Çikolatalı (ve Naneli) Kek

Yılmaz dün gece İstanbul'a döndü...
Haftaya biraz hüzünlü bir başlangıç yapıyorum yani.
Bu hüznü dağıtmak için hemen çikolatalı keke geçmek istiyorum!

Yılmaz'ın en favori keki olan ıslak keki yapmak için uzun süredir bir bahane bekleyen farklı bir tarifi denemek istedim. Annem farklı tarifler denemek için böylesi "bahane"lere karşıdır, ama bahane olmaksızın tatlı yapmama da karşıdır! Bazen ben de onun yaşına gelirsem sadece bildiğim ve yıllardır yaptığım klasikler(im)den oluşan bir mutfağım mı olur, yoksa sürekli yeni denemeler peşinde koşmaya devam mı ederim diye merak ediyorum...

Bu tarif, geçen kış bol bol çikolata tüketip bir çikolata canavarına dönüşerek okuduğum "Aşkın İlacı Çikolata" (Deniz Gürsoy) kitabında işaretlediğim tariflerden biriydi. Kitaptaki akla zarar tariflerden mutlaka denemek istediklerim vardı ama bir türlü fırsat olmuyordu. Yazarın çikolatalı kabaklı kekinin methini çok duyduğumdan ve kitaptaki dondurma soslarından birini daha önce deneyip parmaklarımızı yediğimizden, bu tarifinden de güzel sonuç alacağımı umarak işe giriştim. Tabii başarısız olma durumunda gecenin ilerleyen saatlerinde Yılmaz'a klasik bir kek yapmayı da göze alarak!

Neyse ki sonuç gerçekten güzeldi. Ancak ıslak kekten çok, çikolata soslu brownie kıvamında bir kek oldu. İçindeki taze nane ise tam tahmin ettiğim gibi harika bir aroma vermişti. Ben de o yüzden tarifin adı kitapta "çikolatalı ıslak kek" olmasına rağmen, arşivime "çikolatalı naneli kek" olarak kaydetmek istedim. Çünkü "naneli" sözcüğünü eklemezsem eğer, bu kekin en büyük özelliği arada kaybolabilirdi:) Doğrusunu söylemek gerekirse tatlı bir kekin içinde nane kullanmaya cesaret edemezdim. Ama bayıldığım After Eight çikolatalarının tadını anımsayarak bu denemeye cesaret edebildim. Çikolatalı bir keke "ot" koyma fikrini anneme açıklamakta zorlandığımı tahmin edersiniz!.. Ama neyse ki After Eight deyince akan sular onun için de durduğundan, denememde sakınca görmedi.

Sonuçtaki tek pişmanlığım ölçüleri ikiye katlamamış olmamdı! Gerçekten de oldukça küçük bir kek oluyor, o nedenle denemek isterseniz ya en küçük kalıbınızı kullanmanızı (bana 20 cm.lik kalıp bile büyük geldi) ya da ölçüleri ikiye katlamanızı tavsiye ederim.

Malzemeler:

- 3 yemek kaşığı tereyağı
- 1/2 su bardağı süt
- 1 su bardağı toz şeker
- 3 yemek kaşığı kakao
- 2 adet yumurta
- 3-4 yemek kaşığı incecik kıyılmış taze nane
- 1 su bardağı un
- 1/2 çay kaşığı saf vanilya
- 1/2 paket kabartma tozu
Süsleme için:
- 40 g bittter çikolata
- 2 yemek kaşığı badem

Yapılışı:

1. Küçük bir tencereye tereyağını, sütü, şekeri ve kakaoyu koyun, ocağa alın. Bir taşım kaynadıktan sonra altını kapayın. Bu karışımdan 1 çay bardağını bir kenara ayırın.

2. Yumurtaların sarısını ve akını ayırın. Akları porselen veya cam bir kaseye alarak kar haline gelinceye kadar mikserin önce düşük sonra yüksek devrinde çırpın.

3. Yumurta sarılarını ılınmış olan kakaolu karışıma ekleyin, çırpın. Naneleri ekleyin, tekrar çırpın. Un, vanilya ve kabartma tozunu birlikte eleyerek ekleyin, karıştırın.

4. En son yumurta aklarını söndürmeden tahta bir kaşıkla hamura ekleyin. Yağlayıp unladığınız küçük yuvarlak bir kalıba dökerek 175 derece ısıtılmış fırında 35-40 dk kadar pişirin (kitabın önerisi 150 derecede 30 dk, siz kendi fırınınıza göre ayarlayın.)

5. Keki fırından aldıktan sonra ayırdığınız karışımı üzerine dökün, bıçakla birkaç yerinden delerek yedirin.

6. Bitter çikolatayı benmari usulü eriterek yağlı kağıt üzerine ince bir tabaka halinde yayın, soğutun. Daha sonra parçalara bölerek soğumuş olan kekinizin üzerine serpiştirin.***




*** Yılmaz tahminimizden erken gideceği için ben oldukça acele ettim ve kekin üzerine serpiştirdiğim çikolatalar fotoğraf çekene dek eriyince kekimin yeterince soğumadığını anlamış oldum:) Siz çikolatalarınızı kekiniz güzelce soğuyunca serpin, benim yine aceleden unuttuğum nane yaprakları ile süslemeyi de ihmal etmeyin!

Armut Kurabiye (Bademli Kurabiye)

Bademli Kurabiye
Resimde görülen kurabiyelerin isimleri aslında bademli kurabiye, ama ben onlara "armut kurabiye" adını verdim! Sevimliler, değil mi?

Zaten görünüşleriyle cezbetmişlerdi beni. Boyut Yayınları'nın Pratik Mutfak Rehberi'ni karıştırdıkça karşıma çıkıyorlardı ama her defasında malzemelere ve tarife göz atıp yapmaktan vazgeçiyordum. Bir kere bu kurabiyede hiç un yoktu, onun yerine ince çekilmiş badem ve irmik kullanılıyordu.

Unsuz kurabiye yapmaya cesaret edemeyişim bir yana, irmik de bir meseleydi; en son irmikli kurabiye denemiş ve pek de güzel bir sonuç alamamıştım. Ayrıca gereken badem miktarı oldukça fazlaydı ve nasıl sonuçlanacağını bilmediğim bir tarif için o kadar bademe kıyamazdım. Diğer yandan öyle güzel görünüyorlardı ki, eninde sonunda dayanamayıp deneyeceğimi biliyordum!

Öyle de oldu. Geçen akşam izlemek istediğim film başlayana dek mutfakta oyalanacak bir şeyler arıyordum. Muhallebi pişirme önerim buzdolabında yer olmadığı gerekçesiyle annem tarafından reddedildi. Bir süredir kurabiye yapmadığımı hatırlayınca "o zaman kurabiye yaparım, o buzdolabına girmez" dedim. Ve yine kısa bir tereddütten sonra "azıcık yapayım şundan yahu, ne kaybederim ki?" diyerek bu tarifi denemeye karar verdim. Yarım ölçü bile değil, üçte bir ölçüyle yapacaktım ve böylece annemin "ilaçlarını" fazlaca eksiltmemiş olacaktım; tarif başarısız olursa 3 bardak badem kullanmış olmama epey kızabilirdi!

Nitekim ben bademleri soymak için kaynar suya atarken yan yan baktı. Engellenme korkusuyla tarifle ilgili pek açıklama yapmamaya kararlı olsam da, kendimi birkaç dakika sonra ona tüm tarifi anlatırken buldum! (Küçüklüğümden beri böyledir, ağzımdan kolayca laf alır, hiçbir şey saklanmaz ondan!) Neyse ki fazlaca yorum yapmayarak -ama güzel olacağını pek zannetmediğini belli eden bir ifadeyle- salona döndü, ben de mutfakta yalnız kaldım. Kısa bir süre sonra işim bitmiş ve armut şekilli bademli kurabiyelerim fırına girmişti bile!

Bir süre sonra salonda yayılmış, ginseng çayım ve kurabiyelerim eşliğinde Manhattan Murder Mystery'i izliyor, Woody Allen'ın kendine has (ve bayıldığım) esprileriyle eğleniyordum. Kurabiyeler mi? Umduğumdan çok daha iyiydiler; iki lokmalık, tadı damakta kalan kurabiyeler olmuşlardı:) Dışları sert, içleri ise yumuşacık veee badem ezmesi tadında!



Ben yaptığım şekilde, yani 1/3 ölçüyle yazıyorum tarifi. Orjinalinde malzemeler bundan 3 kat fazlaydı ve 35 adet kurabiye elde edileceği yazıyordu. Benim bu ölçülerle 12 adet kurabiyem oldu. Siz de aynı ölçülerle mi denersiniz, yoksa malzemeleri ikiye ya da üçe katlar mısınız onu bilemem ama çok çabuk bitiyorlar, bunu söyleyebilirim.

Malzemeler
  • 1 su bardağı badem
  • 40 gram tereyağı (tepeleme 1 yemek kaşığı)
  • 1 adet yumurta akı
  • 100 gram toz şeker (6 yemek kaşığı)
  • 1/3 su bardağı irmik
Üzeri için:
  • 12 adet karanfil
  • 1 yemek kaşığı pudra şekeri
Yapılışı
  1. Ön hazırlık olarak bademlerin kabuklarını soyun* Daha sonra mutfak robotunda çekerek iyice kırıntı haline getirin. Tereyağını eritin. Yumurta akını çatalla çırparak köpürtün.
  2. Hamur yoğurma kabınıza bademleri, tereyağını, yumurta akını, şekeri ve irmiği koyarak yoğurun. Un içermediği için klasik kurabiye hamuru gibi toplanan bir hamur olmayacak, kırıntılı olacak ama ufak bir top alıp avucunuzda sıktığınızda dağılmamalı. Bu kıvama gelmediyse biraz daha irmik ekleyin (ben 3 kaşık daha ekledim).
  3. Hamuru şekillendirmek için isterseniz önce 12 eşit parçaya ayırın. Ya da yaklaşık 1 yemek kaşığı kadarını alın ve avucunuzda sıkarak parmak uçlarınızla hafifçe yanlarından bastırın, üstleri hafif sivri armut şeklini verin. Üstlerine birer karanfil saplayın.
  4. Kurabiyeleri yağlı kağıt serili tepsiye sıralayın, önceden 175 derece ısıtılmış fırında yaklaşık 20 dk -hafif bir renk alana kadar- pişirin. Çok fazla kızarmalarına izin vermeyin. Fırından çıkan kurabiyeleriniz ılındıktan sonra kağıt havlu serili bir tepsiye alarak üstlerine pudra şekeri eleyin.
* Badem soyma işinden ne kadar sıkıldığımı ve bademli tariflerden sırf bu yüzden kaçtığımı yazmıştım daha önce. Ama sonunda bir yöntem öğrendim ve bunca zaman boşu boşuna sıkıntı çektiğimi anladım! Yöntem şudur ki, bademleri sıcak suda bekletmek yerine kaynamakta olan suya atıyor, sadece 2 dk haşlıyorsunuz. Sonra soğuk sudan geçiriyor ve kabukları kolayca pıt pıt çıkarıyorsunuz, birkaç dakikada hepsi soyulmuş oluyor! Yanarım badem soymakla geçen saatlerime...

Canı badem ezmesi çeken ya da az yağlı ama bol lezzetli bir kurabiye isteyenlere Sibelin Kahvesi'nin özel hafta sonu ikramıdır, afiyet olsun!

Bademli Kurabiye


Dün akşam Yılmaz geldi! Gelemeyeceğini düşünüyorduk, zaten haber vermediği için beklemiyorduk da. Akşam eve girip onu görünce küçük bir şok geçirdim! Neredeyse 8 aydır görmüyordum kardeşciğimi. Bir sarıldım bir sarıldım, kocaman olmuşsun sen diye diye (kocaman olduğu yok tabi, zaten kazık kadar adam, ama biraz kilo almış, ondan bana öyle geldi herhalde)! Bir süre oturup şaşkın şaşkın birbirimize baktıktan sonra acıktığımızı hatırladık ve annemin kızartması, semizotu yemeği, benim mücverim ve Yılmaz'ın aldığı dondurma ile harika bir yemek yedik. Annem kızartma sosu olarak pişireceği kiraz domatesleri soyarken bir yandan da "ah haber verseydi yemek hazırlasaydım!" diye söyleniyordu. Neyse ki kızartma zaten Yılmaz'ın en favori anne yemeklerindendir! Bu arada fazla kalamayacağı için neler yapayım diye sordum, ama özel bir şey istemedi, "siz her zamanki gibi yemek yapın, ben çökeyim" dedi. Ama ben yine de onun çok sevdiği çikolatalı ıslak keki yapmayı planlıyorum hafta sonu.

Kardeşlerin en tatlısı ablasına bir sürü de cici taşımış İstanbul'dan! Odama girip kanepeme yayılmış yığınla hediye paketini görünce ikinci bir şok geçirdim.



Canım benim, bana elbise almak istemiş ama bedenime olur mu olmaz mı bilememiş, fular almış... Kıyamam! Bu nefis fuları bu akşam tiyatroya giderken boynuma saracağım bir güzel. Ay şeklindeki rengarenk mumlara da bayıldım!

"Köprüler" çok tanıdık bir albüm, zaten pek çok yerde duyuyordum bu ezgileri ama CD'si yoktu arşivimde. Almayı da düşünüyordum ne zamandır. Paketlerin birinden o çıktı. Beyoğlu'nda dolaşırken ne kadar etkinlik broşürü, dergi, fanzin bulduysa toplamış bir de, onlara bayıldığımı bilir! Henüz hepsini inceleyemedim bile...

Ve Beyoğlu Çikolatası tabi...
Bu çikolataları İstanbul'a her gidişimde alırım ya da oradan bana gelir. Çok özel bir tat değildir ama neredeyse 60 yıldır aynı lezzette üretiliyor oluşu (öyle diyorlar) ve sadece Beyoğlu'nda satılması nedeniyle nostaljiktir, keyiflidir...

Eve sütlüsü, bana bitteri... Dün fırsatımız olmadı ama bu akşam tiyatro sonrası bir filtre kahve ve çikolata keyfi yaparız artık!

Annemin ben sevinç delisi olmuşken yaptığı yorum:
"Görüyor musun oğlum, kadınlar böyledir işte, ufacık şeylerden, incik boncuktan mutlu olurlar!"

Soğanlı Ekmek



Zeytinyağında sote edilmiş soğanı eriyebilen bir peynirle birlikte ekmek hamuru içinde ilk kullandığımda verdiği lezzete, hele piştikten sonraki kokusuna bayılmış ve ekmek düşkünü Fransızların bu ekmeği neden sevdiklerini daha iyi anlamıştım. Arman Kırım'ın bir yazısında okuduğuma göre soğanlı ekmek özellikle Güney Fransa bölgesindeki Nice'in meşhur ekmeğiymiş...
Ben ikinci denememde ilk denememin aksine soğan ve peyniri hamurun ortasına koymak yerine doğrudan hamura karıştırdım. Sonuç: Kepekli, zeytinyağlı, tulum peynirli sağlıklı ekmekçikler!

Pazar günü öğle saatleriydi ve bir an önce sinemaya yetişmem gerekiyordu. Annem en son ona emanet ettiğim haşhaşlı kurabiyelerimi fırında unutup yaktığı için ne olur ne olmaz diye bu kez ekmeklerimin başında kendim bekledim:) Piştikten sonra da sıcakken mutfak bezine sardım ve evden hızla çıktım. Döndüğümde eksilmişlerdi! Annemin öğle yemeği yemediğini bildiğim için ekmeklerimin çörek muamelesi gördüklerini hemen anladım:)) Zaten itiraf da gecikmedi: O kadar güzel kokmuş ki çayla birlikte afiyetle yenmiş!

Ben akşam yemeğinde, zeytinyağlı iç bakla yanında yemeyi tercih ettim ekmeğimi. Kepekli un kullanmama rağmen o kadar pufidik olmuşlardı ki şaşırdım önce, sonra hamurun zaten fazlaca yumuşak olduğunu hatta bu yüzden düzgün şekil bile veremediğimi hatırladım. O kadar yumuşak bir hamurdan böyle sonuç almaya şaşmamak gerek... Siz dilerseniz beyaz un ile deneyebilir, tulum yerine kaşar peyniri tercih edebilirsiniz. Çörek ya da ekmek olarak değerlendirmek tercihinize kalmış. Ama henüz sıcakken çay yanında peynirle birlikte çok güzel gideceği kesin! Çorba yanında da harika olur diye düşünüyorum. Ben yarım ölçü yaptım, 6 adet, yani bayatlamadan hemen yenecek kadar ekmekçiğimiz oldu. Buraya tam ölçüyü yazıyorum:

Malzemeler:
(12 adet)
- 3 adet kuru soğan
- 3 yemek kaşığı zeytinyağı
- 1 tatlı kaşığı pul biber
- 4,5 su bardağı un (kepekli + beyaz un karıştırdım)
- 1 paket instant maya
- 1 tatlı kaşığı esmer şeker
- 1 tatlı kaşığı deniz tuzu
- 3,5 çay bardağı ılık su
- 1 su bardağı tulum peyniri rendesi

Yapılışı:

1. Soğanları ince ince doğrayıp tavada zeytinyağı ile soteleyin. Güzelce karamelize olduktan sonra altını kapatıp pul biberi ekleyin, karıştırıp soğumaya bırakın.
2. Unu hamur yoğurma kabına eleyin (tam un kullanıyorsanız kepekler elekte kalacaktır, onları da ekleyin); mayayı, şekeri ve tuzu ekleyip hepsini harmanlayın. Ortasını çukurlaştırarak suyu dökün, yoğurun. Elde edeceğiniz hamur elastik ama yumuşak olmalı. Gerekiyorsa un ya da su ekleyebilirsiniz (ben bu ölçülerle gerek duymadım).
3. Rendelenmiş peyniri ve sotelenmiş soğanı hamura ekleyip tekrar yoğurun. İlk anda bu malzemeler hamurla bütünleşmeyecekmiş gibi gelebilir ama yoğurmaya devam edin. Daha sonra hamurun üzerini kapatıp güneşe ya da sıcak bir yere bırakarak 45 dk kadar mayalandırın.
4. Mayalanan hamuru 12 eşit parçaya bölün. Bezeleri yuvarlayarak yağlı kağıt serili fırın tepsisine sıralayın. Tepsi mayası için 20 dk kadar bekletin.
5. Önceden 180 derece ısıttığınız fırında 35-40 dk kadar pişirin. Bu süre sizin fırınınızda daha kısa olabilir, kontrol etmeyi unutmayın. Sıcakken beze sarın ki servise kadar yumuşacık kalsınlar...

Meraklısına not*:
Tarihin tozlu sayfaları ve bugünler üzerine çok iyi bir film ilginizi çekerse, "V for Vendetta" şiddetle önerilir! Filme tam 4 kez giderek kendi rekorumu kırmış bulunuyorum. Ne yapın edin izleyin.

* Rahmetli Attila İlhan'ın Bilgi Yayınevi'nden çıkan kitaplarının arkasındaki bu bölümü çok severdim. Bir gün bir yere "meraklısına not" düşmenin bana da kısmet olacağını bilebilir miydim?

Bal Kabağı Pastası



Babaannemin çok uzun zaman önce almış olduğu bal kabağı kesilmeyi bekliyordu ne zamandır. Nereden bakılsa 5-6 kiloluk bir kabak söz konusu olduğundan, hem kendisinin hem annemin kullanmak isteyeceği bir zamanı bekliyordu babaannem. Annem ara sıra keselim diyor sonra vazgeçiyordu. Neymiş, benim yaptığım tatlılardan sıra gelmiyormuş! Tamam, siz kesin, ben de bal kabaklı tatlı yapayım şeklinde bir çözüm önerdim:) Hatta çorba, börek gibi önerilerim de vardı ama annem bal kabağının sadece klasik tatlısını sevdiğinden bu önerilerime pek sıcak bakmadı. Ben de onun kabak köftesi (mücveri) çözümüne sıcak bakmadım. Kızartma yerine tatlı yapsak daha iyi (!) olur dedim.

Ama bal kabağı nihayet kesilip yarısı bizim buzdolabına girdiğinde ilk yaptığım şey çorbası oldu:) Kendime yetecek kadar yaptığım çorbaya gerçekten de başka rağbet eden olmadı! Havalar fazlaca ısınmadan son bir çorba ve kızarmış ekmek keyfi gayet güzeldi halbuki. Neyse, sonuçta herkesin sevebileceği bir tatlı yapmaya karar verdim ve geçen kıştan beri denemek istediğim pastayı yapmak üzere kolları sıvadım. Çok yorgun ve halsiz olduğum bir akşam olmasına rağmen pasta beni hiç uğraştırmadı. Bal kabağının yarısını böylece kullanmış oldum, diğer yarısı ise anneme kaldı, büyük ihtimalle bir ikindi çayı yanına mücver yapacak.

Evde hazır pasta tabanı bulunduruyorsanız bu pastayı çabucak yapabilir, soğur soğumaz da hemen ikram edebilirsiniz. Yemek sonrası şık bir tatlı olarak sunulabileceği gibi, kahve yanında da hiç fena olmaz! Pazarda hala bal kabağı bulunabilir mi bilmiyorum ama anneme "bu tarifi kışa mı saklasam?" diye sorduğumda "saklama, 1-2 hafta kadar daha bulunabilir, olgun kabaklar şimdi" dedi. O yüzden daha fazla gecikmeden tarifi paylaşıyorum. Pasta oldukça iyi yorumlar aldı bu arada, annem dün akşam 2 dilim birden yediğini pişmanlıkla söyleyip bir de fırça çekti. "Senin ucundan tırtıklayıp bıraktığın dilimi yedim önce, sonra dayanamayıp bir dilim daha kestim, ne gerek varsa? Hem sen neden yemedin bakayım o dilimi?!" :))


Malzemeler:

- 1 adet hazır pandispanya (2 katlı, sade)
- 1 kg bal kabağı
- 1,5 su bardağı toz şeker
- 1 adet portakal (kabuğunun rendesi + suyu)
- 1 poşet sade krem şanti
- 1 su bardağı süt
- Antep fıstığı
- Hindistan cevizi

Yapılışı:

1. Bal kabağını temizleyip küçük küçük doğrayın, tencereye alarak üzerine toz şekeri dökün. Kapağı kapalı olarak kısık ateşte kabaklar iyice yumuşayana dek pişirin. Pişen kabakları çatalla ezerek püre haline getirin, ılınmaya bırakın.

2. Kabak püresi ılındıktan sonra üzerine pasta kekinin bir katını ufalayın, portakal kabuğu rendesini de ekleyin ve karıştırın.

3. Kekin diğer katını servis tabağına alarak portakalın suyu ile ıslatın. Üzerine hazırladığınız kabaklı karışımı dökün, kaşığın tersi ile sıvayarak düzgün bir tepecik oluşturun.

4. Krem şantiyi 1 bardak soğuk süt ile hazırladıktan sonra sıkma torbasına doldurun, pastanızın üzerine sıkın. En son Antep fıstığı ve Hindistan cevizi serpin. Pastanızı buzdolabında en az 2 saat soğuttuktan sonra servis yapabilirsiniz...

Rokalı Tabule



Dün akşam işten eve dönünce annemi pencere önünde bakla ayıklarken buldum. Ertesi akşam için hazırlıyordu baklayı, fırında ise kırlı kızartması pişmekteydi. Üstümü bile değiştirmeden mutfağı kontrol ettim. Evet, pazardan siparişlerimi almıştı; tazecik naneler, rokalar ve kiraz domatesler tezgahın üzerinde beni beklemekteydi. Gözlüklerinin üzerinden bakıp "pazarı alt üst ettim o küçük şeyler için!" dedi annem. Kiraz domateslerden bahsediyordu:) "Niye ki?" dedim, "zor mu bulunuyor o kadar?" Tek bir satıcıda varmış, onlar da pek iyi durumda değilmiş, neyse ki adam seçmesine izin vermiş, "normal" domates olsa olmaz mıymış... Annem söylenmeye devam ederken ben gün boyunca hayal ettiğim tabuleyi hazırlamak için kolları sıvadım. "Normal domates olur tabii anne kuşum, ben bu sevimli şeylere bayılıyorum da o yüzden istedim!" dedim.
Ama lütfen bakar mısınız güzelliklerine?


Polen alerjimin zirve yaptığı Mayıs ayında hafif şeyler yemeye ve bolca sıvı tüketmeye çalışıyorum. Kendimi daha iyi hissediyorum böyle olunca. Özellikle taze otlarla yapılan salataların yanında soğuk-serin içecekler bugünlerde favorilerim. Ofise bile salata malzemeleri ve peynir getirip kendime hafif öğle yemekleri hazırlıyorum.

Tabule, Ortadoğu mutfağına ait bir salata / meze. Lübnan kısırı, maydanoz salatası da diyorlar. İnternette çeşitli sitelerde "orjinal" tabulenin sadece bulgur ve maydanozla yapıldığını okudum, bir de bolca ekşi ve zeytinyağı ile tabii ki.. Ama bizim kısırımızın olduğu gibi tabulenin de değişmez bir reçetesi yok sonuçta. İnsan yerkürede kuş misali gezdiği müddetçe damak tadını da oradan oraya taşıyor, lezzetler mutfaklar arasında mekik dokurken çeşitleniyor, zaman içinde kimin kimden hangi yöntemi aldığı karışıyor...

Rokalı tabule tarifini de Yemekbiz mail grubumuza Alev hanım göndermişti. Arkadaşlarıyla yaptıkları bir toplantının menüsünde yer alan bu tarifi ilk fırsatta denemek üzere saklamıştım. Dün akşam tüm malzemeler tazecikken hemen denedim. Kocaman bir bardak maden suyu ve küçük bir kase yoğurtla birlikte hafif ve leziz bir akşam yemeği oldu benim için...


Malzemeler: (3 kişilik)
- 1 su bardağı ince bulgur
- 1 su bardağı sıcak su
- 1/2 demet roka
- 1/2 demet maydanoz
- 1/2 demet nane
- 4 adet kiraz domates
- 1 iri limonun suyu
- 3 yemek kaşığı zeytinyağı
- 1 çay kaşığı karabiber
- Deniz tuzu

Yapılışı:

1. Bulguru derin bir kaba alın, sıcak su ile ıslatın ve üstü kapalı olarak suyunu çekene kadar bekletin.
2. Başka bir yerde nane ve maydanozu ince ince kıyın. Domatesleri küçük küçük doğrayın. Rokayı da doğrayın ve tüm yeşillikleri domateslerle birlikte bulgurun üzerine ekleyip karıştırın.
3. Küçük bir kasede limon suyu, zeytinyağı, tuz ve karabiberi karıştırıp salatanın üzerine dökün, harmanlayın. Tabaklara alarak servis yapın...

Yoğurt Kremalı, Çilekli Tatlı



Hafif bir şeyler yapayım dedim. Kremasız, yağsız olsun, hafif olsun ama göz doyursun istedim. Bahar ayları en hafif lezzetlerin arandığı aylar ne de olsa, çileğin tam da bu zamanlarda çıkıyor olması doğa annenin bize hoş bir sürprizi olsa gerek!

Çilek nasıl da dekoratif bir meyve değil mi? En basit tatlıyı, pastayı bile bir anda güzelleştiriyor, şıklaştırıyor, bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Çilekli olup da güzel olmayacak bir tatlı düşünemiyorum ben. Çilekli ne yapacağıma karar verirken de onu en çok nasıl yemeyi sevdiğimi düşündüm... Sanırım en çok süte ve yoğurda yakıştırıyorum; çilekli süt, çilekli dondurma, çilekli yoğurt aklıma ilk gelenler oldu. Durum böyle olunca çilek ve yoğurdu bir arada kullanabileceğim bir tarif arayışına girdim. Ve çabucak da buldum! Yemek Zevki dergisinin Mayıs 2005 sayısına göz attığımda, çevirdiğim ilk sayfalarda rastladığım tarif tamam işte dedirtti bana, böyle bir şey olmalı!

Geçen Pazar sabahı tatlıyı hazırladım, evden çıkmadan önce fotoğrafladım ve sonra sinemaya gittim. Akşam Sevim'e servis yaparken nasıl bir yorum yapacağını çok merak ediyordum, çünkü pasta gibi görünen bu tatlı aslında bir pasta değildi. Pandispanya ile hazırlanıyor, ancak pandispanyası fazlaca ıslatıldığı için, bekledikçe pastadan tatlıya doğru bir dönüşüm geçiriyor! Sevim akşam (yani yapıldıktan 6-7 saat sonra) tattığında ilk anda etimek tatlısına benzetti. Bir dilimin ardından ikinci dilimi isteyince güzel olduğuna emin oldum:)

Tarife geçmeden önce biraz daha gevezelik yapayım.
Çünkü aklıma "çilekle başka neler yapılabilir?" sorusu ve yanıtları geliyor!

* Kahvaltılar zenginleştirilebilir... Mesela bugünlerde ben iyice tatlanmış olan çilekleri yağsız süt ve tahıl gevrekleriyle birlikte yiyorum. Güne leziz bir başlangıç!
* Doğal meyveli yoğurt yapılabilir... Bir kase ev yoğurduna, hatta en güzeli süzme yoğurda tatlı çilekler atın, karıştırın, daha tatlı olsun istiyorsanız biraz pudra şekeri de ekleyin, alın size şahane ve basit mi basit bir tatlı!
* Misafirlere sürpriz ikramlar hazırlanabilir... Çileklerin yarısını erimiş bitter çikolataya batırıp yağlı kağıda sıralayın, sonra buzdolabında soğutun. Son derece havalı olacaklar:) İsterseniz tamamını çikolataya bulayıp, hafif ılıdıktan sonra Hindistan ceviziyle de kaplayabilirsiniz. Ya da yine tamamını çikolatayla kaplayıp soğuttuktan sonra pudra şekeriyle süsleyebilirsiniz. Bu çilekleri tek başına ikram edebileceğiniz gibi dondurma kupları ya da çilekli pastanızı süslemek için de kullanabilirsiniz.
* Meyve sosu yapılabilir... Çilekleri hafifçe pişirerek -dilerseniz biraz şeker ilavesiyle- ezdikten sonra meyve sosu olarak dilediğiniz tatlıda kullanabilirsiniz. Sütlü tatlıların üzerine, mesela muhallebiye yakışacaktır.

Gerisi yaratıcılığınıza kalmış... Artık sütle birlikte robottan geçirip içer misiniz, suyun içine minik çilekler atıp dondurarak dekoratif buz küpleri mi yaparsınız, tartoletini, turtasını, reçelini, marmeladını, pastasını mı yaparsınız! Bitmeeez :) Ama ben tarifime geçeyim artık!


Malzemeler:

Pandispanya için:

- 3 adet yumurta - oda sıcaklığında
- 3 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 4 Türk kahvesi fincanı un
- 1/2 çay kaşığı saf vanilya (ya da 1 paket şekerli vanilin)
- 1 paket kabartma tozu

Üzeri için:
- 1 su bardağı süzme yoğurt
- 300 g çilek
- 2 yemek kaşığı pudra şekeri
- 4 yemek kaşığı çilek reçeli
- 1 yemek kaşığı antep fıstığı

Yapılışı:

1. Yumurtaları şekerle birlikte mikserle yaklaşık 10 dk çırpın. Un, kabartma tozu ve vanilyayı birlikte eleyerek karışıma ekleyin, hafifçe karıştırın.

2. Küçük boy dikdörtgen bir fırın tepsisini yağlı kağıtla kaplayarak hamuru dökün, önceden 160 derece ısıttığınız fırında yaklaşık 30 dk pişirin (tarifte 15-20 dk yazıyordu ama ben piştiğinden emin olamadığım için 30 dk pişirdim, siz fırınınıza göre ayarlayın).

3. Pişen pandispanyayı servis tepsinize ters çevirip yağlı kağıdı sıyırın, soğumaya bırakın. Soğuduktan sonra 2 yemek kaşığı reçeli 1 Nescafe fincanı su ile eritip pandispanyayı kuru yer kalmayacak şekilde ıslatın.

4. Yoğurda pudra şekerini ekleyerek mikserle çırpın, krema kıvamına getirin. Eğer kıvamı koyuysa su ekleyebilirsiniz. Çileklerin 5-6 tanesini küçük küçük doğrayın, yoğurda kaşıkla karıştırın.

5. Hazırladığınız krema ile pandispanyayı kaplayın. Kalan çilekleri üzerine sıralayın, kalan 2 kaşık reçeli de çileklerin üzerine fırçayla sürün. Antep fıstıklarını serpin. Buzdolabında en az 2 saat dinlendirdikten sonra dilimleyerek servis yapın...

İncirli Ponçin



Birkaç gündür süren moral bozukluğumu acilen tedavi etmem gerektiği için dün işten döner dönmez mutfağa girdim. Yani terapi mekanıma! Önce annemin gündüzden haşladığı kabak ve sirkenle kendime bir salata hazırladım. Buzluktan çavdar ekmeğimi çıkarıp iki dilim kestim, kızarttım. Bir önceki günden de bal kabağı çorbam vardı. Annem kendi yemeğini ben kendi yemeğimi yerken biraz o günkü pazardan bahsettik. Pek ot kalmadığını söyledi annem, ama bolca deniz börülcesi varmış, birkaç bağ almış.. Yeni çıkan meyve yokmuş, bolca elma ve çilek almış yine.. Hafif bir yemek yedikten sonra kafamdaki düşünceleri dağıtmaya kararlı olarak tekrar mutfağa yöneldim...

Birkaç gündür incirli ponçin yapmayı planlıyor ama güç bulamıyordum. Diğer yandan site istatistiklerine baktıkça da insanları beklettiğimi düşünüyor ve mutlaka güncelleme yapmam gerektiğini hissediyordum. Yani incirli ponçinler aslında sizin için yapıldı diyebilirim:) Tabii bana da iyi geldiler! Evde hala geçenlerde yaptığım kekin yarısı ve buzdolabında çilekli bir tatlı olmasına rağmen yeni bir şey pişirmeme annemin kızacağını düşünüyordum ama hamur yoğururken ne kadar mutlu olduğumu görünce sesini çıkarmadı. Hatta ponçinler fırından puf puf kabarmış olarak çıktıklarında sonuçtan o da mutlu oldu. Muhtemelen şu an kahvaltı yapıyor ve ponçinlerden yiyordur...

Ponçin, hafif tatlı bir hamuru olan, içine isteğe göre çeşitli dolgular yapılabilen bir çörek. Pastanelerde satılan ponçinlerde genelde reçel ya da marmelat dolgusu oluyor. Ben Dr. Oetker'in tarifini deneyerek içlerini sütte pişmiş incirle doldurdum. Tatlı ve yumuşacık bir hamurun ortasından çıkan incir sürpriz etkisi yaratacağı için, bunun güzel bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Tam hayal ettiğim gibi oldu. Hatta uzun süredir bir mayalı hamurdan bu kadar iyi sonuç almamıştım diyebilirim, pamuk gibi olmuşlar. Bu kez hiç kepekli un kullanmadım, sebebi bu olabilir:))

Malzemeler:
(10 adet ponçin için)

- 3 su bardağı un
- 1 poşet instant maya
- 1/2 çay bardağı toz şeker
- Bir tutam tuz
- 1 adet yumurta
- 50 g tereyağı (oda sıcaklığında)
- 2 çay bardağı süt
- 10 adet kuru incir

Yapılışı:

1. Unu eleyip maya ile karıştırın. İçine tuz, şeker, yumurta, tereyağı ve 1 çay bardağı ılık süt ekleyerek yoğurun (ben fazla gelebilir diye unun bir kısmını ayırarak başladım ama tam 3 bardak un aldı).

2. Elinize yapışmayan bir hamur elde ettiğinizde üzerini kapatarak ılık ortamda 40-50 dk mayalanması için bekletin.

3. Bu arada kuru incirleri yıkayın, saplarını kesin ve 1 çay bardağı süt ile pişirin. İncirler sütü tamamen çektiğinde ocaktan alın, hamurunuz mayalanırken biraz soğuyacaklar.

4. Fırın tepsinizi yağlı kağıtla kaplayın, mayalanan hamuru 10 eşit parçaya bölün. Her bezeyi avucunuzda açın, içlerine birer tane incir koyup kapatın. Açılmaması için iyice sıkıştırdıktan sonra kapattığınız yer alta gelecek şekilde tepsiye dizin.

5. Bezelerin üstlerine hafifçe tereyağı (erimiş değil, oda sıcaklığında) sürerek 30 dk daha bekletin. Süre sonlarına doğru fırını 180 dereceye getirip ısıtmaya başlayın.

6. Tekrar kabaran ponçinlerinizi ısınmış fırına atarak 20 dk kadar pişirin. Güzelce kızarınca alın, ılıdıktan sonra dilerseniz üstlerine pudra şekeri eleyebilirsiniz.

İyi hissetmediğiniz bir anda, ya da tam tersine sizi çok mutlu eden birşeyler olduğunda anlatmak, paylaşıp rahatlamak istersiniz ya hani, işte o zaman bir dosta, bir kız arkadaşa / kız kardeşe telefon açıp "sen bir çay koy, ben geliyorum!" diyebilmek ne güzeldir... Hani giderken yaptığınız keki kucaklar, ondan da çay demlemesini istersiniz. Teklifsizce 1 saat içinde kapısında bitebileceğiniz, mutfağına kendi mutfağınız gibi dalıp çayınızı doldurabileceğiniz bir dostunuzun olması ne güzeldir...

Git Dergisi'nin Mayıs-Haziran sayısındaki yazımda işte bundan bahsettim, çay saatlerinden, yani bir anlamda dostlarla paylaşılan terapi saatlerinden... Çocukluğumda anneannem ve annemle yaptığımız ikindi kahvaltıları da var yazıda, üniversite yıllarından küçük anılar ve şimdi çay saati deyince gözümde canlanan diğer şeyler de... Hatta bir de "anne kurabiyeleri" tarifi eklendi yazıya...

Umarım keyifle okunur!

Sakızlı Paskalya



Paskalya ile üniversitemin kantininde, nam-ı diğer İlef'in Kulis'inde tanışmıştım.
Sabah saatlerinde tazecik ve bazen hala sıcak olan poğaça ve açmalarla, ay çörekleriyle kahvaltı yapmaya bayılırdım ama eğer çok açsam paskalyayı tercih ederdim. Sebep tabii ki paskalyaların boyutlarıydı! Yeterince doyurucu olan paskalyaları bir de hafif tatlımsı olmalarından dolayı severdim.

Esasen inanç ve geleneklere dayanan ritüellerden biri olmasına karşın, zamanla sınırları aşarak evrensel olmuş lezzetlerden biri paskalya... Her zaman ve her yerde rahatlıkla bulunabiliyor. Ama bu mis kokulu çörekler pekala evde de yapılabilir, malzemeler keyfe göre çeşitlendirilir, çok da güzel olur. Paskalyanın malzeme listesine gelince ortalık biraz karışıyor. Mesela pek çok tarifte yumurta (hem de bolca) kullanılmasına karşın Süryanilerin yaptığı ve "kliçe" dedikleri paskalya hamurunda yumurta kullanılmıyor; ki ben de paskalyaları yumurtasız yaptığım için bunu öğrendiğimde şaşırdım. Orjinal kliçe tadını da merak ettim.

Yine aynı çörekler, aynı yörede yaşayan Müslümanlar arasında da "mevlüd çöreği" olarak kabul ediliyor, geleneklere göre düğünlerde ya da ölümlerde yapılıyormuş. Geleneklerin iç içe geçmesine ve mutfakları zenginleştirmesine ne kadar ilginç bir örnek! Yine kimi tariflerde mahlep olmazsa olmazken, kimilerinde mahlep yerine farklı baharatlar kullanılabiliyor. Sakız, anason, tarçın, karanfil gibi...

Cumartesi gecesiydi, ertesi gün kahvaltıda paskalya yeme hayaliyle hamur mayaladım ve film izlemek üzere salona yayılmadan önce de ilk tepsiyi fırına sürdüm. İkinci tepsiyi fırından aldığımda gecenin 1'i olmuştu, o saatte etrafa yayılan kokuları duyanlar olduysa neler düşünmüşlerdir bilemiyorum:) Daha önceki paskalyalarımda hep mahlep kullanırdım ama bu kez sakız ve karanfille denedim. Bu ikilinin çöreklere kattığı lezzet ve verdiği koku gerçekten bambaşka! Sonuçta paskalyalar Pazar kahvaltısında -tekrar fırına girip kısa bir süre ısındıktan sonra- baş köşeye kuruldular... Yanında hiçbir şey olmasa bile, sıcak çayla harika oluyorlar. Ama isterseniz dilimleyip üzerine reçel ya da benim yaptığım gibi bal sürebilirsiniz.

Ben klasik paskalya tariflerinden farklı olarak beyaz şeker yerine esmer şeker, katı yağ yerine zeytinyağı ve beyaz un yerine tam buğday unu+beyaz un karışımı kullandım. Ama siz bunu zaten tahmin ediyordunuz değil mi:)


Malzemeler:
(13 adet paskalya için)
- 2,5 su bardağı ılık süt
- 1/2 paket yaş maya
- 3/4 su bardağı esmer şeker
- 1/2 su bardağı zeytinyağı
- 1/2 çay kaşığı saf vanilya
- 2-3 adet karanfil
- 2-3 parça damla sakızı
- Aldığı kadar tam buğday + beyaz un karışımı
Üzeri için:
- 1 adet yumurtanın sarısı

Yapılışı:

1. Yaş mayayı biraz sütün içinde parmak uçlarınızla ezin, bir kenarda bekletin.
2. Diğer tarafta damla sakızı ve karanfili tercihen demir bir havanda iyice ezerek toz haline getirin. Unun bir kısmına (2 bardak gibi bir kısım) vanilyayla birlikte damla sakızı ve karanfili ekleyip harmanlayın. Hazırladığınız un karışımını yoğurma kabına alıp ortasını havuz gibi açın.
3. Ayrı bir yerde, sütü, şekeri ve zeytinyağını çırpma teliyle iyice karıştırın. Un karışımının ortasını havuz gibi açarak, hazırladığınız sıvı karışımı mayayla birlikte içine dökün. Hamuru yoğurmaya başlayın. Gerektikçe un eklemeye devam ederek, elinize yapışmayan -ama yumuşak- bir hamur elde edin.
4. Hamuru yaklaşık 1 saat boyunca ılık bir ortamda mayalanmaya bırakın (fırında yoğurt ısısı - 50 derece idealdir).
5. Mayalanan hamurdan her paskalya için ceviz büyüklüğünde 3'er parça kopartıp rulo yapın ve ruloları saç örgüsü şeklinde örün. Bu sırada hamur elinize ya da tezgaha yapışırsa, yapışmayı unla değil zeytinyağıyla önleyin, fazla un paskalyalarınızı sert yapabilir ama zeytinyağı yumuşacık olmalarını sağlar...
6. Hazırladığınız paskalyaları yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine aralıklı olarak sıralayın. Üzerlerine yumurta sarısı sürerek yarım saat kadar ikinci mayalanmaya bırakın. Son 10-15 dakikada fırınınızı 190 dereceye ayarlayıp ısıtmaya başlayın. Paskalyaları sıcak fırında 25 dk kadar -üzerleri güzelce kızarıncaya dek- pişirin.

Paskalyalarınızı fırından alır almaz pamuklu bir mutfak bezine sararsanız yumuşacık kalacaklardır...


Karanfiller anneme hediye geldi, Sevim'den.. Paskalyalara konan karanfillerle hiç ilgileri olmasa da poz vermek istediler, ben de onları kıramadım!