Naturel 2006 Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali


Cumartesi günü Hariom yoga merkezinin açılışına katıldıktan sonra, Pazar günü evdeki tembelliği bir yana bırakıp kendimi iyi hissedeceğim bir başka yere daha gitmeye karar verdim. Aydın'da çalışırken ofise gönderilen çiçekli davetiyelerini "bu yıl da gidemiyorum" diyerek hüzünle panoma çivilerdim. Bu yıl ise evden çıkıp 10-15 dk yürüdükten sonra fuar alanındaydım!

Naturel 2006 Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali, 16-19 Kasım tarihleri arasında Harbiye Askeri Müze'deydi. Ben ancak son gün gidebildim, halbuki katılmak istediğim ne çok seminer ve workshop vardı. Her şeye yetişilmiyor bu kentte, bunu artık kabullenmek zorundayım biliyorum ama hala alışamadım. Hep bir panik duygusu, şunu kaçırdım, bunu kaçırmamalıyım, şunu da görmeliyim!


Fuar alanı son gün olmasının da etkisiyle olsa gerek, kalabalıktı. Katılımcılar arasında doğal yaşam dernekleri ve çeşitli kuruluşlar, organik gıda, gıda takviyeleri ve doğal kozmetik üreticileri, sağlık merkezleri, yoga ve meditasyon merkezleri, yayınevleri vardı. Sevdiğim ya da ürünlerini kullandığım firmaları görünce mutlu oldum. Girer girmez elime tutuşturulan broşür ve numuneler, rengarenk standlar, her yerden gelen mis gibi kokular arasında neşelendim birden.


Öncelikle güzel kokuların kaynağına gidip tütsü alışverişimi yaptım:) Her yerde bulamadığım çikolatalı tütsü bile vardı. Nedense yay burcuna yakıştırmışlar ama çikolata kokusuna kim dayanabilir?

Feriköy'de her Cumartesi kurulan (ve benim hala gidemediğim!) ekolojik pazar yerinin bir küçüğü de kurulmuştu fuar alanında. Olmasını istediğim pek çok şey (mesela sulu sulu doğal elmalar!) yoktu ama yine de güzel şeyler vardı. Oradan ekolojik kırmızı mercimek ve biraz sebze aldım. Çayları da inceledim uzun uzun. Ne çok çay çeşidi var!


Tüyap sonrası yeterince okuyacak kitabım olduğu için bu kez açgözlülük yapıp kitap almadım. O güzel kitaplara bakıp bol bol ayraç toplamakla yetindim. "Koleksiyonum var" deyince stand görevlilerinin gizli çekmecelerinden çıkartıp fazla fazla vermeleri çok hoştu:)

Bir süre sonra üst katta Neyzen Murat Dağlı'nın ney dinletisinin başlayacağı duyurulunca yukarı çıktım. Ney sesi beni hep büyülemiştir...


En çok vakit geçirdiğim standlardan biri, Şekerhanım - Zeytinbağı Gurme Ürünleri'nin şekerci dükkanlarına benzeyen standıydı. Tamamen doğal ama şeker renkli ve mis kokulu sabunları 2003 yılında Bursa Ticaret Odası'ndan girişimcilik teşvik ödülü almış. Kullanmaya kıyamaz insan, öyle güzeller! En üstteki fotoğrafta görülen reçeller var bir de tabii. Bu yıl ilk kez ürettikleri o nefis akasya çiçeği reçeli dahil olmak üzere aklınıza gelebilecek pek çok reçeli ve marmeladı katkısız olarak üretiyorlarmış. Tabii pekmez, salça, zeytin, zeytinyağı ve kurutulmuş domates gibi başka leziz şeyler de vardı standlarında.


Bu fotoğrafta görülenler Uşak tarhanası.. Üreticisi Mustafa Yeldanlı 30 yıldır tarhanalarını tanıtmaya çalışıyormuş. Fuarı gezen pek çok kişinin elinde pet bardaklardaki çorbaları görünce merak edip uğradım standına. Alışveriş trafiği oldukça yoğundu! Gerçi ben annemin tarhanasını hiçbir tarhanaya değişmem, o ayrı.

Aksu Vital'in standında arı sütü ve polenler üzerine bilgilenip keten tohumu aldım. Görevli hanımın şöyle bir bana baktıktan sonra biraz şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp "siz ne için alıyorsunuz bunu?" diye sorması çok hoştu:) Diyet amaçlı değil, Omega-3 ihtiyacım nedeniyle kullandığımı söyleyince "haa tamam o zaman" dedi. Yoğurda, süte ve salatalara ekleyebilirmişim. Teşekkür ederim, öyle yapıyorum:)

Son olarak "Raw Food" workshop'una katılmak üzere merak ve heyecanla etkinliğin yapılacağı salona gittim. ABD'li şef Chad Sanro 10 yıldır sadece "yaşayan gıdalar" dediği, pişirilerek enzimleri öldürülmemiş gıdalarla beslenen bir veganmış. Yediği ve sunduğu gıdaların hiçbirini 40 dereceden fazla ısıya maruz bırakmıyormuş. Ya tamamen çiğ olarak hazırlıyor ya da özel bir fırında 40 derece altında "kurutuyor"muş. Pişirildiğinde gıdalarda bulunan ve insan vücudu için çok gerekli olan enzimlerin %70'inin öldüğünü, tamamen olamasa da zaman zaman çiğ besinler yememiz gerektiğini, ne kadar çok çiğ beslenirsek o kadar uzun ve sağlıklı yaşayacağımızı, kendimizi daha iyi ve canlı hissedeceğimizi söyledi.

Şefin bir yandan çiğ beslenmenin yararlarını anlatarak gözümüzün önünde hazırladığı karışımların nefis olabileceğini sanırım o an salonda bulunan hiçkimse düşünmemiştir. Hani eh işte, fena değil, en azından sağlıklı deyip yiyebileceğimiz şeyler olduklarını düşündüm ben şahsen. Ama sunuma bakar mısınız? Kuşkonmaz ve kırmızıbiberle hazırlanmış sushi, babaannesinin tarifi olduğunu söylediği köy usulü bir salata olan "puteneska" ve bizim yaprak sarma alternatifi gibi düşünebileceğimiz, pirinç yerine "badem pate" ile doldurulmuş kabak ruloları, onun deyimiyle "cannelloni lokmaları". Süs olarak da balsamik sirke...


Yosuna sarılı sushi bende ister istemez balık yiyormuşum hissi uyandırdı, sevmedim. Ama kurutulmuş domates, sarımsak, soya filizi, kapari, susam, fesleğen, kekik, zeytin ve zeytinyağı gibi birbirinden güzel tatlar içeren salata bir harikaydı. Kabak ruloları da öyle! Çok lezzetli bulduğum badem pate tarifini hemen not etmek istiyorum. Bu ezmeyle birçok yemek yaratılabilirmiş. Ölçüler 4 kişilik, fincan diye çevrilen ölçü de "cup" olmalı diye tahmin ediyorum:

RAW BADEM PATE

- 1,5 fincan çiğ badem (bir gece önceden suda bekletilmiş)
- 3/4 fincan çam fıstığı
- 2 yemek kaşığı limon suyu
- 2 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
- 1 yemek kaşığı sarımsak
- 1 çay kaşığı deniz tuzu
- İstenirse fesleğen ya da çeşitli yerel otlar (çok ince kıyılmış)
- 2-3 yemek kaşığı su

Tüm malzemeler pürüzsüz hale gelene dek robotta çekiliyor. Su, yoğunluğu sağlamak için gerektiği kadar ekleniyor. Daha sonra bununla nefis sebze rulolar yapılabilir. Ben galeta ile de harika olacağını düşünüyorum.


Son olarak festivalin yolunun Ankara'ya da düşeceğini hatırlatmak istiyorum. 9-10 Aralık'ta Kızılay'da Kocatepe Kültür Merkezi'nde bu güzel standlar tekrar kurulacak...

Havuçlu Ballı Kek


Siz de bazı kitapları çerez niyetine okur ve keyif alır mısınız?
Ben okurum.
Sıkıntılı zamanlarda, kafa karışıklığı dönemlerinde iyi gelir öyle kitaplar. Sizi bir müddet düşüncelerinizden uzaklaştırır, kendi dünyasına çeker, gülümsetir, mutlu eder. Çabucak da biterler zaten! Bir kitabı daha okuduklarınızın arasına eklemiş olmanın rahatlığını duyarsınız sonrasında. Hem kitap kitaptır, en hafifinden bile bazen birşey öğrenebilirsiniz.

Jeanne Ray'in "Sihirli Pastalar"ı işte böyle bir kitaptı:)
Adı bile sevimli ve üstelik pasta meraklısı olanları adeta okumaya çağırıyor değil mi? Ben de dayanamayıp aldım ve içimin kazandibi karası (!) olduğu bir dönemde, bir solukta okuyup bitirdim. Kitabın kahramanı Ruth, hayatta en sevdiği şey pasta yapmak olan, sürekli pasta yapan, hatta meditasyon sırasında gözlerini kapatıp en iyi hissedeceği yeri hayal etmesi gerektiğinde kendini dev bir pastanın içinde düşleyen bir kadın:)) Ve bir gün sanırım pek çoğumuzun hayali olan bir şeyi hayata geçirme fırsatı buluyor, evinde pasta yapıp satmaya başlıyor.

Kitabın son sayfalarına, kitapta adı geçen pastaların tarifleri de eklenmişti. Ben denemek için Ruth'un profesyonel pastalarını göze alamayıp kitaptaki ilk tarifi, Ruth'un havuçlu kekini seçtim:) Gerçi tarifi denemek için havuç mevsiminin gelmesini beklemem gerekti ama doğrusu bu tarif hep aklımdaydı. Ruth bu keki akşam yemeği sonrasında ev halkına ikram etmek için -ama daha çok kendini rahatlatmak için!- hazırlıyor, yine mi kek yapıyorsun diyen kızı ve annesi dahil herkes afiyetle yiyor, hatta ikinci dilimler isteniyordu:)

Bol havuçlu, şeker yerine balla tatlandırılan bu yumuşacık kek gerçekten çok lezzetli oldu. Ben yağının birazcık fazla geldiğini düşündüm sadece, 1 yerine belki 3/4 bardak kullanılmalı.. Onun dışında özellikle ılıkken çayla birlikte yemenin çok güzel olacağı, nemli dokusuyla hoş bir kek. Belki hafta sonunda denemek istersiniz. Hava da yağışlı olursa ve evde olursanız keksiz olmaz zaten, değil mi?

Malzemeler:
- 1 su bardağı sıvıyağ (ben zeytinyağı kullandım)
- 1 + 1/4 su bardağı bal
- 3 adet yumurta
- 1 + 1/4 su bardağı sade kekun
- 1 su bardağı normal un
- 1 çay kaşığı kabartma tozu
- 2 çay kaşığı karbonat
- 1 çay kaşığı tuz
- 1 yemek kaşığı tarçın
- 3 su bardağı rendelenmiş havuç
- 1/2 su bardağı kıyılmış fındık

Yapılışı:

1. Öncelikle sıvıyağı ve balı mikserle çırparak iyice karışmasını sağlayın. Bu karışıma yumurtaları tek tek ekleyip her defasında iyice çırparak sıvı karışımınızı hazırlayın.

2. Ayrı bir kapta kuru malzemeleri birlikte eleyin. Sıvı karışıma azar azar ekleyip yedirin.

3. En son havuçları ve fındığı ekleyip hafifçe karıştırın.

4. Kek hamurunu kelepçeli kalıba dökerek 175 derece ısıtılmış fırında güzelce kızarana kadar pişirin.

Sonra da kendinize çay ya da kahve saati armağan ederek kekinizin tadını çıkartın!
Paylaşırsanız elbette lezzeti katlanacaktır...

Polonezköy'de Bir Hafta Sonu


Dünyanın bence en güzel meyvesi o...
Onun o güzelim yağına ekmek banıp yanında ot yemek zaten başlıbaşına bir terapi benim için...
O yüzden hafta sonunu anlatmaya bu güzel fotoğrafla başlamak istedim!

Hafta sonunda zeytinyağına ekmek bandım... güneşle uyandım... saçlarımı sabah güneşinde kuruttum... sessizlikte doğayı içime çekerek yürüdüm... hayvancıklar sevdim... hamakta uyukladım... dağ mantarı tattım... güzel şaraplar içtim... ve kendimi çok iyi hissettim.

Polonezköy'deydim hafta sonu.
Cumartesi akşamından Pazar öğle saatlerine kadar. O kıcacık zaman diliminde, İstanbul'a bu kadar yakın, ama uzak olduğunu zannettiğim o şirin köyde olmak gerçek bir terapiydi. Sessizlik, misler gibi bir hava, sonbaharın bütün renkleri, birbirinden güzel evler, sevimli pansiyonlar, kafeler.. Böyle bir yerde yaşamak istiyorum ben mesela! Kim istemez ama değil mi?


Canımı sıkan şeyler olmadı değil!
Mesela insanların doğal hayat özlemini cezalandırırcasına uçuk fiyatlar, kimi yerdeki özensiz servisler, ilgisizlikler can sıkıcıydı. Akşam yemeği için gittiğimiz küçük restoranda benim yiyebileceğim sadece salata ve peynir vardı! Sorduğum birkaç şeye "yok, kalmadı" yanıtlarını alınca zorlamadım. Yine de güzel şarabın tadını çıkardım.

Ertesi gün sabahın köründe gözüme giren güneş uyandırdı beni!
En son ne zaman güneşle uyanmıştım bilmiyorum (Aydın'daki odama da güneş girmezdi ki?) Bir de kafamı çevirip aşağıdaki manzarayla karşılaşınca sevinçten deli oldum! Hemen kalkıp duşumu aldım, saçlarım ormana karşı sabah meditasyonu sırasında güneşte kurudular...


Nefis havayı içimize çekerek yürürken gizli bir bahçeyi ve orada ağaçlara gerilmiş hamakları keşfettik! Başımın üstündeki ağaçlara ve aradan görünen süt gibi gökyüzüne bakıp gülümseyerek tembellik yaptım bir süre...


Yürüyüşe devam ederken "Arıcılık Müzesi" ile karşılaştık. Hem Polonezköy balları, polen, arı sütü ve kremi gibi ürünleri satın almak, hem de arıcılık malzemelerinin sergilendiği küçük müzeyi gezmek mümkündü. Evde bol miktarda bal (hem Muğla, hem Giresun balı) olduğu için açgözlülük yapmak istemedim ve sadece müzeyi gezdim. En ilginç şeylerden biri gerçek balmumlarıydı. Yakmaya kıyamaz insan:)


Bir süre sonra acıktık ve Leonardo'yu keşfettik... Çok geç keşfetmişiz! Orada yemek yenebilecek en güzel yermiş meğer. Bugün Leonardo Cafe-Restaurant olan harika binanın ilk sahibi Leonardo Dohoda adlı bir Polonyalıymış. 110 yaşındaki tarihi bina, Türkiye-Polonya dostluğunun bir simgesi olarak 1993 yılında restore edildikten sonra restorana dönüşmüş. Bahçesine girince kendinizi Alice Harikalar Diyarında masalında gibi hissedebilirsiniz. Hoş bir müzik eşliğinde, ıslak çimen kokuları arasında yürürken baştan çıkmanız için gerekli tüm koşullar mevcut, çünkü tatlı büfesi hemen girişte...


Çeşit çeşit tatlılar, pastalar, dilediğinizce soslayabileceğiniz profiteroller, parfeler, hatta fırında sıcak tutulan böğürtlenli tart gibi lezzetler sizi yolunuzdan hemen o an alıkoyabilir:)

Her yerde bulunmayan turunç reçeli, incir ve taze ceviz tatlıları bile var.
Tatlılardan gözünüzü alabilirseniz ilerlemeye devam ediyor ve diğer lezzetlerle karşılaşıyorsunuz.

Yani ana yemekler, zeytinyağlılar, soğuk mezeler, salatalar, yöresel otlar ve onlara dökülmeyi bekleyen türlü çeşit soslar, aromalı yağlar, ekmekler, hamur işleri, peynirler, zeytinler!


Sadece öğle yemeği yiyip gitmemiz gerektiği için bu zengin açık büfe bize çok fazlaydı. O yüzden sadece bir zeytinyağlı, bir de meze ve ot tabağı almayı tercih ettik. Zeytinli minik ekmekler, anasonlu baget dilimleri, haşhaşlı ve kepekli top ekmekler o kadar iştah açıcıydı ki bence zaten başka bir şeye gerek yoktu! Ama oraya gidip de dağ mantarı yemeden döneni dövüyorlarmış:)


Tam adıyla "pol usulü taze otlu porçini dağ mantarı".
Taze ot benim tercihimdi, bir de kremalı seçeneği vardı. Ama bu haliyle bile hafif bir yemek sayılamayacağı için iyi ki kremalı istememişim. O güzel mantarlar tereyağında, taze sarımsak, soğan ve kara lahana ilavesiyle -ve tabii baharatlarla- sotelenmiş, tadı damakta kalan bir lezzete dönüşmüş... Kültür mantarı ile aynı lezzeti alacağımı zannetmiyorum gerçi ama evde bol otlu bir mantar sote deneyeceğim elbette:)


Kapanışı meydandaki çay bahçesinde yaptıktan sonra İstanbul'a döndük. Ama zaten İstanbul'da değil miydik? Siz de benim gibi doğada zaman geçirmeden elektriğinizi atamıyorsanız bir hafta sonu gidin. Yürüyün bol bol, derin nefesler alın, hava güzel olursa bir hamak keyfi mutlaka yapın, olmazsa da pek çok yerde şömine karşısında sıcak bir şeyler içebilirsiniz. Evet maalesef pahalı, ama ister "değer" deyin, ister giderken sırt çantanıza kendi yiyeceklerinizi koyun:) tercih sizin!


Zeytinle başladım zeytinle bitireyim..
Git Dergisi'nin yeni sayısı çıktı. Bu sayıda hayat ağacının meyvesi zeytinden bahsettiğim ve evde zeytin yapımını anlattığım yazımı okuyabilirsiniz. Derginin önümüzdeki sayıdan itibaren büyük formatta olacağının müjdesini aldım, hemen sizlere de duyarayım. Böylece tezgah aralarında arayıp bulamamaktan kurtulacağız umarım ki!

İstanbul'da yaşayanlar için bir not, dergi Beşiktaş'taki Kabalcı, Beyoğlu'ndaki Megavizyon gibi büyük kitabevlerinde rahatlıkla bulunabiliyor. Ayrıca büyük gazete bayiilerine de sorabilirsiniz. Diğer kentlerde yaşayanlar da yine büyük kitapçılarda ve bayiilerde bulabilirler. Yine de bulamayanlar bana e-mail atarlarsa yazımı yollayabilirim.

Rulo Poğaça



Kış geldi...
Paltolar geldi, atkılar, bereler, eldivenler!
Üşümeler, öksürmeler, bitki çayları, ballı sütler, dumanı tüten çorbalar!
Salepler, kestaneler, sıcak çikolatalar...
Buğulanan camlar, kızaran burunlar, yün patikler...
Sinemalar... tiyatrolar... kitaplar...

Kış bunların tümü demek.
... ve çok daha fazlası!
Benim için İstanbul'u keşfetmeye başlamak da demek yavaş yavaş... Emirgan'ı, İstinye'yi, Arnavutköy'ü, Çengelköy'ü, Kandilli'yi, Anadolu Kavağı'nı, Rumeli Hisarı'nı, Samatya'yı da görmek demek!
Kazağımın yakasına gömülüp, üşüyen İstanbul'a gülümsemek demek, Boğaz kıyısından!

Birikiyor İstanbul güzellikleri.. İstanbul'un farklı lezzetleri! Yakında onlar da paylaşılacak:)

Bugünün tarifi tatilde yapıldı, anne kuş tarafından çoook beğenildi ama paketlenip hediye edilmek üzere yapıldığı için fazla tadılamadı. Ağızda dağılan bir kıvamdaki bu tuzluları, yumuşacık poğaçalara belki bir alternatif olarak düşündüm ve fazlaca tatlı tarifler yayınladığım bugünlerde paylaşmak istedim. 

Malzemeler:

(24 adet)

- 2 adet yumurta (birinin sarısı ayrı)
- 1 Türk kahvesi fincanı yoğurt
- 1 Türk kahvesi fincanı zeytinyağı
- 200 g tereyağı (eritilmiş)
- 1 tatlı kaşığı tuz
- 1 paket kabartma tozu
- Aldığı kadar un
İç malzeme:
- 200 g beyaz peynir
- 10 dal maydonoz
Üzeri için:
- Susam, çörekotu

Yapılışı:

1. Yoğurt, zeytinyağı, tereyağı, tuz ve birisinin sarısı ayrılmış yumurtaları bir kaba alın, mikserle çırparak karıştırın.

2. Unu ve kabartma tozunu karışıma yedirerek iyice yoğurun (unu hamur elinize yapışmayacak kıvama gelene dek ekleyin). 10 dk kadar dinlendirin.

3. Bu arada iç malzemenizi hazırlayın: Peyniri bir kaba ufalayın, maydonozları ince ince kıyıp peynire karıştırın.

4. Hamuru 6 eşit parçaya bölün. Tezgahınızı unlayarak her parçayı büyükçe bir tabak ebatında açın. Bunu merdane yardımıyla yapabileceğiniz gibi elinizi de kullanabilirsiniz. Daha sonra açtığınız her parçayı keserek 4'e bölün.

5. Elde ettiğiniz hamur parçalarının geniş kısımlarına iç malzemeden koyarak rulo şeklinde sarın. Yağlı kağıt serili fırın tepsisine sıralayın.

6. Ruloların üzerine fırçayla yumurta sarısı sürün, susam ve çörek otu serpin. Önceden 180 derece ısıtılmış fırında yarım saat kadar pişirin. Güzelce kızardıklarında alın, fazla bekletmeden, tazecikken çayla birlikte servis yapın!

Susamlı Top Kurabiye



Bir okurumdan İstanbul'a gelince yazılarımın keyifsizleştiği eleştirisini aldığımdan beri, kahveye daha keyifli notlar düşmek istiyorum. Çünkü ben gerçekten mutluyum! Sadece bunu yansıtmakta nedense pek başarılı olamadığımı hissettim. O yüzden filmi geri sarıp, bu yağmurlu Kasım sabahında sizlere hadi birer kahve içip kurabiye yiyelim demek istedim:)

Her şey yavaş yavaş yoluna giriyor..
Küçük evim eve benzemeye başladı.
Ben de yağmurlu sabahlara, akşam sinemalarına, kentin kaosunda ışıldayan renklere, adımlarımı hızla geçen zamana uydurmaya ve mecburen daha planlı-programlı olmaya alıştım. Henüz okunamamış kitap-dergi stoklarımı bile eritemedim ama yavaş yavaş gerçek bir kent romantiğine yakışır biçimde sanat etkinliklerini de takibe başlayacağım! Ondan sonra da -bir bale izleyince üç gün sarhoş gezen biri olarak- keyfim kolay kolay kaçamayacak:)

Kahveleri soğutmadan kurabiyelere uzanalım efendim...
Bu cici kurabiyeleri annemin evindeki son günlerimden birinde yapmıştım. Misafirlerimiz de vardı ve birisinin kahvaltı sofrasına getirdiğim kurabiyelerden tattıktan sonraki "sen neden bir kafe açmıyorsun?" yorumu gülümsememe neden olmuştu. Öğleden sonra kahve içerken yemek için başka şeyler hazırlamıştım gerçi ama kurabiyeler yine istek aldı:) Zaten kalanını da giderken yolda yemeleri için onlara verdim. Bu kadar beğenilince de mutlaka blogda yer alması gerektiğini düşündüm.

Ağızda dağılan, kurabiyeye doyuran cinsten, iç dolgusu tam bir sürpriz, hamuru ise yoğun kakao tadında çok lezzetli bir kurabiye bu. Ve tabii ki kahveyle birlikte şahane oluyor:) Tarif Dr. Oetker'den.

Malzemeler:
- 2 adet yumurta
- 1 su bardağı toz şeker
- 125 g tereyağı - oda ısısında
- 1/2 çay bardağı süt
- 25 g (1 küçük paket) kakao
- Bıçak ucuyla saf vanilya (ya da 1 paket vanilin)
- 1 paket kabartma tozu
- Aldığı kadar un (yaklaşık 4,5 su bardağı)
İç dolgusu:- 15 adet kuru kayısı
- 2 yemek kaşığı rom ya da benzeri*
Üzeri:- 1/2 çay bardağı süt
- 1 çay bardağı susam
- 2 yemek kaşığı toz şeker
* Ben Türkmenciğimin hediyesi olan Amarula'dan kullandım.

Yapılışı:

1. Kuru kayısıları yıkayın, küçük küçük doğrayıp rom ya da benzeri içki ile karıştırın. Hamurunuz hazır oluncaya kadar beklesinler ki lezzetleri artsın.

2. Karıştırma kabında yumurtaları, şeker ve tereyağı ile iyice karıştırın. Bu işlem için mikser kullanırsanız daha iyi olur, böylece hamurunuz daha fazla un alır.

3. Mikseri çıkartın, kalan hamur malzemelerini de ekleyip tümünü iyice yoğurun.

4. Hamurdan ceviz iriliğinde parçalar koparıp avucunuzda açın, iç malzemeden koyup kapatın (malzemeyi mümkün olduğu kadar fazla koyun, merak etmeyin hamura yetecek). Avucunuzda iyice yuvarlayarak top haline getirin.

5. Hazırladığınız topları önce süte batırın, daha sonra susam-şeker karışımına bulayın. Şimdi cici kurabiyelerinizi yağlı kağıt serili tepsiye dizerek, 175 derecede ısıtılmış fırına sürebilirsiniz. Yaklaşık 25 dakikada pişerler. Biliyorum güzel kokuyorlar ama sabredin, soğuyunca servis yapın:)


Beğendiniz mi?
Siz kurabiyelerinizi yerken ben dün akşam izlediğim İklimler'den bahsedeyim kısaca...
Ben Uzak'tan çok etkilenenler ve NBC sinemasını çok sevenler arasındayım, o yüzden İklimler'e büyük bir hevesle gittim. Keyif de aldım. Öykü iyi, anlatım sade, görüntüler yine çok güzeldi. Sinemamızda kış mevsimini bu kadar güzel görüntüleyen çok az yönetmen var sanırım. Uzak'la kıyaslamak istemiyorum, Uzak şimdilik yönetmenin zirvesi olarak kalacak gibi görünüyor. Ama ileride çok daha iyi NBC filmleri izleyeceğimizi umuyorum.

İklimler'i izleyin lütfen.
Böyle kaliteli filmlere destek verelim ki izleyici bunu istiyor gerekçesiyle abuk sabuk filmler doldurmasın vizyonu. En azından iyi filmlerin oranı artsın! Ve son bir not: İklimler'i özellikle akşam izlemenizi öneririm. Öyle güzel dinlendiriyor ki!