Armağan...


Dün gece kilitlendiğim için ancak bu fotoğrafı koyabilmiştim...
... şimdi -sabaha karşı- belki birkaç sözcük yazabilirim.
ama anlatamam ki size o atmosferi...

... gözyaşlarını siyah gözlüklerinin ardında gizleyen, "ışık ve sevgiyle sevecenler" diyerek bize kollarını açan, önümüzde eğilen, anılarımızın tozlarını usulca alan, ruhlarımıza dokunan, aslında ruhlarımızın tam içine bakan o büyük, o kocaman "ışıkadam"ı, üstadın bunca yılın ardından ilk konserini nasıl anlatayım...

"bu yakınlarda doğum günü olanlar için" diyerek, "mumları üfle bir dilim kes hayattan" dizeleriyle beni en sonunda ağlatışını... O gün benim doğum günümdü!

... tam "bitti işte, bir tek 'cennet ilahisi' söylemeden gidiyor!" diye üzülürken sahneye semazenlerin çıkışını, beyaz güvercinlerin geceye uçuşunu, "aşk kapıları"nın usulca açılışını nasıl anlatayım...

En güzel, en yalnız, en kalabalık doğum günümdü...

Zencefilli Kurabiye

Zencefilli kurabiyelerle ilk olarak Buket Uzuner'in bir öyküsünde karşılaşmış, öyküden çok etkilenmiş, öyküyü o kadar etkileyici yapan bu kurabiyelerin tadını da çok merak etmiştim. Hangi öykü demeyin lütfen, kitaplığım ve sevgili kitaplarım benden çok uzakta şu an... Yoksa bakıp yazardım şimdi size hemen!

Zencefil baharatıyla tanışmam ve onu çok sevmem daha sonra oldu. Eve ilk zencefil paketi sağlıklı beslenme isteğinin bir parçası olarak alındı, derken tadı da kokusu da çok sevildi, keklere kurabiyelere konuldu, yemeklere atıldı, çaylara katıldı... Hafifçe genzi gıdıklayan, karabiberimsi ama çok daha yumuşak ve hoş kokulu bir aroması var zencefilin. Baharatlarla aranız iyiyse zaten seversiniz. Çok iyiyse bayılırsınız. En çok yakıştığı şey de kurabiyedir bence... Yağmurlu bir günde kitabınız ve kahveniz elinizdeyken sonbahar keyfinize en güzel eşlik edebilecek şeylerden biri herhalde onlardır... zencefilli kurabiyeler!

İstanbul'un bugün yağmurlu olacağını söyledi haber bültenleri.. Ve daha pek çok kentin de... Ben de bu yüzden, bekleyen tarifler arasından bu kurabiyeleri seçtim. Yağmur yağarsa güzel gider, yağmasa da güzel gider:) Yeter ki yanında mis kokulu bir kahve olsun. Sonbahara, zencefilli kurabiye gider...

Zencefilli Kurabiye Tarifi

Tarifle ilgili birkaç not
Biraz sert bir kurabiye oluyor, kahveye banmak için ideal yani, bu tür kurabiyeleri seviyorsanız bunları da seversiniz. Uzun süre dayanıyorlar, hani o teneke kutuda saklanmalık kurabiyelerden bunlar. Bol yapın, elinizin altında bulundurun. Bu ölçülerle zaten 2 tepsi kurabiyeniz olacak, kahve yaptıkça birer ikişer yiyeceksiniz. Bana genelde kahvaltı sonrası keyif kahvemi içerken eşlik etmişlerdi, tatildeyken. Ama doğrusu çantaya atıp işe getirmek için ya da mutfaktaki kurabiye kutusuna stoklayıp arada atıştırmak için daha uygunlar. Yeterince yapma isteği uyandırdım mı?
Malzemeler
  • 125 gr tereyağı
  • 1/2 su bardağı esmer şeker
  • 1 yumurta
  • 1/3 su bardağı pekmez
  • 2 tatlı kaşığı zencefil
  • 1 tatlı kaşığı tarçın
  • 1 çay kaşığı tuz
  • 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
  • 3 su bardağı tam buğday unu (yaklaşık)

Yapılışı
  1. Tereyağını esmer şekerle birlikte mikserle iyice çırpın (kurabiye hamuru hazırlarken önce yağı şekerle çırpmak hem güzel karışmasını hem de malzemenin daha fazla un kaldırmasını sağlar, böylece kurabiyeleriniz fazla yağlı olmaz).
  2. Yumurtayı ve pekmezi ekleyin, mikserle karıştırmaya devam edin.
  3. Ayrı bir kapta; zencefil, tarçın, tuz ve kabartma tozunu unun yarısı ile harmanlayın, daha sonra bu karışımı sıvı karışıma eleyerek ekleyin. Yoğurarak elinize hafif yapışan bir hamur haline gelene dek azar azar un eklemeye devam edin (ancak daha fazla un koymayın, çünkü hamur buzdolabında da kendini toparlayacak).
  4. Hamuru streç filmle sarıp buzdolabına koyun ve yarım saat kadar dinlendirin.
  5. Dinlenmiş hamuru merdane yardımıyla 1/2 cm kalınlıkta açıp dilediğiniz kalıplarla kesin ve hafif yağlanmış fırın tepsisine sıralayın. Önceden 175 C ısınmış fırında pişirin. Kurabiyelerinizi tam olarak soğuttuktan sonra teneke kutuda saklayabilirsiniz.

Peynirli Omlet



Bu omleti yaptığım sabah annemle birlikte keyifli bir kahvaltı yapmıştık, benim tatil günlerimden birinde. Çok severek yediğimiz bir omlet olmuştu. Something's Gotta Give 'i (Aşkta Herşey Mümkün) izlediyseniz anımsarsınız. Filmde Erica (Diane Keaton), Julian (Keanu Reeves) ile buluştuğu akşam yemeği sonrası eve döner ve Harry (Jack Nicholson) ile mutfakta dertleşirler. Erica Harry'nin pancake yapma fikrine zaten yemekten geldiğini söyleyerek karşı çıkınca da Harry "hadiii, buluşma yemeklerinde asla doymazsın!" gibi (ya da buna benzer) veciz bir cümle kurar. Doğru söze ne denir? Pancake yaparlar ve bir yandan sohbet ederek keyifle yerler. Ertesi gece de aynı mutfakta bu kez birlikte omlet yaparlar (ben pancake'i omlet diye anımsıyordum ama sevgili Dilek doğrusunu anımsattığı için düzeltiyorum).

Bu sevimli filmin konumuzla ilgisi nedir diyeceksiniz.. Şudur ki, işte bu omlet o omlet! :) Senem Tüten Mestçi'nin "Aşkın Yemekleri" kitabını okurken çok eğlenmiştim. Kitap pek çok romantik filmin yemek sahnesinden bahsediyor, sonra da o sahneye uygun bir tarif veriyordu. Söz konusu filmin tarifi de omletti. Okurken canım fena halde istemiş, ama ben gece yarısı değil, ertesi sabah pişirmiştim tabii ki:) İçine konan labne peyniri bu omleti yumuşacık yapıyor, üstteki dilim çedar ise lezzetini ikiye katlıyor. Çok besleyici ve doyurucu. Kahvaltıya protein desteği, Pazar keyfi olsun:

Malzemeler:
(2 kişililik)

- 2 adet yumurta
- 1 yemek kaşığı tam un
- 1/2 çay bardağı yağsız süt
- 2 yemek kaşığı labne peyniri
- 4 dilim çedar peyniri
- 1 tatlı kaşığı tereyağ
- Tuz, karabiber

Yapılışı:

1. Derince bir kabın içinde un ve sütü pütür kalmayacak şekilde ezin, içine yumurtaları ekleyerek iyice çırpın. Labne peynirini ilave ederek karıştırın. Tuzunu, karabiberini ekleyin.

2. Teflon tavada tereyağını eritin, hazırladığınız karışımı tavaya dökerek orta ısıda kapağı kapalı olarak pişmeye bırakın.

3. Omletinizin altı kızarınca spatulayla ters çevirin. Üzerine 4 dilim çedar peynirini yerleştirin. Arkası kızarırken çedarlar da eriyecektir. Şimdi nefis omletinizi hemen sıcak sıcak kahvaltı sofrasına servis edebilirsiniz!


Bu fotoğrafta şimdi en çok özlediğim şey ne biliyor musunuz? Annemin nohut mayalı ekmeği! Canım, bana koliyle ekmek göndereceğine söz verdi gelirken. Başka türlü olmayacak yani, ne yapayım? Kendin yap dediğinizi duyar gibiyim:) Hiç tek başıma yapmayı denemedim, ama eninde sonunda deneyeceğim artık. Böylece sizin tarifi denerken neler çektiğinizi (!) de anlamış olacağım tabii!

Erikli Pay ve Tart


Pazar günü Hürriyet’te olmanın tuhaf heyecanı ile hayatımda başka bir boyutta da olsa devam etmekte olan belirsizliklerin sıkıntısının birbirine karıştığı garip bir ruh halindeydim. Bir Terazi uzun süre denge halinden uzakta kalmamalı! Hürriyet’teki kendime garip, karmaşık duygularla bakıp çayımı içtikten sonra sokağa çıktım, uzun uzun yürüdüm. İstanbul hafta sonu tatili telaşındaydı! Gülümsedim...

Baktım dün akşam o garip sıkıntı devam ediyor, iş çıkışında kendimi yağmurlu Beyoğlu’na atıp Emek Sineması’nda aldım soluğu. Lady in the Water (Sudaki Kız)’ı izledim.“Hepimiz birbirimize bağlıyız, birimizin yaptığı bir eylem bir gün hepimizin yaşamını etkileyebilir” diyordu film. Evden ayrılışımın neleri değiştirebileceğini düşündüm, bunların iyi şeyler olmasını diledim tüm kalbimle. Gördüğünüz gibi garip bir duygusallık halindeyim şu sıra. Bir an önce dengemi kurmak için gün sayıyorum diyebilirim.

Neyse! Uzun bir aradan sonraki ilk tariflere gelelim...
Çok istememe rağmen bu telaşlı günlerimde fındıklı bir tarif deneyip o güzel fındık projesine katkıda bulunamadım. Ama katkıda bulunan arkadaşlarımın birbirinden güzel tariflerine fırsat buldukça bakıyor, kitabı da heyecanla bekliyorum. Ne kadar güzel bir proje olmuş! Katılan herkesi içtenlikle tebrik ediyorum.

Her ikisi de erikli olduğu için bu iki tarifi birlikte vermek istedim. Uzun süren tarifsiz dönemi de affettirmek istedim böylece. Birisi klasik ve basit bir pay, diğeri mayalı hamurla bir tart denemesi...
Erikli payı yapalı öyle çok zaman oldu ki. İstanbul’a ilk gelişimde, yani Yılmaz’ın “abla biz açız!” diye telefon etmesinden sonra ona getirmek için hazırladığım kolide bulunanlardan biriydi. O kadar çok şey yapmışım ki, biraz abarttığımı bizim iştahlı çocuklar getirdiklerimi 1 haftada ancak bitirince anladım:)


Pay çok ama çok basit. Vakti veya deneyimi olmayanlar için de çok ideal. Malzemeler elinizin altında her zaman olanlardan, kocaman tatlı erikler ise şu sıra en fazla bulunan meyvelerden. Gerçi ben yaptığımda henüz mürdüm yoktu, ben İtalyan eriği kullanmıştım, ama mürdümle çok daha güzel olacağını düşünüyorum.

Malzemeler:
(6 kişilik)

- 150 g tereyağı (oda ısısında)
- 2 su bardağı un (yaklaşık)
- 1/2 su bardağı toz şeker
- 10-12 adet mürdüm eriği
- Üzeri için pudra şekeri

Yapılışı:

1. Tereyağı, şeker ve unu bir kaba alarak yoğurun. Unu hamur elinize yapışmaz hale gelene kadar azar azar ekleyin. Daha sonra hamuru streç filme sararak yarım saat kadar buzdolabında dinlendirin.

2. Küçük tart kalıbınızı yağlayarak (ben küçük boy borcam kullandım) hamuru yerleştirin. Hamurun kenarlarını hafifçe yükseltin.

3. Eriklerin çekirdeklerini çıkartın, çekirdek yuvaları yukarı gelecek ve tüm hamur yüzeyini kaplayacak şekilde yerleştirin.

4. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında güzelce kızarana kadar pişirin. Erikler sulanıp hamuru şahane bir renge boyayacak ve soğuduktan sonra pudra şekerini de serptiğinizde o artık bir pay değil pasta olacak:)


Diğer tarifin ise evde pişirdiğim son tatlı olma özelliği nedeniyle biraz hüzünlü bir anısı var bende... Canım annem çok sevdiğim için bolca mürdüm eriği almıştı o hafta pazardan, hepsi bitmeyince kalanların bir kısmını tartta kullanmamın iyi olacağını düşünmüştüm. Gerçekten de çok lezzetli bir tart oldu ve aynı günün akşamında sadece birkaç dilim kaldı (gündüz kahveyle çok güzel gittikleri gibi, annemle sohbet ederken gece sütüme de harika eşlik ettiler!) Mayalı olduğu için yumuşacık, ama aynı sebeple benzerleri gibi 1 gün bekleyince değil, aynı gün yenirse güzel olan tartlardan.

Malzemeler:
Hamur için:
- 2,5 su bardağı un
- 1 paket instant maya
- 1/2 çay bardağı toz şeker
- 1/2 çay kaşığı saf vanilya (veya 1 paket vanilin)
- Bir tutam tuz
- 1 adet yumurta
- 50 g tereyağı (oda ısısında)
- 1 çay bardağı ılık süt

Üzeri için:
- 10 adet mürdüm eriği
- 1 çay bardağı toz şeker
- 1 çay kaşığı tarçın
- 1 çay bardağı ceviz (irice parçalanmış)

Yapılışı:
1. Öncelikle üst malzemenizi hazırlayın: Eriklerin çekirdeklerini çıkartıp dilimleyin (benim kullandıklarım çok iri oldukları için ben elma gibi dilimledim), üzerine şekeri döküp 10 dk pişirin. Ocağı kapattıktan sonra tarçın ve cevizi ekleyin, karıştırıp soğumaya bırakın.

2. Unu eleyip maya ile karıştırın. Şekeri, vanilyayı, bir tutam tuzu, yumurtayı, tereyağını ve sütü ekleyip yoğurun. Elinize yapışan bir hamur olabilir ancak un eklemeyin, kabın üzerini bir kapakla örterek hamuru mayalanmaya bırakın.

3. Hamurun mayası geldikten sonra derince dikdörtgen bir fırın tepsisini yağlayarak hamuru içine yerleştirin. Bu sırada elinize yapışabilir, yanınızda ellerinizi hafif ıslatmak için küçük bir su kabı bulundurabilirsiniz.

4. Hamurun üzerine hazırladığınız erikli karışımı dökün ve eşitçe dağıtın. 30 dk daha bekletin.

5. 180 derece ısınmış fırında 30 dk kadar (ya da mürdümler o nefis kızıl rengi alana kadar) pişirin. Tadına doyulmaması için ılık olarak, dilerseniz yanında dondurmayla servis yapın!



Erikler bitmeden belki birini denemek istersiniz.
Denerseniz benim yerime de bir dilim yersiniz değil mi?

Gecikmeli de olsa Git’in yeni sayısının haberini vermek istiyorum son olarak. Eylül-Ekim sayısını büyük kitapçılarda ve bayiilerde bulabilir, kahvaltılarımızın keyfi reçellerden bahsettiğim yazımı okuyabilirsiniz.

Ve unutmadan!
Blogumu takip edenler için gerek yok ancak beni yeni tanıyanlar için Hürriyet’teki haberle ilgili küçük bir-iki düzeltmem olacak. Birincisi İzmir’de yaşamıyorum, hiç yaşamadım:) O “Ege'nin küçük kıyı kenti” Aydın’dı. Diğer düzeltme ise sevgili Hatice’nin ve Portakal Ağacı’nın elbette bana da ilham verdiği ama asla “aynısını yapmaya karar vermiş” olmamam:)

Eylül’ün tadını çıkarın olur mu?

İstanbul Lezzetleri-1



İstanbul'dan kalan tatları Ege'ye döndüğümde paylaşacağımı düşünmüştüm... Oysa yine İstanbul'dayım, üstelik bu kez konuk değilim!

Bulduğum ilk fırsatta siteyi güncellemek istedim. O kadar çok şey birikti ki... Bu birikim bir yandan iyi oldu çünkü ne zaman tekrar mutfağa girmeye başlarım, henüz bilmiyorum. Bu arada da paylaşacağım pek çok tarifim var. Her ne kadar taşınma telaşında yeni fotoğraflarımı CD'ye aktarıp ofisteki bilgisayardan silerken bir kısmını tamamen yok etme becerisini göstermiş olsam da, kurtarabildiklerime seviniyorum (insanın bilgisayar kurdu bir kardeşinin olması bu durumlarda çok işe yarıyor!) Tabii bu arada pek çok güzel fotoğraf da gitti ama canımız sağolsun değil mi? Nasıl olsa artık buradayım:)

Ayvalık sonrası evde geçirdiğim bir hafta boyunca durmadan film izlemiştim. Üye olduğum film kiralama dükkanlarının ikisinde de izlemek istediğim film kalmamış, hatta marketlerin promosyon sepetlerinden "kurtardıklarımı" da izlemiş ve uzun süren filmsizlik döneminin acısını çıkarmıştım. Derken Yılmaz aradı ve "Daha gelmeyecek misin abla? biz açız!" dedi:) Durur muyum? İstanbul'a ilk bilet böyle kesildi...


İstanbul'da olmak...
Yani zamanı yakalamaya çalışarak peşinden koşmak..
Yani bazen çok yorulmak..
Ama kimi anlarda kendini bir otobüs camından kentin siluetini hayranlıkla seyrederken yakalayıp "seviliyor bu kent işte, her şeye rağmen" demek!

O kadar hızlı geçti ki günler..
Yılmaz'ın Beyoğlu'ndaki evinden birkaç dakikada İstiklal'e inmek rüya gibiydi. Daha önceki gelişlerimde ancak birkaç saat kalabildiğim bu caddede artık istediğim kadar gezebilirdim. Gezdim de!

İlk günlerin heyecanıyla ne kadar kitapçı, pasaj, sahaf, kahveci varsa hepsine girildi çıkıldı, her yer karıştırıldı, her şeye bakıldı! Sonra yavaş yavaş sakinleşildi, alışıldı...


Kadıköy'e ayırdığım bir günde, ne zamandır merak ettiğim Çiya Sofrası'na gittim. Düşlediğim kadar güzel ve ilginç yemekler vardı. Hepsini merak da etsem, sanırım o an çok aç olduğum için gözüm felafel ve humus ikilisinden başka bir şeyi görmedi. Yaz sıcağına aldırmadan bu Çiya klasiklerini sipariş ettim. Benim yapmayı bir türlü beceremediğim felafel demek böyle bir şeymiş! Bir de sıcak olsaydı kimbilir nasıl olurdu? Humus ise sade bir şekilde servis edilerek beni şaşırttı. Lezzetine diyecek yoktu ama benim humus tarifime gelen yorumları düşününce Çiya'dan epey süslü bir servis beklemiştim açıkçası:)

Fotoğraf makinemin pilleri bitmek için uygun zamanı buldu ve Çiya'da malesef sadece tek kare çekebildim. Üzüldüm, çünkü yemek sonrası yediğimiz kabak tatlısı ve taze ceviz tatlısını görüntüleyemedim! Ama tahin+ceviz sosuyla servis edilen nefis kabak tatlısını sevgili Başak'ın Çiya'yı anlattığı yazısında görebilirsiniz. Kabak tatlısına zaten düşkün olan arkadaşım, Çiya'ya ilk kez geldiği için epey hayıflansa da ben taze ceviz tatlısını daha çok sevdim. Kısacası biz de çoğunluk gibi Çiya'dan keyifli ayrıldık. Diğer lezzetlerini de bir gün tatmak umuduyla birlikte tabii...


İstanbul tatilinin en güzel gününü Asmalımescit'te geçirdim. Sevgili bir arkadaşımla birlikte güzel kahveler içtik, güzel sokaklarda yürüdük, güzel İstanbul'u çektik içimize... Düş gibiydi! Cumbalı eski evler, dar sokaklar, yokuşlar, antikacılar, sahaflar, sokak kahveleri... Çukurcuma'da, İskeçeli'nin Kahvesi'nde Türk kahvesi... Yanında buz gibi bir bardak su, içinde bir kaşık sakız reçeli!


Kumbaracı Yokuşu'nu inip Tijen ablamın bahsettiği Küçük Kurabiye Dükkanı'nı bile bulduk hatta. Adı gibi küçücük, sevimli bir dükkan! Kahveli, zencefilli, tarçınlı, kakaolu, fıstıklı kurabiyelerinden ikişer tane aldık kesekağıdında. Ben en çok üstlerine birer kahve çekirdeği batırılmış kahveli kurabiyeleri sevdim.

Yorgunluğun ve içilen onca kahvenin üzerine akşam saatlerinde "Zencefil" iyi geldi! Kazınan mideler için kimi zeytinyağına batırılan, kimine otlu tereyağı sürülen tahıllı ekmekler ve yanında salata... Ama en güzeli hesapla birlikte getirdikleri minik kişnişli şekerlerdi. Onlardan Hacı Bekir'de de gördüm sonradan.

Sonraki günlerde Asmalımescit'teki Sokak Kahvesi'ne de sık sık uğradık. Yılmaz'ın arkadaşları çalışıyordu orada. Sonra bir gün hemen yanındaki restoranın "Şimdi" olduğunu fark ettim. E fark edilir de uğranmaz mı? Annemin kesinlikle "pişmemiş bu" diyeceği kadar al dente (ama bence harika) makarnalarından yedim, üstüne de Darjeeling çayı içtim. Bahis konusu olacak olan da makarnadan çok çay zaten!



Tam da o sıralarda okumakta olduğum Çayın Kültür Tarihi'nde yazar Stephan Reimertz'in övgüyle bahsettiği, hatta dünyanın en iyisi dediği Darjeeling çayını menüde görünce heyecanlanmıştım. Hindistan'ın yüksek dağlarında yetiştirilen bu çayın tomurcukları özel olarak tek tek elle toplanıyormuş. Sadece 3-5 dakika süren demlenmenin ardından bakır rengini verince de bekletmeden hemen içmek gerekiyormuş. Çünkü yapraklar demlenmeye devam ederse özelliklerini yitiriyorlarmış.
Yazara göre iyi çay demlemenin en önemli kurallarından biri bu zaten: Demlenen çayın içinden çay yapraklarını hemen çıkartmak ve yeterli süreden daha fazla demlenmesine izin vermemek... Ben bunu eve dönünce hemen uygulamaya başladım. Demlenen çayı süzerek hemen porselen demliğe aktarıyorum. Bu şekilde ilk bardaktan son bardağa kadar aynı lezzetini koruyor. Tabii ilk bardaktan sonraki bardakları gitgide daha fazla seven annem gibi demli çay tiryakileri için bu yöntem çok ideal olmayabilir:)

Sonuç olarak, ben Darjeeling çayıyla tanışmaktan mutluluk duydum ve kitabımın son sayfaları eşliğinde keyifle yudumladım. Lezzeti konusunda yorumum şudur ki ben bu mis kokulu çayı her gün ve her saat içebilirim!

Çaydan söz açılmışken, içtiğim bir başka güzel çay daha var bahsetmek istediğim...


Tijen abla ballandırarak anlatır da, Japon kafesi Bunka'ya gidilmez mi hiç?
Aranır, bulunur, kimseler yokken güzel fotoğraflar çekilir ve nefis bir çay eşliğindeki yeşil çaylı profiterollerin tadı çıkarılır!


Profiteroller öyle hafifti ki.. Yumuşacık bir hamur, az şekerli bir dolgu kreması, üzerinde ne bir sos, ne bir fazla süs. Sadece pudra şekeri ve nane yaprakları. Bir gazetede Japonların hep böyle hafif tatlılar tercih ettiklerini okumuştum. Ama bir profiterolün bu kadar hafif olabileceğini düşünmemiştim!

Çayın Japon kültüründeki yeri malum.. Kulpsuz fincanlarda servis ediliyor ve iki elle kavranarak içiliyor. Yanında servis edilen iki renkli kıtır kurabiyeler de yeşil çaylıydı sanırım ve çok lezizlerdi. Bir de demliğin kapağını kaldırınca şu görüntüye bakar mısınız lütfen?



Kokusunu alabildiniz mi bilmem ama ben bu fotoğrafa baktıkça o şekerli kokuyu duyabiliyorum.
İstanbul'daki tatil sabahlarında genellikle dışarıda yaptım kahvaltılarımı. Zira ev halkı çoğunlukla benim uyandığım saatlerden birkaç saat önce uyumuş oluyordu:) Bu sayede daha önce blog komşularımdan dinlerken ya da sevdiğim köşelerden okurken içimi çektiğim pek çok lezzetle tanışma şansını yakaladım. Bulgar'ın kaymaklı kahvaltısı, Kızılkayalar'ın tostları, Lades'in menemeni, Saray Muhallebicisi'nin sahanda yumurtası ve menemeni, Sütiş'in su böreği ve kaymaklı kahvaltısı yakalayabildiğim lezzetlerdi.



Kahvaltılarımın ardından çoğu kez günün gazetesini okumak üzere kahve dükkanlarından birine ya da kitapçı kahvelerine gidiyordum. Türlü çeşit kahve denedim elbette:) Siz de kitapçı kahvelerini seviyorsanız Mephisto'da mola verdiğinizde kakaolu, sütlü, bol köpüklü özel kahvesini deneyin derim.



Bu arada sevgili blog dostlarımdan Burcu'yla tanışma şansım da oldu! Burcu'yla telaşlı koşuşturmaların arasında kısacık bir buluşma ayarlayabildik. Hiç yetmedi ama en kısa zamanda tekrar buluşup kahve içmeye söz verdik. Burcu'nun beni götürdüğü Limonlu Bahçe, Galatasaray'ın biraz aşağısında çok sevimli bir yerdi. Minderlere kurulup sohbet ederken o cheesecake ve limonatasının tadını çıkardı, ben de cevizli ve peynirli, bol nar ekşili salatamın... (ama bir fotoğraf çekmek ikimizin de aklına gelmedi değil mi Burcucum?)

Ve ah.. Gezi Pastanesi!



Çikolata krizi gününüzde gidip çikolatalı pasta yiyin orada... Böyle bir sacher yiyin mesela, kayısılı. İlaç gibi gelecek! Bana öyle geldi:) Türkmenciğimin "serum gibi" dediği cinsten bir lezzet bombası... En üstteki iki fotoğraf o lezzetli anlara ait işte. Çıkarken kasanın yanında duran Selanik gevreklerinden de aldım bir paket. Bol fıstıklı gevrekler gerçekten çok özel, hani hep evde bulundurmak isteyeceğiniz, ama fazla dayanmayacak türden. Nitekim benimkiler de birer ikişer derken fazla dayanamadılar.


Eminönü de ziyaret edildi elbette. Ama Pazar günü gidebildiğimiz için Mısır Çarşısı'nı gezemedik. Biraz sokakları arşınlayıp, Galata köprüsü altında bir kahve içip geri döndük. Olsun, artık vakit çok:) Kısacık gezimizde en azından Darjeeling çayını orada bulabileceğimizi öğrendik ve tesadüfen Antep kahkesine rastladık. Bunlar da kısa günün karıydı işte! Kahkeler bana fazla yağlı geldiyse de Yılmaz bayıldı. Ona kek çörek vs. olsun zaten! Satıcının dediğine göre hafta içi gelseymişiz daha çok çeşit olurmuş. Bir de bu kahkeler 1 ay dayanıyormuş. Bizim aldıklarımız 1 gün dayandı o başka:)


Kitap alışverişini son ve hüzünlü günlere bırakmıştım. Kafa karışıklığı günlerine demeliyim belki de! Bu kışı da küçük kentte geçirebilirim düşüncesiyle sahafları talan ettim. İşte bu kitap dağı da ele geçirilenler! Hüznü dağıtmanın en iyi yolu kitap almak ve sonra kendinize kahve ve tatlı ısmarlamaktır. Öyle yaptım. Ama hüzün dağılmadı. Tekrar İstanbul'a dönmeye karar verdiğim o tuhaf akşama kadar da içimde oturdu kaldı...

Ve işte buradayım.
Daha valizlerimi bile boşaltmadım. Yapılacak çok şey var, hem de çok... Olsun! Yavaş yavaş her şeyi yoluna koyacağım elbette. Ne zamandır gezemediğim blog komşularımı ziyaret edeceğim, maillerimi temizleyeceğim vee.. biriken tarifler de yavaş yavaş gelecek.
.. Eylül'ü ne kadar sevdiğimi daha önce söylemiş miydim?

Yolculuk...



Paylaşılacak onca şey ve yazılacak onca tarif varken sizleri yine bir kahve fincanı ile başbaşa bırakıp gitmeyi inanın istemezdim... Ama siteyi güncelleme fırsatı buluncaya kadar sizi merakta bırakmak da istemedim.

Uzun yaz tatili boyunca kendimle yaptığım konuşmaların, uzun uzun düşünüp taşınmaların, olacak mı olmayacak mı belirsizliklerinin sonrasında nihayet herşey kesinleşti. İstanbul'a gidiyorum. Doğum günüme daha üç hafta var ama ben kendime 29 yaş hediyemi şimdiden verdim. Kendime yeni bir düş, belki de bir umut armağan ettim, bu Eylül'de...

Kalbim Ege'de kalacak elbet ama hayatın şu andaki koşullarının beni getirdiği nokta bu. Sonraki koşullar neler getirir bilmiyorum elbette... Zaten kim biliyor ki? Daha önceki büyük kent tecrübelerimden başlangıçta zorlanacağımı, belki incinip üzüleceğimi biliyorum. Ama hayatın sürprizlerle dolu olduğunu da biliyorum.

Yemek tariflerine ara verdiğim ve sizlerle yaşantımı paylaştığım bu son zamanlarda hep yanımda oldunuz. Bu yolculuk başlangıcında da iyi dileklerinizi esirgemezsiniz değil mi? Çok yakında önce tatilden kalan İstanbul lezzetleri, sonra da yepyeni tariflerde görüşmek üzere...

Işık ve sevgiyle...