Sütlü (Pamuk) Ekmek



Fırından yeni çıkmış sıcacık, misler gibi kokan güzel bir ekmek her şeye iyi gelir.
Acılara, hüzünlere, mutsuzluğa...
Canımın içi
Tijen ablam öyle der, çok da haklıdır!

İşte ben de kolları sıvadım ve kendimi iyileştirme çabalarımın ilk adımı olarak güzel bir ekmek pişirdim (ikinci adım olarak da sıkı bir detoksa başladım). Ekmek pişirdim ve bunu hemen, acilen sizinle paylaşmaya karar verdim. Hüzün bulutlarının daha fazla tepeme yağmasına izin veremezdim. Hem o yağanlar, ellerinde çayları kahveleriyle siteye keyifli birkaç satır okumak için gelenlere de haksızlık oluyordu. Şimdi fincanlarınız ellerinizdeyse buyrun bu pamuk gibi ekmeği de paylaşalım. İster çikolatalı fındık kremaları, ister nefis peynirler eşlik etsin dilimlerinize, orası size kalmış!

Ne zamandır bir ekmek tarifi yazmıyordum. Ekmek yapmaya devam ediyordum elbette, dışarıdan aldığım ekmekler asla kendi ellerimle yaptığım ekmeklerin yerini tutmuyor benim için, sanırım kendi ekmeğini yapma alışkanlığı kazanan herkes için bu durum geçerli. Sadece Doygun'un, bir de evimin köşesindeki fırının tam buğday ekmeklerini severek yiyorum. Ekmeğinin güzel olduğunu duyduğum fırınların ekmeklerini de ara ara deniyorum.

Son birkaç seferdir denediğim ekmekler içime sinmiyor, bir türlü istediğim kadar güzel olmuyordu nedense. Sonuçta öyle bir ekmek yaptım ki ben de inanamadım:) Bu ekmeğin tarifini Dr.Oetker maya paketinde sütlü ekmek adıyla görmüştüm. Ama ben pamuk ekmek dedim adına, defterime öyle kaydettim:) Bir ekmek ne kadar yumuşak olabilirse o kadar yumuşak oldu çünkü... Evet, sütün mucizesi! Şimdiye dek hiç sadece sütle ekmek yapmayı denememiştim. Meğer ne çok şey kaçırmışım? Sitedeki diğer ekmekleri deneyen ya da denemeyen herkese bu ekmeği özellikle tavsiye ediyorum. Hele de kahvaltı için yapacaksanız ideal bir tarif. Toplam 1,5 saatte sofranızda olabilir, hafta sonu kahvaltısı için o kadarcık erken kalkmaya değer derseniz tabii...

Ben normal beyaz un ve kepekli unu birlikte kullandım bu tarifte. Siz dilerseniz tam buğday unu kullanabilirsiniz. Ama beyaz un miktarının biraz daha fazla olması ekmeğin pamukluğuna etki edecektir:)

SÜTLÜ EKMEK

Malzemeler:

- 2,5 su bardağı un
- 1,5 su bardağı kepekli un
- 1 paket instant maya
- 2,5 çay bardağı ılık yağsız süt
- 50 g tuzsuz tereyağı (oda sıcaklığında)
- 1 yemek kaşığı toz şeker
- 1 tatlı kaşığı tuz

Yapılışı:

1. Unları derin bir kabın içine eleyin (fazla gelmesi ihtimaline karşılık 1 bardağını ayırabilir, yoğurma aşamasında gerekikçe ekleyebilirsiniz, ama ben tam 4 bardak un kullandım). İnstant mayayı una granül halde ekleyip karıştırın.

2. Unun ortasına havuz açın, ılık sütü dökün. Şekeri ve tuzu ekleyin. Oda ısısındaki yağı da ekleyip yavaş yavaş yoğurmaya başlayın. Hamur elinize yapışmayan, yumuşak ve elastik bir kıvam alıncaya kadar yoğurmaya devam edin.

3. Hamur güzel bir kıvama geldiğinde üzerini örtüp (ben derin cam kaseye alıp streç filmle örttüm) ılık bir yerde 40 dk mayalanmaya bırakın. Süre sonunda hamurunuz epeyce kabarmış olacak.

4. Mayalanan hamuru iki parçaya bölüp yuvarlayın, somun şekli verin. Her iki somunu da yağlı kağıt serili fırın tepsisine koyun, üzerlerini tekrar örtün, aynı ılık yerde 25 dk bekletin. Bu süre tekrar kabarması için yeterli olacak. Bu arada fırını 180 dereceye ayarlayıp ısıtın.

5. Kabaran somunları şarkı söyleyerek fırına verin (pek keyifli oluyor onları öyle şişkoyken fırınlamak! :) veee yarım saat kadar sonra misler gibi kokuyu içinize çekerek tepsiyi fırından çıkartın. Bırakın somunlarınız tel ızgara üzerinde azıcık kendilerine gelsinler.



Şimdi artık dilimleyebilirsiniz. Hafif sert kabuğuna aldırmayın, çıtır çıtır dilimlenen, içi yumuşacık bir ekmek bu. Yanında ne yiyeceğinize siz karar verin, ama bu tazecik halini tatmayı sakın ıskalamayın. Bizi hayata bu kadar bağlayan, içimizi bu kadar şükran duygusuyla dolduran kaç şey var dünyada?

Krem Şantili Kek


Üzerinden geçen zamanın ardından yapılanlara, yenilenlere bakmak insanı alıp götürebiliyor bazen. Özellikle arşivdeki eski tariflerle karşılaştığımda onları pişirdiğim zaman dilimini, havanın sıcaklığını ya da soğukluğunu, yağan yağmuru, hatta annemle konuşmalarımızı hatırlayarak dalıp gittiğim oluyor. Daha da komiği, fotoğraflara bakarken takıldığım kimi detaylar hüzünlendiriyor beni. Mesela annemin masa örtüsü, benim ısrarlarımla aldığımız borcamlar, sırf ben kurabiye fotoğraflamak için değişik bir tabak arıyorum diye vitrinden çıkartılmış şekerlik, yemeklerin arka planlarındaki ot salataları, annemin ekmek dilimleri...

Çanakkale'ye, Sevimciğime giderken yapıp götürmüştüm bu keki. O zamandan beri yazılmayı bekliyor. Üzerinden çok fazla zaman geçmemesine rağmen şimdi fotoğrafına bakınca birlikte yaptığımız sabah kahvaltılarını, içtiğimiz çayları, kahveleri anımsayıverdim. Ve keşke dedim, bir sabah kahvesine birbirimize gidebilecek kadar yakın olabilseydik, keşke aynı kentte olabilseydik. Bu şansa herkes sahip olamıyor ne yazık ki; ayrı kentler bir yana, ayrı ülkelerde, uzak kıtalarda birbirlerini özlemedikleri tek bir an olmadan yaşayan insanlar var. Özlemek zor... kavuşmak için gün saymak da zor, uzak yaşamlara alışmaya çalışmak da... Neyse, yine derinlere dalmadan tarife geçeyim en iyisi.


Bu kek Dr. Oetker tariflerinden biri, denemek için epeyce zaman beklettiğim, nihayet denediğim bir tarif. İçinde krem şanti vardı, bu yönüyle ilginçti ama krem şanti eklenmiş bir hamurun piştikten sonra nasıl olacağını fazla kestiremiyordum. Şansım varsa yumuşacık bir kek olabilirdi, şansım yoksa da merakımı gidermiş olurdum:) Sonuçta hiç beklemediğim kadar ipeksi bir kek oldu. O kadar yumuşak ve puf puf oldu ki, soğuduktan sonra paketlemek için dilimlerken bile hayli zorlandım. Ertesi gün afiyetle yenen bu bol cevizli güzel kek herkesi mutlu etti diyebilirim.

KREM ŞANTİLİ KEK

Malzemeler:

- 1 poşet krem şanti
- 1 su bardağı süt
- 4 adet yumurta
- 1,5 su bardağı toz şeker
- 1 çay bardağı sıvıyağ
(fındık yağı kullandım)- 1 su bardağı dövülmüş ceviz
- 2,5 su bardağı un
- 1 paket kabartma tozu
- 4 yemek kaşığı rom (ben eklemedim)


Yapılışı:

1. Öncelikle toz krem şantiyle soğuk sütü mikserle 2-3 dk çırpın. Orta boy dikdörtgen bir fırın tepsisini yağlayarak ya da yağlı kağıt sererek hazırlayın.
2. Oda ısısındaki yumurtalarla toz şekeri mikserin önce düşük sonra yüksek devrinde en az 7-8 dk çırparak kabartın.
3. Çırpmaya devam ederek sırayla sıvıyağı, çırpılmış krem şantiyi, dövülmüş cevizi, arzu ederseniz romu (likör ya da kanyak da olabilir) ekleyin. En son un ve kabartma tozunu birlikte eleyerek ilave edin, fazla çırpmadan karıştırın.
4. Hamuru tepsiye dökün, önceden ısıtılmış 170 derece fırında yarım saat kadar (ya da kürdan testini geçinceye kadar) pişirin.


Şimdi yağmur var dışarıda, evde olmayı istedim yazarken, yanıma tüm özlediklerimi toplamış olarak evde olmayı, bir demlik çayın buharında....

"yüzünü dökme küçük kız..."



Biraz İstanbul hediye ettim kendime hafta sonunda.
... biraz vapur, biraz martı şarkısı, biraz gökyüzü...

... biraz mavi deniz, biraz dalga, biraz su sesi...
Kadıköy, Bahariye, Moda...
... biraz Anadolu yakası işte... huzur, mutluluk, çarşı içi... manav tezgahları, baharatçılar, şekerci dükkanları... Baylan, Beyaz Fırın, kitabevleri... sinemalar, sahaflar, pasajlar...

"Denizi özledim" diyordum sabah telefonda anneme. 
"O yüzden bugün vapurla karşıya geçeceğim!"

Vapurda parmaklarımın arasında çay bardağı, gözlerimde Boğaz köprüsü, içimde boğazıma dek şişirilmiş kocaman bir balon var sanki... "Beni bırakıp gidebilir misin söyle hadi, gidebilir misin?" dedi birdenbire, duydum. İrice bir yudum aldım çayımın deminden... yutkundum. Kapattım nemli gözlerimi. Sus dedim, sus be İstanbul...

Bahariye caddesinin kalabalığına karıştım derken... Atlantis sinemasına gidip bir bilet aldım. Kucağımda patlamış mısır, en köşe koltuğa yayılıp tadını çıkardım. 

Film sonrası kahve içmeliydim acilen. Belki kendime bir tatlı da ısmarlayabilirdim? Baylan'ın kapısından mutlulukla girip kendime bir cappuccino bir de tiramisu söyledim. Aklım "kup griye"de kalmadı desem yalan olur şimdi, ama değişik şeyler denemek lazım. Bir dahaki sefere profiterollerini denemeye karar verip, kasada son anda çikolatalarından da alma dürtümü engelleyip kendimi dışarı attım!

Baylan'dan en az hasarla kurtulunca Beyaz Fırın'a da uğramak kaçınılmazdı. Onca krikkrak çeşidi arasından anasonlu galetalar göz kırpınca onlardan bir paket istedim. Nedir bu bendeki anason sevgisi bilmem, arapsaçını bile neredeyse çiğ yiyeceğim, gün gelip rakıya dadanırsam şaşırmamak lazım! Gerçi bu yaşıma kadar içmedim ama?

Galetalar pek çıtır, pek leziz. Akşam çorbalarıma eşlik ediyorlar bugünlerde. Çaya, keçi peynirine de çok yakışırlar. Ah bir de tabii ben yoğurtla severim onları, öğrencilik yıllarımdan beri. O zaman Ankara'nın günlük şişe yoğurtlarıyla az mı galeta yemiştim? Bir de zeytin eşlik ederdi bu ikiliye çoğu zaman, damak zevkime herkesleri pek şaşırtarak.

Selanik gevreklerinden tadımlık istedim, bir kesekağıdına da kepekli-kuru yemişli kurabiyelerinden koydurdum biraz. Ev yapımı gibiler, bol kepekli, az yağlı, pek nefis gidiyorlar kahvenin yanında ikişer üçer! Beyaz Fırın'ı seviyorum, ürünlerinde sanırım hiç katkı maddesi kullanmıyorlar, bu da ayrıca hoşuma gidiyor.


Kitabevlerini gezerken kendime 2 de CD hediye ettim. Birisi Bülent Ortaçgil ve Teoman'ın konser albümleri. Ne zamandır dinlemek istiyordum. Birbirlerinin şarkılarını öyle hoş yorumlamışlar ki! Hele Ortaçgil'den "Sessiz Eller"i dinlemek apayrı keyifli.

Bir de Carmen'i aldım, indirimli albümler reyonundan. Artık kimseler klasik müzik dinlemiyor.

Dönüş vapurunda gün batımını yakalayıverdim... Kulaklarımda "yüzünü dökme küçük kız", gözlerimde dev bir portakala dönüşmüş güneş, martıların akşam telaşı... "Ege'yi hala özlüyor musun?" dedi birdenbire, duydum. Derin bir nefes aldım akşamın mor renginden. "Kıskanma, seni de sevdiğimi biliyorsun" deyiverdim... gülümsedi... gülümsedim...


Kremalı Enginar



Kaç kez enginar yediniz bu yıl?
Yılda kırk kez enginar yiyen hasta olmazmış, öyle bir inanış var. Gerçi neye inanırsanız hayat onu getirir ya, böyle güzel şeylere inanmak lazım. Benim için bu enginar üçüncü oldu. Annem olsaydı yanımda, benim sevdiğim gibi yemeğini pişirir, bol bol da yedirirdi ama işte, ben enginar pişirmeyi hala öğrenemediğim gibi öyle çok uzun zahmet veren yemekler yapmayı da sevmiyorum. Pasta kek hadi neyse de, bir yemek için uzun zaman harcamak zor geliyor doğrusu. İşte konserveler bu durumlarda imdada yetişiyor:) Elbette taze taze alıp temizleyip kendi ellerinizle hazırladıklarınız gibi olmaz ama çok sevdiğiniz ve canınızın istediği bir yemeği bu şekilde de yapabilirsiniz.

Gelelim bu değişik enginar yemeğine. Tarif sevgili Gülşah Tahirovic'e ait... Tarifi yemekbiz mail grubumuzda paylaştığında çok ilgimi çekmiş, mutlaka denemek üzere not almıştım. Geçenlerde de denedim. Hem görüntüsü hem de tadıyla oldukça güzel oldu. Gerçi fotoğraflamak son anda aklıma geldiği için güzelliğini pek yansıtamadım ama güzeldi, evet:)

Ben ölçülerle biraz oynayıp iki kişilik bir yemek yaptım. Hem enginar sayısını, hem de sosunu azalttım. Sonuçta iki kişi için fazlasıyla yeterli, hatta üç kişilik de olabilecek, son derece hoş bir yemek oldu. Ben yanında salata ve makarna ile servis yaptım. Kendi yaptığım şekliyle yazıyorum:
Malzemeler:
- 6 adet enginar
- 1/2 küçük paket (100 ml) çiğ krema (Tikveşli)
- 1/2 su bardağı tuzlu lor peyniri
- 1/2 su bardağı haşlanmış bezelye
- Birkaç dal dereotu

Yapılışı:

1. Bir kapta peyniri, kremayı, bezelye ve dereotunu karıştırın. Az miktarda tuz da ekleyebilirsiniz.

2. Enginarları yağlı kağıt serdiğiniz küçük bir fırın tepsisine yerleştirin (ben borcamda yaptım). İç malzemesini enginarlara eşit olarak paylaştırın. Artarsa üzerlerine tümünü dökün.

3. 200 derece ısıtılmış fırında 20 dk pişirin, sıcak sıcak servis yapın.



Son derece pratik ve leziz bir yemek. İşten eve gelir gelmez yarım saat içinde sofranızda olabilir:) 

Bu sabah yoğun bir haftaya başlamadan önce elimde koca bir kupa kahveyle maillerimi hızla kontrol ederken gülümsemeye başladım. "Ben iyi olursam iyi olan" sevgili okurlarım varmış...
Şimdi bu bana "iyi olma" sorumluluğu yükledi, iyi mi?

İyiyim...
Vapur, deniz, martı ve su sesi gerekiyormuş meğer bana...
... detayları ilerleyen günlerde paylaşsam olur mu?
hayatın yükünü yeniden omuzlama vakti şimdi...

Tarif'siz...



Dalları odamın camına uzanan bir greyfurt ağacım vardı benim.. Elimi uzatsam dallarını tutacağım, kocaman meyvelerini koparacağım kadar yakındı. Koparırdım da zaten. Öyle bol meyve verirdi ki ağacım.. Yemekle bitiremezdik de, annem ekşi olmasın diye portakalla birlikte suyunu sıkar, içirirdi bize. Ağacım sadece meyve vermekle kalmaz, dallarıyla yapraklarıyla perde olur, korurdu da sanki beni. Yağmur yağsa cama çıkardım, dallarının yıkanışını izlemeye, toprak kokusunu içime çekmeye.

Orada hala ağacım.
Artık dallarını uzattığı odada biz yokuz ama, o orada.. Şimdi geçen kış bahçede annemle aşure yaparken çektiğim bu fotoğraftaki gibidir yine. Görmesem de biliyorum. Yağmur yağıyor, güneş vuruyordur meyvelerine... Annemin bahçede sac üstünde pişirdiği otlu böreklerin kokusunu da çekiyordur belki içine, benim yerime... kimbilir?



İşte böyle sevgili İstanbul.. seni evlerin duvarlarına bile resmediyorlar bak! Ne dersin bu işe? Şaşırdın mı? Şaşırma hiç. Ya aşıktır sana insanlar, ya da nefret ederler. Yoktur ikisinin ortası. Ama bana sorarsan, ben kendi halimi söyleyebilirim. Ben var ya İstanbul, dalları senin mavi göğüne uzanmışken kökleri Ege'de kalmış bir ağaç gibiyim...


Kırmızı ayakkabılarıyla girdi kitapçıdan içeri..
Şıktı, hoştu, tam da beklediğim(iz) gibiydi.
Masasına zarafetle oturduğunda yüzümde kocaman bir gülümsemeyle onu izliyordum. Sıra bana geldiğinde çantamdan İstanbullular'ı çıkarıp uzattım heyecanla. "Sizi nihayet görmek harika!" dedim önce, sonra da bir cesaret, bir şey sormak istediğimi söyledim. Sibel'in Kahvesi'ni gerçekten okuyor muydu, yoksa sadece bir kere mi bakmıştı? Gözlerini hayretle açıp, "yalnızca bir kez bakmış olmam sizi incitir miydi?" deyiverdi.. "Hayır tabii ki de ben..." diye başlayan bir cümle kurmaya çalıştım, ama o yanıtlamamı istediği bir soru sormamıştı ki. "BİR KERE BİLE BAKMIŞ OLMAM ÖYLE BÜYÜK BİR ZAMAN Kİ!" diyerek imzasına son noktayı koydu.

"Lütfen kimseye hayran olmayın" derdi sevgili Erol Mutlu hocam.. Ben sevgili okulumda, İlef'te ne çok şey öğrenmişim meğer! Ama hayatta ille de sağlamasını yapmak gerekiyormuş teorilerin...



Küçücük boyuyla büyük büyük dergilerin, cicili bicili kapakların arasında görünmez olan "Git" nihayet büyüdü. Yeni sayısı da gazete bayiilerine ve kitapçılara ulaştı. Üstelik kapağında benim ekolojik elmalarım var. İç sayfalarında da ekolojik pazar yeri ile ilgili yazım. Alır okursanız, keyif alırsınız belki. Git dergisinin bundan böyle iki ayda değil, üç ayda bir raflara dizileceğini de eklemek gerek.
Bugün de bunlar döküldü kahve fincanından.
...biraz kırgınlık, biraz hüzün, biraz da çelişki kaldı fincanın dibinde.


...oysa ben kahveyi sade severim.

Yogi Çayı


İstanbul bahardan döndü sanki bu sabah! Hava yine garip bir biçimde soğuk, sabah bir yandan metroya yürüyüp bir yandan tost yerken eldiven takmadığıma pişman olarak geldim ofise.

Dün akşamdan belliydi aslında, çok üşüdüm evde, yediğim çikolatalar da yetmeyince ve artık daha fazla kahve içmek istemeyince kendimi ısıtacak bir formül arayışıyla baharat dolabıma göz atmaya karar verdim. Ondan mı koysam, şuna şunu mu karıştırsam, çaya süt mü eklesem derken... neden yogi çayını denemiyorum ki? dedim. Taze zencefil şart mı yani, tozu olmaz mı, niye olmasın... ve demekle kalmadım, kendime bir demlik yogi çayı hazırlayıverdim.

Bol baharat eklenmiş yogi çayının kesin bir formülü var mıdır bilmem, mesela daha önce içtiğim bir versiyonunda narenciyeler de vardı (ki sıcak içeceklerde ekşi tatları pek sevmediğim için, olmasa daha lezzetli olurmuş diye düşünmüştüm). Şimdiye dek taze zencefil yok diye hiç evde hazırlamayı denememiştim ama toz zencefilin de hafifçe rengini bulandırmaktan başka bir zararı olmadı. O kadar kusur da olsun varsın. Çayımın bir bardağına süt ekleyip, bir bardağını da sade haliyle içtim. Sonuçta hem içimi ısıttı, hem de ruhuma iyi geldi. Üstelik tadı da pek çok bitkisel karışımdan daha lezzetliydi!

Yanındaki biscottiler Gezi Pastanesi'nden.. Damla çikolatalı ve fındıklı. Meyvelisi, Antep fıstıklısı da oluyor. İstanbul'da daha iyi biscotti yapan pastane var mı? Hayır varsa söyleyin diye soruyorum:)

1 ufak demlik (2 bardak) yogi çayı için;

- 1 tane kabuk tarçın,
- 4 tane kakule,

- 5 tane karabiber,
- 2 tane karanfil,
- 1 çay kaşığı toz zencefil
- 1 tatlı kaşığı siyah çay (tercihen ceylon)
- Arzuya göre 1/2 bardak süt

Ufak bir çelik tencereye tüm baharatları koyup, üzerine 2 bardak su ekliyor ve sadece 5 dk kadar kaynatıyorsunuz. Ocağı kapatıp siyah çayı ekliyor, kapağı kapalı olarak en az 5 dk demlendiriyorsunuz. Çayınızı daha keskin aromalı isterseniz demleme süresini uzatabilirsiniz. Demlenmenin ardından çayınızı ısıtılmış bir porselen demlik içine ya da bardaklara süzerek aktarın. Dilerseniz süt ekleyerek ya da sade haliyle için. Afiyet sağlık olsun!


İstanbul bahara tekrar kaçsın, bu kez kesin yakalayacağım. Beraber Eminönü'ne gideceğiz, simitle çay içeceğiz, erguvanları seyredeceğiz, vapurla karşıya geçip oradan buraya bakacağız.
Evet, yapacağız bunları.

"O balıklar ki derya içredir..."



- Günaydın İstanbul, nasıl geçti hafta sonun?
dedim.
- Hoş geldin, bildiğin gibi işte...
dedi.
- Bıraktığım gibisin desene...
dedim.

Taksim meydanında ıslak güvercinlerin karın doyurma telaşı, Beyoğlu'nun yorgunluğu, Kurtuluş'un sokak köpeklerinin gözlerindeki hüzün, Küreklifırın'dan yükselen ekmek kokuları, Ermeni teyzenin küçük dükkanının vitrinindeki ev yapımı kekler, metro durağının yanındaki büfede gazete ve akbil kuyruğu, telaş içinde yürüyen insanlar, klaksona durmaksızın basarsa trafiğin açılacağını zanneden şoförler, metronun kalabalığı, her şey aynı...

"Sen nerelerdeydin?"dedi.
"Ege'deydim" dedim... en kuzeyinde!..



Küçük siyah valizime kekimi, kurabiyelerimi, Kurtuluş'un en cici şekerci dükkanı Bahar Pastanesi'nin kaymaklı lokumunu (ki kendisi yukarıdaki fotoğrafta görülmekte, sade kahve yanında keyifleri tazelemekte tek rakibi badem ezmesi olabilmektedir), taze anne adayının demir eksikliğine acil destek için birer kavanoz tahin-pekmezi ve bu aralar canı turşu çektiği için İstanbul'un en has turşucusu Asri'den alınmış turşuları koyup Çanakkale'ye gittim!

Hasretler giderildi, uzun sohbetler edildi, birikenler döküldü, gözler doldu, burunlar sızladı, "iyi olacak her şey, gör bak" dendi sürekli. Güzel yemekler yapıldı yendi, bahar havasının tadı çıkarıldı, kordonda uzun yürüyüşler yapıldı, deniz kenarındaki salaş kafelerde çaylar kahveler içildi, şarap ve peynirci dükkanları gezildi.

"Babalık" diye bir börekçisi var Çanakkale'nin. Aynı zamanda peynir helvacısı ve peynircisi de var, birkaç dükkanları var yani. Ama börekçisinin bir böreği var ki... Evet, en üstteki fotoğraf o işte. Lorlusu bir porsiyon ancak kalmıştı, bana nasip oldu. Sevim'e kıymalısını aldık. İkimiz de sıcacık böreklerimizden memnun, çaylarımız eşliğinde limana yanaşan gemileri seyrettik kıyıda...




Bu şekerci dükkanının adını malesef not almamışım. Zaten vitrindeki badem ezmelerini görmeseydim önünde mıknatıs çekmiş gibi durmaz, muhtemelen içeri de girmezdim! Ama "Keçecizade" ismini görünce tabii ki dayanamadım. Badem ezmeleri hafif şekerli olur, damağınızda asla ağırlık bırakmaz, eriyip kaybolur da size sadece gözlerinizi kapatıp o anın sonsuza dek sürmesini dilemek kalır. İstanbul'da o nefis mamulleri bulunmuyor ama demek ki Çanakkale'de bulunuyormuş.

Sevim "abla ben hiç badem ezmesi yemedim" deyince, "ah canım! bugün büyük gün o zaman! seni tanıştırayım gel!" dedim ve büyük bir heyecanla dükkana daldık. Bir kesekağıdı badem ezmesi alıp çıkınca çocuklar gibi sevinerek deniz kenarına indik ve kahve içebileceğimiz bir yer aradık.


"Güzel kahve yapan bir yer olsun ama bak, bu tarihi bir an" dedim. Bu ritüele şöyle bakır cezvede pişmiş, bol köpüklü kallavi bir kahve yakışır. Sevim, "tam öyle bir yer biliyorum!" dedi ve kahveyi bakır cezvede pişirip yanında nane likörüyle servis yapan bir kafeye doğru yola çıktık... ama hava misler gibi, günlerden Pazar olunca tabii ki boş yer yoktu. Böyle durumlarda inat etmeyi hiç sevmesem de badem ezmesi aşkına inat edip bir süre bekledik üstelik ama maalesef.. Sonunda şansımıza küsüp pek de özelliği olmayan bir fincan kahveye razı olduk. Olsun dedim, badem ezmesinin tadı nasıl olsa kahvenin tadını bastıracak!
Öyle de oldu tabii...
Özlemişim çooook!


Çanakkale'ye gidilip peynir helvası yemeden dönülür mü? Dönülemez. Ama eğer aynı gün içinde devasa bir dilim pasta yediyseniz (eski günlerimizdeki gibi Özsüt keyfi de yaptık kardeşimle) o zaman peynir helvası yiyemezsiniz. Neyse ki çaresi vardır, paket yaptırırsınız, evde tekrar fırınlar, kanepeye yerleşir, telefonu fişten çeker (tamam tamam abarttım), afiyetle yersiniz. Bu helva sıcak yenir, üste bir de dondurma koyarsanız tadından yenmez.

Bu içine düşercesine fotoğrafladığım helva tepsisi aslında Babalık'ta çekildi. Ama ben bu kez Tijen ablamın tavsiyesiyle Çanakkale Helvacısı Kadir Usta'dan aldım helvamı. Ufacık dükkandaki alışveriş trafiği bana Ayvalık'ın Güler Pastanesi'ni anımsattı bir an... Çanakkale'de her köşede bir helvacı dükkanı görmek mümkün. Ben ilk Hüsmenoğlu'nun helvası ile tanışmış ve Tijen abla tavsiye edene kadar da başka yerden almamıştım.


Fotoğraflayamadığım peynirler, şaraplar var bir de.
Ezine peyniri aldım tabii ki, %70 keçi, %30 koyun sütünden, peynircinin "daha iyisini bulamazsınız" dediği, tadınca buna inanır gibi olduğum harika bir peynir!


Ve şarap..
Yeni tanıştığım (sağolasın Tijen abla!) Çamlıbağ. Sadece Wine House diye küçük bir dükkanda bulabiliyorsunuz. En azından biz girdiğimiz başka hiçbir dükkanda bulamadık. Her yere göndermiyorlarmış. Kırmızı güzellerinden cabarnet sauvignon & kuntra, beyaz güzellerinden vasilaki.


İşte böyle, kendime biraz keyif, biraz hüzne karışmış mutluluk, biraz Ege kokusu hediye edip, kardeşime sımsıkı sarılıp, yeniden döndüm bu sabah İstanbul'a. Ve oradayken aklıma takılan "bu nasıl bir his?" sorusuna cevabımı döndüğümde buldum.
...balık gibiyiz
hani o derya içre olup da...