerçek bir ağıt! Filmin müziği ise olağanüstüdür; çok az melodi içime bu kadar işlemiştir...

Crow'u izleyip de Brandon Lee'ye aşık olmayan çok az kız ve onu idolü olarak görmeyen çok az erkek vardı o yıllarda! Yani 90'larda.. 1994'tü sanırım, kendisini öldürenlerden intikam almak için küllerinden doğan ve aşkının gücüyle kötüleri yenen bu masal kahramanıyla tanıştığımızda.. Crow, Brandon Lee'nin maalesef sette kaza kurşunu sonucu ölmesiyle de sinema tarihine geçti ama biz bu ölümü hiç kabullenemedik! Alex Proyas'ın bu kült filminin 3 devamı daha çekildi ama filmi gerçekten sevenler, anısına hürmeten devam filmlerine dönüp bakmadılar bile...

Bir "aşk size ne yapar" filmi!
Betty Blue'nun öyküsü trajik ve hüzünlüdür..
Jean-Jacques Beineix'in 1984 yapımı bu filmi, benim için en iyiler (ve en acıtanlar!) arasındadır. Tam anlamıyla deliliğin sınırlarında bir kadın ve onu dizginlemeye çalışırken kapılıp giden bir adamın müthiş aşk öyküsü... Finalinde bir yandan "başka türlü bitemezdi" diyor, bir yandan da burnumu çekiyordum... En sevdiğim sahne, Betty'nin Zorg'un gözlerine bakarak yaşadıkları barakayı ateşe verdiği ve neşeyle "hadi kendimize ev bulalım!" dediği sahneydi.



Ömer Kavur'un Türk sinemasında çok özel bir yeri var. Aynı şekilde Zuhal Olcay'ın ve Fikret Kuşkan'ın da bence sinemamız içindeki yerleri çok özel. İşte onları buluşturan Gizli Yüz, Orhan Pamuk'un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanmıştı ve ben okulda sinema derslerinden birinde izleme şansını bulmuştum. Filmin ağırlığına tahammül edemeyip salondan çıkanlar ya da uyuyanlar da olmuştu gösterim sırasında ama ben sinema diline, anlatımına, hele ustanın takıntılarına hayran olmuştum! Ömer Kavur'la da böyle tanışmıştım... Filmlerini öyle imzalar ki, bir Ömer Kavur filmi olduğu hemen anlaşılır! Bütün büyük üstadlar gibi, gittiği yerde sanat yapmaya devam ediyordur diye umuyorum... Çünkü o, "sinemayı sanat yapanlar"dandı!

Son olarak, "bu memlekette işte böyle sinema yapılmalı" dedirten Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak'ını anmalıyım... Uzak'ta kimbilir ne kadar çok kişi kendini buldu, kendi uzaklarını gördü, düşündü? Ben Uzak'ta ertelediğim düşlerimi buldum, bulmakla kalmadım sorguladım onları, ne kadar düştü onlar ve ne kadar gerçekti diye... Filmin aldığı her ödülde heyecanlandım, o ödüller bizim düşlerimize veriliyordu sanki biraz, bizim uzaklarımıza! Filmin en sevdiğim sahnesi, akrabası nihayet evden gittikten sonra adam yalnız kaldığında onun ucuz sigarasını bulup bir tane yaktığı sahneydi, o kadar çok şeyi anlatıyordu ki hiç konuşmadan!

Pudingli Kedidili Pastası




Herkese mutlu bayramlar!
Günlerdir siteyi güncelleyemediğim, yorumlarınızı yanıtlayamadığım için gerçekten üzgünüm. Rüyalarıma bile girdi ama bir türlü fırsat bulamadım. Toplam 8 günlük tatilimi evde film izleyerek geçiriyorum çoğunlukla. Mutfağa bile pek girmedim. Bu bayramda mutfaktaki görüntü ve kokular bana engel oluyor. Kendime tek kişilik yemekler hazırlıyorum sadece.

Bu bayram fazla tatlı da yapmadık. Yenen ağır yemekler sonrasında şerbetli ağır tatlı pek aranmıyor zaten. Küçüklüğümde yaz aylarına denk gelen kurban bayramlarında meyve, daha çok da karpuz ikram edilirdi misafirlere. Biz de bu bayram sütlü tatlı yapalım dedik annemle. Annem kazandibi yaptı, ben de uzun zamandır çekmecede bekleyen kedidillerini değerlendirmek için basit bir pasta hazırladım. Kahve yanında ikram etmek için oldukça pratik!

Kedidili bisküvileri, ithalatçı firma Mers Dış Ticaret'in ithalat-ihracat müdürü Gökhan Bey 3 hafta kadar önce göndermişti. Gökhan Bey'in eşi sevgili Seda, blogun takipçilerinden. Gökhan Bey'in söylediğine göre Seda kedidilleriyle yapabileceği aklına yatan bir tarif bulamadığından bu ürünleri hiç denememiş. Seda siteyi takip edebilsin diye Gökhan Bey'in laptopunu evde bırakmasına sebep olduğum için kedidilli bir tarif borçluydum:) ama ancak fırsat bulabildim. Zarif jestleri için ikisine de teşekkür ediyorum.

Kedidillerini Migros gibi zincir marketlerde bulmanız mümkün. Tabii onlarla çok güzel pastalar, tiramisular yapmanız da mümkün. İnternette bir arama yaptığınızda karşınıza pek çok kedidili pastası çıkacaktır. Diğer bisküvilerden farkı, ıslandığı zaman pandispanyaya dönüşmesi. Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, kedidilli bir tatlının pandispanya ile hazırlanmış bir pastadan farkı olmuyor. Benim tarifim oldukça basit ama çeşitlemelere de açık. Siz kendi damak zevkinize göre kendi pastalarınızı yaratabilirsiniz:

Malzemeler: (12 porsiyon)
- 1 paket kedidili bisküvi
- 2 paket vanilyalı puding
- 3,5 su bardağı soğuk süt
- 3,5 su bardağı vişne suyu*
- Dövülmüş ceviz
* Ben %100 vişne suyu bulamadığım için vişne reçelinin suyunu incelterek kullandım. 1/2 su bardağı kadar reçel suyu yeterli olacaktır. Ya da normal vişne suyu kullanabilirsiniz. Sanırım o zaman üst katman daha koyu bir renkte olacaktır.
Yapılışı:
1. Vanilyalı pudingin 1 paketini 3,5 bardak sütle paketteki tarife göre hazırlayın.

2. Kedidili bisküvilerin yarısını hafifçe sütle ıslatın ve dikdörtgen ya da kare cam bir tepsiye sıralayın.

3. Sıraladığınız bisküvilerin üzerine pudingin yarısını dökün ve tümünün üstünü kapatacak şekilde sıvayın.

4. Kalan bisküvileri üste sıralayın (alttaki puding sıcak olduğundan bunları sütle ıslatmanıza gerek yok), üzerlerine kalan pudingi dökün.

5. Diğer vanilyalı pudingi 3,5 su bardağı vişne suyu ile hazırlayın. Pişen pudingi hemen pastanın üzerine dökün.

6. Pastanızı soğuduktan sonra cevizle süsleyerek kare dilimler halinde servis edin.

Yerelmalı Makarna


Yemece içmecede sınır tanınmayan yılbaşı gecesinin ardından, yılın ilk günlerinde sanırım çoğunluk diyettedir ya da en azından detoks yapıyordur. Alkol aldıysanız eğer, bir de buna yılbaşı pastasını, kurabiyelerini, türlü çeşitli çerezi, çikolatayı eklediyseniz, üstüne üstlük yemeği de fazla kaçırdıysanız, telafi edebilmek için en azından birkaç gün hafif beslenmelisiniz.

Telafi günlerinde bir süre sonra mutsuzluk alametleri baş gösterebiliyor tabii. İşte bir tabak kepekli ve hafif soslu makarna sizi böyle bir anda çoook mutlu edebilir. Aslında onu da yemesem daha iyi olur dememek, dünya nimetlerinden elimizi eteğimizi çekmemek lazım:)

Bu makarnayı yapalı ve afiyetle yiyeli aslında epey oldu ama bugünlere uygun olabileceğini düşündüğüm için paylaşmak istedim. Hem sağlıklı ve hafif bir yemek arayanlar hem de makarnaseverler denemeli! Ben ekolojik makarna kullandım, harika bir lezzeti var ama aynı tadı kepekli makarnalarda bulamıyorum.

Malzemeler:

- 250 g kepekli / ekolojik makarna
- 250 g yerelması
- 1 adet havuç
- 1 adet kuru soğan
- 4 diş sarımsak
- 3 dolu yemek kaşığı konserve domates
- 2 yemek kaşığı zeytinyağı
- 1 yemek kaşığı soya sosu

Yapılışı:

1. Yerelmalarının kabuklarını kazıyarak ya da incecik soyarak temizleyin (kararmaması için limonlu suya alın), iri parçalar halinde doğrayın.
2. Soğanı doğrayın, sarımsakları ince ince kıyın, havucu halka halka doğrayın.
3. Tavada zeytinyağını ısıtıp soğanı ve sarımsakları pembeleştirin. Yerelması, havuç ve domatesi de ekleyip 2-3 dk kavurun. Soya sosunu da koyduktan sonra sebzelerin üzerini örtecek kadar su ekleyip pişmeye bırakın. Suyunu çekip sebzeler yumuşayana dek pişirin (yaklaşık 15 dk).
4. Sosun hazırlanması daha uzun süreceği için makarnayı bu aşamada haşlayın. Haşlama suyuna tuz eklerseniz sosa eklemenize gerek kalmaz (soya sosu zaten tuzludur!)
5. Haşladığınız makarnayı sosla harmanlayarak servis yapın.



Ben unuttum ama siz serviste kıyılmış dereotu serpebilirsiniz makarnanıza, malum yerelmasına aşıktır dereotu, ayırmamak lazım:)
Yanına da bolca yeşil salata yapın, olsun size hafif ve doyurucu bir akşam yemeği...

(Bu arada ben bu sosa bayıldım, sos değil de ayrı bir yemek -yerelması kavurması!- olarak bile yiyebileceğimi düşünüyorum...)