Ekolojik Pazarın Renkleri


... festivale daldım, kendimi unutana kadar film izliyorum... bazen bir filmin ortasında uyurken, bazen sonunda ağlarken ya da alkışlarken buluyorum kendimi... bu aralar mutfak bana uzak, ben mutfağa uzağım... biraz bu yüzden, biraz dergiyi bulamayan çoğunlukla paylaşabilmek adına, Git'in son sayısında yayınlanan yazımdır...


Şehr-i İstanbul’a taşınırken en büyük kaygılarımdan biri; Ege toprağının, havasının ve suyunun armağanları olan doğal, sağlıklı ve lezzetli besinlere alışmış olan bünyemin büyük kente nasıl ayak uyduracağıydı. Şaşıracak, üzülecek, özleyecekti o güzel otları, sebzeleri, mis kokulu meyveleri… Yapılacak iki şey vardı. Ne yapalım, böyle de bir bedel istiyor güzel İstanbul deyip geçmek, herkes gibi süpermarketlerin manav reyonlarından cilalanmış elma, kokmayan portakal, etiketlenmiş muz, fazla gelişmiş ve parlak renkli, ama tatsız tuzsuz bilimum sebze-meyve satın alıp yemek, ya da elimden geldiği kadarıyla burada da doğal beslenmenin çarelerini aramaya başlamak..

Elbette ikincisini yaptım!

Doğal gıda arayışları…

Çare yok değildi, vardı. İlk çare elbette “memleketten” taşınanlar, gönderilenler oldu. Bidonlarla sızma zeytinyağı, ev yapımı zeytin, köy tereyağı, karacotlu peynir, bahçe mandalinaları, hatta köy yumurtaları.. Hatta ve hatta, sipariş ettiğim Buldan işi perdelerin geldiği koliden, annemin haşlayıp paketleyerek araya sıkıştırdığı turpotu bile çıktı diyeyim de durumun vehametini anlayın. Son gidişimde de dönüşte koca bir bağ arapsaçı getirdim iyi mi? İyi tabi, nereden bulacağım ki burada en sevdiğim otu?


Başka çareler de vardı sonra, büyük semtlerin geniş caddelerine, çarşı içlerine serpiştirilmiş o şekerci dükkanlarına benzeyen cıvıl cıvıl ekolojik dükkanlar mesela… Beyoğlu’ndaki Ambar ve Beşiktaş’taki Kırkambar favorilerim olsa da tümünü sever, ufak bir şey almaya ya da sadece bakınmaya bile girsem kendimi kaybederim. Her zaman bir şey almasam da severim o dükkanların baharatlı havasını koklamayı, raflara sıralanmış ufak tefek kavanozları seyretmeyi, yeni bir şeyler keşfetmeyi. Gerçi bu kavanozların ufak boylarına, paketlerin düşük gramajlarına rağmen çoğu kez üzerlerindeki fiyat etiketleri normalin üzerindedir, ama doğal ve lezzetli gıdalar yemek istediğim için yine de alışverişimi yaparım. Keşke daha ucuz olabilse, keşke herkes alabilse diye düşünmeden de edemem..

İşte İstanbul’da ekolojik bir pazar yeri kurulacağını ilk duyduğumda bu yüzden sevinmiş ve o zamanlar burada olmadığım için biraz da kıskanmıştım! Tamam, Ege’de yaşıyordum ama yaşadığım kent hızla büyüyor, süpermarketler yaygınlaşıyor, alışveriş merkezleri inşa ediliyor, bizim bile doğal yiyeceklere ulaşabilme şansımız gitgide azalıyordu. Sevinmiştim, çünkü ekolojik pazar belediyenin ve bazı kuruluşların desteğinden yararlanacağı için nispeten ucuz olacaktı. İnsanlar doğal ürün dükkanlarından alamadıkları paketleri daha uygun fiyatlarla filelerine atabilecek, en önemlisi marketlerin kapısından bile girmeyen mis kokulu ve lezzetli mevsim meyvelerini, sebzelerini burada bulabileceklerdi. Ve tabi proje başarılı olursa örnek oluşturacak, diğer kentlerde de benzeri pazarlar kurulacaktı.
İstanbul’a yerleşince yaşayacağım semtin Şişli olmasına çok sevindiysem en büyük nedenlerinden biri de işte bu pazar yerine çok yakın oluşumdu. Haftalık pazar alışverişimi yapabilecek kadar yakın!

%100 ekolojik pazar yeri

Şişli Belediyesi’nin ve Buğday Derneği’nin ortak projesi olarak başlayan %100 ekolojik pazar yeri, Milupa ve Pınar’ın desteği ve bazı basın kuruluşlarının sponsorluğu ile geçtiğimiz Haziran ayından beri her Cumartesi Şişli Feriköy’de kuruluyor. Benim İstanbul’a gelişim ise daha yeni bir tarih... Gerçi pazarı ziyaret etmekte yine de geç kaldım, her haftasonu gitmeye niyetlendiysem de bir engel çıktı. Ama ne kadar yakınında oturduğum düşünülürse daha fazla bahanem olmamalıydı! Nihayet bir Cumartesi günü vakit öğle olmadan pazar yerine gitmek üzere yola çıktım. Çok keyifli olacağa benziyordu, zira yanımda sevgili ablam Tijen İnaltong da vardı.

“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane”

Gerçekten de çok keyifli oldu.
Pazar yeri tahmin ettiğim kadardı, ne çok geniş ne de çok küçük.. Standların çoğu kurulmuş, müşteriler pazar arabalarıyla, fileleriyle gezmeye başlamışlardı bile. Biraz daha erken gelinebilir diye düşündüm, ama o kadar yakında olmamıza rağmen biz bile ilk seferde pazar yerini bulmakta zorlanınca, uzak semtlerden gelmek isteyenlerin ne kadar zorlanacaklarını düşünmeden edemedim. Sanırım pek çok kişinin de ortak şikayeti buydu, pazarın kolay bulunur bir yerde olmaması ve belediye servisinin çok kısıtlı bir güzergahta işlemesi.. Zamanla bu sorunun çözülmesini ummaktan başka yapılacak birşey yok gibi... Ancak özellikle Şişli çevresinde oturanlar, hele de doğal yiyeceklerin özlemi içindelerse Cumartesi günleri bir-iki saat bile olsa zaman ayırıp pazarı mutlaka ziyaret etmeliler diye düşünüyorum. Ben her hafta gelmeye çalışacağım artık. Dönüşte belediyenin servisiyle evime yakın bir noktada inebileceğim için kendimi şanslı sayıyorum doğrusu.

Bu ilk ziyaretimde elimde fotoğraf makinem ve not defterimle, alışverişten ziyade izlenimlerimi yazmak için pazardaydım. Ama annemin “aç değilim diyenden korkacaksın” deyişini haklı çıkaracak şekilde, pazardan elim kolu dolu ayrıldım. Bir de “alışverişe” gelseydim ne olurdu kimbilir? Merak edenler, gidemeyenler, gidecek olanlar için işte buyrun, ekolojik pazarın renkleri!
Hadi pazara gidelim!

Pazar yerindeki rengarenk standları tek tek incelemeye başladığımda ilk dikkatimi çeken, fiyat etiketlerinin üzerine yazılmış yöre adları oldu. Pazardan ne alırsanız alın, nereden geldiğini biliyorsunuz. Dahası, getiren üreticiyle ayaküstü sohbet ediyor, bazen çok hoş öyküler dinliyor, kimi ürünleri almadan önce tadabiliyorsunuz. Fiyatlar da manavlarda alışkın olduğunuzdan çok daha yüksek sayılmaz. Hele de bu sebze ve meyvelerin ilaçsız, hormonsuz, gerçek lezzette oldukları düşünülürse…

Ben de bir yandan fotoğraf çekerken bir yandan üreticilerle sohbet etmeye (ve farkında olmadan alışveriş yapmaya da!) başladım. Çantama ilk attıklarım makarna paketleri oldu. Benim gibi makarnayı çok sevenler ekolojik makarnaların ne kadar lezzetli olduklarını çoktan keşfetmiş olmalılar. Marketten aldığım son “kepekli” makarna lezzetsiz çıktığı için bu ekolojik paketlerden stok yapar gibi 3-4 tane birden attım çantama. Zeytinyağıyla yapılmış, yulaflı, çavdarlı leziz galetalardan aldım sonra bir paket. Bir de güzel köy ekmeği bulsam çok sevinecektim ya, ancak birkaç tane bulunabilen güzel ekmekler için sabahın çok daha erken saatinde gelmek gerekiyormuş. Ama dileyen, pazarda bulunabilen tam buğday unlarından alıp kendi ekmeğini de yapabilir tabi…
Pazarda en bol olan meyve elmaydı benim gittiğim hafta. Ufacık tefecik, biçimsiz, kiminin kurtlu olduğuna bakmamak lazım! Tadları öyle güzel ki.. Hem kurtlu olmaları da doğallıklarının işareti zaten. O minik yaratıklar bilirler çünkü, ilaçlanmışlara gitmezler. Bir üretici “elmalarım mahvoldu bu sene” diyordu kurtlardan şikayet ederken, ama yine de “herkes gibi” yapmayı tercih etmemiş, organik tarımda direnmişti. Zaten bu yolda giden toprak insanlarının ortak kararıydı bu direniş.. Ne kadar zor olsa, ne kadar kayıplar verilse, hatta bazen zarar edilse de, insan sağlığına zararlı hiçbir şey kullanmadan, doğaya zarar vermeden üretim yapmayı sürdürmek.

Çantaya atılanlar…

Tezgahlara bakınırken tazecik kerevizler gördüm, baktım önlerindeki kartta Kuşadası yazıyor, sevinerek aldım son kalan yarım kiloyu. İstanbul’da bulunmaz öylesi, bilinmez de.. Ufacık kafası olan, dallı yapraklı kerevizlerdi bunlar! Ege’de böyle pişirilir kereviz, dalıyla yaprağıyla... Aynı anda kerevizlere bakan iki kadın “aaa pişmez bunlar, kafası yok!” deyince güldüm. Öyle tazeydi ki kerevizler, Ege’de kurulmuş bir pazar olsaydı bu, biz üç kadın çekişebilirdik bile daha önce davranıp satın almak için. Merak ettiklerini görünce anlattım onlara nasıl pişirdiğimi, şaşıp kaldılar.

Ufacık brüksel lahanaları görünce onlardan da aldım. Manavda son gördüğüm brüksel lahanaları neredeyse mandalina kadar büyü(tül)müştü, bunlarsa bilye kadardı! Onları Tijen ablamın tarifiyle, kestaneli pişirmeye karar verdim. Sonra körpecik brokoliler vardı, hem de öyle çoklardı ki.. Hadi onların da hatırı kalmasın diye yarım kilo kadar aldım, sotesini yapar yerim niyetiyle.. Ve otlar tabi… İstanbul’da bulunacağını düşünemeyeceğim taze kekikler, dalgan (ısırgan)lar, turpotları.. Ebegümeci bile buldum bir tezgahta! Karacabey’den geliyormuş, “dağlardan topladık” diyordu satan kadın, "topladığımız yeri bir görseydiniz!" Belliydi zaten, öyle körpeydi ki bu çok sevdiğim ot, tezgahta kalanların hepsini aldım. “Alıcı çıkmadı mı?” dedim, “bilenler biliyor, aldılar, çoktu sabahtan” dedi. İyi ki de hepsini almışım diye düşündüm sonradan, tüm otlar gibi pişince azıcık kaldılar çünkü.



Fethiye’den gelen mis kokulu mandalinalardan tattım, limonlardan attım çantama birkaç tane. Tijen ablam da avokado aldı aynı tezgahtan, bir bana bir kendine. Hiç tatmamıştım bu güzel meyveyi, birkaç gün oda ısısında olgunlaşmasını bekleyip roka salatasına koyunca gayet güzel oldu. Kahvaltılık ezme de yaparlarmış avokadodan, ekmeğe sürmelik. Bir dahaki sefere onu da deneyeceğim.

Ufak paketlerde organik bakliyatlar, tahıllar bulmak da mümkün pazarda. Dolabımda epey zaman idare edecek kadar bakliyatım olduğu için onlardan almadım ama o güzel bulgurlarla, mercimeklerle, tam pirinçlerle yapılan pilavların, çorbaların tadına doyum olmadığını söyleyebilirim!

Güzel köy peynirlerinin, zeytinlerin yanında zeytinyağları da vardı; üreticileriyle konuştuk, ekmek bandık çoğuna. Bunlardan biri olan Yazganoğlu Tarım, birkaç ay öncesine kadar yaşadığım yerden, Aydın Umurlu’dan geliyordu pazara, o yüzden en çok ilgimi çeken onlar oldu. Aslında üretimlerinin tamamını ihraç ediyorlarmış, ama “Ecoliva” markasıyla pazara katkıda bulunmak istemişler, çok da iyi etmişler. Evimde hala -bence sezonun en güzelleri- kırma zeytinlerim olduğundan zeytin almadım. Ama artık Aydın’da da yetiştirilen siyah Gemlik tipi zeytinlerden tattım, lezizdi gerçekten. Diğer yandan zeytinlerin hemen yanında duran ballardan da gözümü alamıyordum! Neler yoktu ki? Yayla balı, Marmaris çam balı, Datça kekik balı, Kastamonu-Kütahya yöresinden ıhlamur balı, arıların yılın ilk çiçeklerinden topladıkları bahar balı, akasya balı… Tümünden de tadınca kafam hayli karıştı doğrusu, hepsi birbirinden güzeldi çünkü, ama satıcının “bu son nokta” deyip gülümseyerek uzattığı çubuktaki akasya balının sanki çok daha özel bir lezzeti vardı.


Pazarın diğer renkleri

Timur Danış ve Yunus da pazardaydı; Git standı, dergiler, kitaplar ve bir küçük tüp üzerinde kaynayan kazanla elbette! “Ne bulursan at içine” yöntemiyle yapılan sebze çorbası güzel kokuyordu doğrusu, ben henüz acıkmamıştım ama Yunus tabağındaki çorbaya iştahla ekmek doğruyordu. Bu arada acıkmış olanlara pazarda seçenek çok; mesela büfede organik sebzelerle yapılan çorba, kadınların tam un ve zeytinyağıyla açtıkları ve hemen orada sac üstünde pişirdikleri otlu gözlemeler, mercimek köfteleri, Kilis’in müceddere pilavı gibi.. Üstüne de yine büfeden bir bardak çay içerseniz keyfiniz tamamlanmış olur. Çaylar ucuz, bardağı 50 kuruş. İstanbul’da bu fiyata, hem de organik çay nasıl olur diye sordum tabi. Belediye büfeden kira almıyormuş meğer...

Organik pamuktan üretilmiş yumuşacık eşorfman takımları, bebek giysileri de vardı pazarda, meraklısına... Meraktan ziyade, özellikle alerjik ve hassas bünyeler için kurtarıcı olabilirler diye düşündüm. Bunların dışında çeşitli dergiler, kitaplar, ekolojik yayınlar da bulabiliyorsunuz. Sonuçta fazla bir şey almasanız bile pazar yeri şenlikli, görülmeye değer. En önemlisi, üreticilerin bu güzel çabaları desteklenmeli, az da olsa katkıda bulunulmalı, öyküleri dinlenmeli… Çünkü onlar paylaşmak istiyorlar.


Hem pişirdim, hem düşündüm!
Pazarın ertesi günü, akşam yemeği için ebegümecini pişirdim annemin tarifiyle. Bir sonraki akşam da kerevizi. Yanında güzel bir nohut yemeğimiz, bir de tam pirinçten pilavımız vardı, üstüne de yine pazardan alınmış balkabağından tatlımız! İnsan bedenine böyle güzel yiyecekler aldığında, kendine ve doğaya yaptığı iyiliği düşünüp daha bir mutlu oluyor sanki… En azından ben öyleyim!

Organik tarım desteklenip yaygınlaştıkça, insanlar yiyecekleri her şeyin doğal lezzetleriyle sofralarına gelmesini istedikçe böyle güzel projeler de çoğalacak, pazar yerleri büyüyüp yaygınlaşacak diye umut ediyorum. Çünkü artık sadece büyük kentler değil, küçük yerleşimlerde yaşayanlar da tehdit altında. Sebzelerin, meyvelerin eski lezzetlerinin olmadığı yıllardır söylenir durur, ama artık buna gıdaların genetiğiyle oynamalar, kış ortasında çilek, patlıcan, domates yemek isteyenlere özel (!) geliştirilen hormonlar, kimyasallar, “doğala özdeş” çeşit çeşit aromalar, parlak cilalar, boyalar da eklenmiş durumda.. Ninelerimizin, dedelerimizin beslendiği gibi beslenme şansına zaten artık hiçbirimiz sahip değiliz... Ama kanserden genç yaşta dünya değiştirmek de istemiyoruz! Hadi biz öyle ya da böyle bugüne geldik, ama dünyaya getirdiğimiz ya da getireceğimiz çocuklar “gerçek yiyecekler”le beslensin, küçücük bedenlerine yapay gıdalar girmesin istiyoruz, bu en doğal hakları çünkü… Geçenlerde okuduğum harika bir kitaptan, Japonya’da “hiçbirşey yapmama” esasına dayalı olarak organik tarımla uğraşan Fukuoka’nın “Ekin Sapı Devrimi”nin son sayfalarından birkaç güzel satırı almak istiyorum buraya:
“Bütün insanların göreceli algılama kalesinin kapısından çıkıp çayırlara koşarak müdahalesiz doğanın kalbine dönmesinden başka barışa giden bir yol yoktur. Yani, kılıç yerine orağı bilemekten başka yol yoktur (….) barışın anahtarı toprağa yakındır”.


Biliyorum; evinize çok yakın o markette yıkanmış ve pişirilmeye hazır ıspanaklar, ayıklanmış pırasalar, iri ve parlak kırmızı elmalar, kışlık (!) domatesler, biberler, temizlenip etiketlenmiş mandalinalar, portakallar, muzlar var.. Ama İstanbul’un göbeğinde, Şişli’de her Cumartesi kurulan bir de %100 ekolojik pazar var. Meyvelerin, sebzelerin renkleri marketlerin spotları altında görünenler kadar parlak değil belki, ama gerçekler... Tornadan çıkmış gibi değiller, irili ufaklılar, berelenmiş, zedelenmiş olanları var içlerinde, ama mis gibi toprak kokuyorlar...

…ve en önemlisi, toprağa sevgiyle dokunan insanlar var orada, çocukları gibi baktıkları ağaçlarından topladıkları meyveleri, içlerindeki hevesleri ve dinlemek isteyene anlatacakları öyküleriyle…

30 yorum var:

Adsız dedi ki...

merhaba ;

uzun zamandır okuyorum yazılarınızı ve çok begeniyorum ...ah birde pazar yerinin tarifini verebilseydiniz muhteşem olurdu ....
Hande

Hande dedi ki...

Evet Sibel' ciğim... Ben de İstanbul'a 1,5 yıl önce taşındım ve iyi bilmiyorum Avrupa yakasını. Ekolojik pazara Şişliden yada Beşiktaştan yada en iyisi Kadıköy' den nasıl ulaşabilirim anlatabilirsen çok sevinirim. Öpüyorum seni...

Derya dedi ki...

Merhaba,
Geçen yıl yine annemlerin beni ziyarete geldiği bu zamanlarda heybeli adaya gitmiştik. Filizotu ve arapsaçı bulduk. Deliler gibi topladık, inanılmaz zevkliydi. Herkes garip garip bize bakıyordu. Onlar ne? Ne için topluyorsunuz? diye soruyarlardı. İstanbul'da arapsaçı bulmak ne mümkün demişsiniz ya ordan geldi aklıma. Bende görünce şaşırmıştım. Haydi Adalara :)

fatoş dedi ki...

Merhaba

Ne güzel anlatmışsın. Keşke benim yaşadığım şehirdede ekolojik pazar olsa. Mesela bahsettiğiniz otların çoğunu tanımıyorum. Pazarda belki görüyorumdur ama ne olduklarını bilmiyorum. Ebegümeci ni annemdende duyardım ama nasıl birşey bilmiyorum. Üstelik ben de vejeteryanım ve genelde sebze ile besleniyorum. Mesela brokoli hayatıma sizin tarifinizle girdi. Daha önce sevemiyordum. Umarım diğer otlarıda deneme fırsatı bulurum birgün.

Sibel dedi ki...

Pazar yerine ulaşmak için şu linkte detaylı bir harita var: http://www.bugday.org/epazaryeri/harita.html Bu haritayı basıp ilk gidişte yanınıza almanızı öneririm (taksiye binerseniz ya da kendi aracınız varsa büyük kolaylık). Beşiktaş'tan ya da Taksim'den Bomonti ya da Feriköy durağından geçen bir otobüse binebilirsiniz. Özellikle Bomonti'de inerseniz mesafe çok yakın, çevre esnafa sorarsanız tarif edeceklerdir.

Derya, adalar dedin hayallere daldırdın beni burada:) Dur bakalım, adaların da keşfi yakın!

Sevgili Fatoş, pazarda ot gördüğün zaman lütfen çekinmeyip satan kişiye ne olduğunu nasıl yendiğini sor:) Çoğu otla böyle tanışıyor insan! Sebzeler de eğer damak tadımıza göre pişirilmişlerse (fırın yemeği seviyorsak fırında, makarna seviyorsak makarna içinde, soğuk seviyorsak salata şeklinde vb.) sevmememiz için neden yok zaten.. (özellikle et yemediğin için sebzelerle daha yakın olmanı dilerim:)
Sevgilerimle..

Roadnottaken dedi ki...

Sevgili Sibel,

Ben de senin gibi kökleri İzmir'de, dalları burada yaşayan bir İzmir'liyim. Aylar evvel buraya taşındığında yaşadığın duygu seline sessizce ortak oldum hep. İki satır yazmak isterken, bazen düşüncelere dalıp kendi derdime yandım; bazen de vakit bulamamaktan yazdıklarımı tamamlayamadan çıktım siteden. Geçenlerde semtime Pakalya geldi yazını okuyunca birden çok yakınımda yaşadığını hissettim. Bugün okuduğum Ekolojik Pazar yazın ile artık büsbütün emin oldum buna ! Aynı yerde yaşıyoruz. Biliyor musun, sitene Ege'yi en çok özlediğimde girdim hep. Fotoğraflarınla gezdim çocukluğumu bir kez daha her defasında. Bunun için eğer sen de uygun görürsen bir şekilde seninle tanışmayı çok isterim. Blog konularında çokça bilgim yok, ben bunları yazınca mail adresimi görebilecek misin bilmiyorum. Görebilirsen şayet, ve sen de istersen, Paskalya zamanı, bizim mahallede çağla-badem yeriz birlikte birgün belki..Sonsuz sevgiler, Ebru

Aklımdakiler... dedi ki...

Sevgili Sibel, ben de tam yarın öğleden sonra kurstan çıkıp bu ekolojik pazara gitmeyi kafayı koymuştumki senin yazını gördüm. Süpersin ne diyeyim? Dediğin gibi gitmek, görmek, almak, çoluğa çocuğa, eşe dosta yedirmek tanıtmak lazım bu lezzetleri.. Adalar konusunda ise söylemesi ayıptır ama uzman sayılırım, gitmeden önce yakında ekleyeceğim yazımı bir oku derim. Sevgiyle kal. Filiz.

gezicini dedi ki...

inşallah İstanbul'a geldiğim bir zaman ben de bu pazarı görmek istiyorum.yazınla ben de orayı görmüş kadar oldum, sağolasın.
bakalım kısmet ne zamana?
sevgiler
gorki

Mutfakta Zen dedi ki...

Tatlım hani o seninle birlikte pazara gittiğimizde aldığım akasya balı var ya, onu buraya getirdim, bir arkadaşıma hediye edeyim diye ya henüz çantamda duruyor. Bakalım kime kısmet olacak?
Öpüyorum o güzel yanaklarından. Beni Git'teki köşene konuk ettiğin için ne kadar gurur duyduğumu anlatamam.
Yakında hani Sibel Süslü var ya, meşhur yazar, işte ben onun ablasıyım diyeceğim inşallah.

eni dedi ki...

yazma şekline bayılıyorum.sıcacık ve insandan takip etme isteği uyandırıyor..sevgiler

Adsız dedi ki...

Ben de gitmiştim Adalar'a ama aşıktım o zamanlar. Hatta Büyükada'da mı yoksa Heybeliada'da mı olduğunu hatırlayamadığım "Aşıklar Yolu" nda yürümüştüm. Çok iyi gelmişti. Adalar'ı görüp de çok seven biri olarak bu yolun hangi adada olduğunu hatırlayamadığım için kızdım şimdi kendime. İnsan bir kere de olsa mutlaka o yolda yürümeli...
Ada

Adsız dedi ki...

arapsaci'ni burda bulabilmek mumkun mu sibel hanim, ben onu cok severim, girit'li bir arkadasim bana bu otu sevdiren. bu pazari gezmek farz olduk artik.
yazilariniz yine cok guzeldi.
neslihan cengiz

Adsız dedi ki...

Sibelcim,

Sen mutfaga bu aralar uzaksin ama yazdiklarin insanin icini kipir kipir ediyor ve mutfaga kosasini getiriyor... En azindan sizma zeytinyagi, sarimsak, karabiber ve taze ekmekle kendime ziyafet cekesim geldi.

Bugunun umutla dolsun..
Sezil

Adsız dedi ki...

Sibel Abla,
Belki 1 saati gectı,hala blogunuzdayım.ne kadar samımı,candan,huzur verıcısınız.ne aptalmısım daha once sızı kesfedemedıgım ıcın.sızı sevıyorum.

kucuk bır kız..

Sibel dedi ki...

Sevgili Ebru, demek birbirinden habersiz iki komşu Egeliyiz:) Neden olmasın, tanışabiliriz elbette.. Mail adresini ben göremiyorum, istersen sibel_suslu@yahoo.com'a sen mail gönderebilirsin.

Sevgili Filiz, umarım pazara gitmişsindir ve keyifli olmuştur. Adalarla ilgili yazını merakla bekleyeceğim:)

Gorkicim kısmet ne zamansa o zaman keyifle gezersin dilerim sen de pazarı.

Tijen ablacım, yanaklarım kıpkırmızı şimdi, allık da sürmedim ama? Ne demek, sen ustamsın benim, asıl ben gurur duydum böyle düşündüğün için! Akasya balını kimselere vermezdim ben olsam, ne yalan söyleyeyim:) Ama sen tatlı kahvaltılıklar sevmiyorsun biliyorum:)

Sahi mi Eni? çok teşekkür ederim!valla bugün iyice şımarttınız beni ne diyeyim:)

Sevgili Ada, gidersem aklımda olacak o yol, hangi ada olduğunu da yazarım sonra:)

Neslihan hanım teşekkür ederim. Arapsaçını geçen haftalardan birinde (sadece bir kere) gördüm pazarda, ama sonra tekrar denk gelmedi. Pazara bazı haftalar bol ot geliyor, bazen de hiç olmuyor, şans meselesi biraz. Bir de erken saatte gitmek lazım, ot varsa meraklıları erkenden bitiriyorlar çünkü.

Sezilciğim o kadarı da yetiyor aslında biliyor musun, ben bugünlerde esmer ekmek, eski kaşar ve zeytinyağına hiçbir şeyleri değişmiyorum mesela.. Ama İstanbul yazılarını bırakıp tarif yazmamı isteyen okurlar da var, ne yapacağım bilmem?

Küçük kız, sen hep oku o zaman, sonra da yaz bana olur mu?
Sevgilerimle...

gozde dedi ki...

MERHABA,
Harika yazmışsınız pazarı;resimler falan harika..Ben en son 2 hafta önce gittim oraya ancak maalesef sizin gibi anlatamayacağım.Ben de amanın ne otlar vardır şimdi,enginarlar körpe körpedir,bezelye mi alsam falan diye düşünürken parzar benim için tam bir hayalkırıklığı oldu..Enginar sadece cam kavanozundan bakıyordu dışarı ve bırakın ebegümecini ıspanak bile sadece 2 tezgahta vardı ve resmen çoktan ölmüşlerdi.Şöyle buram buram bir demet nane bulamadım pazarda..Öteberi ve mutsuz birkaç alışveriş yaptım ve beşiktaştaki müdavimi olduğum ctesi pazarına devam et dedim kendi kendime..Belki benim şansıma,bilemiyorum..

sevim & parmak kızı hayal dedi ki...

canım sen ne güzel gezmişsin pazarı. ben de çok merak ettim. belki birgün gelebilirsem oralara beraber gideriz. bende burda cuma günleri CUMPA' ya gidiyorum bazen. çünkü bebişime taze sebze meyveler yedirmek istiyorum. bu cuma gitmeyi düşünüyorum mesela istersen senin için güzel otlar alayım burdan :) öpüyoruz teyzeyi :)

Sibel dedi ki...

Gözde, pazarda her zaman bolluk olmuyor haklısınız, bir de geç saatte gidildiğinde fazla birşey kalmamış oluyor. Ben zaten fazla birşey almadığım için bulduklarımla yetiniyorum gerçi:) Alışveriş için Beşiktaş pazarı da gayet güzel bir seçim.

Canım git tabi pazara, bol bol sebze-meyve ye. Buraya gelsen zaten ben nerelere götüreceğim seni! İnşallah o da olacak canım..

Adsız dedi ki...

SEVGİLİ SİBEL. EPEYDİR SAYFANA BAKAMIYORDUM. BUGÜN UZUNCA BİR ZAMAN BULUNCA BAKTIM , AYDIN'LI OLDUĞUNU BİLİYORUM DA UMURLU'DAN OLDUĞUNU OKUYUNCA HEM ŞAŞIRDIM HEM SEVİNDİM. ÇÜNKÜ BEN DE ÇOCUKLUĞU UMURLU DA GEÇMİŞ BİR AYDIN'LIYIM. EGELİ OLUP DA GÖNLÜ ORALARDA KALMAYAN TABİ Kİ YOKTUR. SÖZÜN KISASI EĞER SENİN İÇİN DE SAKINCASI YOKSA BU KADAR ORTAK YANI OLAN İKİ HEMŞEHRİ MUTLAKA TANIŞMALI DERİM BEN.EN KISA ZAMANDA TANIŞMAK İSTERİM. EĞER TANIŞMAK İSTERSEN BEN BURAYA MAİL ADRESİMİ VE TELEFON NUMARAMI BIRAKACAĞIM. GÖRÜŞMEK, TANIŞMAK DİLEĞİYLE. aylaozbey@mynet.com Tel İş:0 212 550 15 99/550 78 32

Sibel dedi ki...

Merhaba Ayla! Umurlu'da çalışıyordum ben, yani evim Aydın merkezdeydi:) Sana en kısa zamanda mail atacağım. Şu sıra biraz yoğun geçiyor günlerim..
Sevgilerimle...

Almula dedi ki...

Sibel'ciğim merhaba yazını okudum çok güzel anlatmışsın seni çok iyi anlıyorum ben de 7 yıl önce ege bölgesine yerleştim buradaki otlara sebzelere felaket alıştım. Buradan allah ayırmasın ayrılmak zorunda kalsam senin gibi çok zorlanırım eminim. Yinede bazılarını bulmuşsun ve özlemle yapmışsın ne tatlı gelmiştir sana afiyetler olsun ellerine sağlık canım istediğin olursa buradan yardımcı olurum sevgiler...

Almula dedi ki...

Birde Sibelciğim pırasalı böreğin tarifini aldım gidiyorum.Yaptıktan sonra görüşürüz sevgiler...

papatya dedi ki...

Merabalar
Yazılarınızı zevkle okuyorum çok güzel anlatıyorsunuz
Fethiyeden sevgiler

Adsız dedi ki...

Nerelerdesin?! :)
Ada

Sevim dedi ki...

Sibel, nerelerdesin? Özledik seni ve yazilarini.... Insallah hersey yolundadir.... Isvicreden Sevim (karistirmayasin diye isvicreyide ekledim :-)...)

hayzer dedi ki...

Hakikaten sibel yoksun.dünkü miting
yorumlarını okumak için sitene girdim.hüsran.inşallah herşey yolundadır.hoşçakal

Sibel dedi ki...

Merak etmeyin arkadaşlar, buradayım. Biraz yoğunluk, biraz yalnız ve sessiz kalma isteği, biraz kaçış derken günler geçiverdi.. En kısa zamanda yazacağım... umarım bu uzun arayı telafi edebilirim!

Adsız dedi ki...

Açıldığı ilk haftadan beri her hafta aksatmadan gittiğim ekolojik pazar için yorum yapmadan geçmeyeyim istedim.
şişli ekolojik pazarı İstanbul için gerçekten bulunmaz bir nimet bence.
Gökçeada'dan,Bursa'dan,İzmir'den kendi organik tarımını yapan çiftçilerimizin ürünlerine İstanbul'da ulaşmak organik beslenenler için çok büyük bir şans.Oraya gidip birşey bulamayanlar,gittiğinde hayal kırıklığına uğrayanlar eğer saat 10'dan sonra gidiyorlarsa haklı olabilirler.Çünkü pazarın müşterisi sabah 6,30'da gelmeye başlıyor ve saat 10'a kadar ürünler satılmış oluyor.Ben her cumartesi saat 8'de orda olmama rağmen hiçbir zaman yeterince erken gitmiş olamıyorum maalesef:(
Mutlaka birşeyler bitmiş oluyor..
Ordaki ürünlerin lezzetini İstanbul'un başka herhangibir pazar ürününün lezzzeti ile karşılaştırmaksa çok haksızlık olur.Bence ekolojik pazarımızın kıymetini bilelim.
sevgiler,

damlaya damlaya dedi ki...

bu yaziniz yazar ismi olmadan asagidaki sitede fotograflariyla birlikte yayinlanmis. Sizden izin aldiklarini hic tahmin etmedigimden haber vereyim dedim. Sevgiler.
http://bilgi-eviniz.net/ekolojik-pazarn-renkleri.htm

Sibel dedi ki...

İlginize teşekkür ederim, ne yazık ki söz konusu sitenin saygısız ve etikten bihaber yöneticilerinin umrunda bile olmadı yazdığım uyarılar..