Ayvalık'a Kaçış...



Kaçtım sonunda İstanbul'dan..
.. olacağı buydu!


Hem ruhum ağrıyordu hem bedenim... kronikleşecekti hafifletmeseydim... hem, ne kadar uzak kalabilirdim ki zaten? Sonunda oldu. Kaçtım. Arkama bakmadan hem de!

Erguvanlara inat, zeytin ağaçlarına koştum...

Küçük siyah valizime Siyah Kuğunun Şarkısı'nı, defter ve kalemlerimi, mumlarımı, yasemin kokulu tütsülerimi, Cennet İlahileri'ni, Seni Seviyorum'u, İlhan-ı Aşk'ı ve Sevgililer Günü'nü koydum. Biliyordum çünkü, O'nun müziği ve sözcüklerinin yardımıyla açılacaktı yolum.


... kimselere haber vermeden, gece otobüsüyle, sabah orada uyanmak için yola koyuldum. Orada... sokakları zeytin kokan Ayvalık'ımda... hem de sadece kendime güneşli mavi bir sabah armağan etmek için.

İnince pansiyona bile uğramadan hemen fırından sıcacık köy ekmeği aldım. Minik odama çantamı bırakır bırakmaz mutfağa girip çay demledim, kendime terasta minik bir kahvaltı hazırladım. Ah işte nihayet zeytinyağına ekmeğimi bandım... yanında tulum peynirinin en güzeli, zeytinin en yeşili.
Ve ah! o mis kokan domatesler...


... ve karşımda deniz! hem de süt gibi bir deniz..
Gözlerimden ruhuma akıtırken özlediğim mavilikleri, çayımı mutlulukla yudumladım...
O an çıkmaya başladı işte kanatlarım, yeniden... parmaklarım da kalem aramaya başladı kanatlarım filizlenince...

... yazılacak sözcükleri yakalamak için sokaklara çıktım.


Bu kadar mı özlenirsin be Cunda?
Yani bu kadar mı özlenirsin?


Derin derin içime çektim havadaki o güzelim kokuyu... taş evlere dokundum... yürümekten yoruldukça taş basamaklarına oturdum o güzel evlerin... oralardaki yaşamları düşleyerek... beyaz keten örtüler üzerine kondurulmuş meze tabakları ve rakı şişeleriyle, dolunaya karşı kurulmuş upuzun sofralar girdi düşlerimin kadrajına zaman zaman... kaç kez doldu gözlerim... "bir parçamı hep bir yerlerde bırakmak zorunda mıyım ben?" diye defalarca kendime sordum...


Çoktan uyanmıştı doğa kış uykusundan, çoktan çiçeklenmişti de meyveye bile durmuştu ağaçlar. Ben uyurken! Ben içimdeki kapılar sımsıkı kapalı uyurken, gelincikler açmıştı yol kenarlarında... O narin güzellikleriyle... usulca dokundum, sevdim incitmeden.. kelebeklere benzetirim onları daima... uçamayan kelebekler...


Özlediğim lezzetleri tattım sonra...
Peynirin, zeytinin en güzeli, kahvenin en köpüklüsü, dondurmanın en sakızlısı... Sevgili minik tatlıhaneme, Güler'e de uğradım. Damağımda lor tatlısının eşsiz tadı, elimde bir kutu tazecik sakızlı kurabiye, mutlulukla ayrıldım oradan.



Akşamları pansiyonun terasında, hafifçe üşüyerek de olsa gün batımına kaldırdım kadehimi.
Güneş kızıl saçlarını usulca denize örterken denizin yanakları pembeleşiyor, sevgilisini sımsıkı kucaklıyordu. Öyle güzel batabilen bir güneşe karşı, hani şairin dediği gibi "içmeyip de ne halt edeceksin?"



... karanlıkta el yordamıyla yürüdüm, içimin kıyılarına vardım nihayetinde.
kilitli kapıyı açtım.


sonra sözcükler dökülmeye başladı kalemin ucundan... dönüşte hiç uyumadım... kainatın sonsuzluğunu ve önümdeki uzun yolculukları düşündükçe içim ürperdi... oluştuğum hücreler toza dönüp dağılıncaya kadar, ruhum konuk olduğu bu bedende daha neler yaşayacaktı kimbilir? bir yandan yolun ne kadar başında olduğunu düşündüm, bir yandan belki ortasında, belki sonunda olduğumu... ama bunu asla bilemeyeceğimi...

Ekolojik Pazarın Renkleri


... festivale daldım, kendimi unutana kadar film izliyorum... bazen bir filmin ortasında uyurken, bazen sonunda ağlarken ya da alkışlarken buluyorum kendimi... bu aralar mutfak bana uzak, ben mutfağa uzağım... biraz bu yüzden, biraz dergiyi bulamayan çoğunlukla paylaşabilmek adına, Git'in son sayısında yayınlanan yazımdır...


Şehr-i İstanbul’a taşınırken en büyük kaygılarımdan biri; Ege toprağının, havasının ve suyunun armağanları olan doğal, sağlıklı ve lezzetli besinlere alışmış olan bünyemin büyük kente nasıl ayak uyduracağıydı. Şaşıracak, üzülecek, özleyecekti o güzel otları, sebzeleri, mis kokulu meyveleri… Yapılacak iki şey vardı. Ne yapalım, böyle de bir bedel istiyor güzel İstanbul deyip geçmek, herkes gibi süpermarketlerin manav reyonlarından cilalanmış elma, kokmayan portakal, etiketlenmiş muz, fazla gelişmiş ve parlak renkli, ama tatsız tuzsuz bilimum sebze-meyve satın alıp yemek, ya da elimden geldiği kadarıyla burada da doğal beslenmenin çarelerini aramaya başlamak..

Elbette ikincisini yaptım!

Doğal gıda arayışları…

Çare yok değildi, vardı. İlk çare elbette “memleketten” taşınanlar, gönderilenler oldu. Bidonlarla sızma zeytinyağı, ev yapımı zeytin, köy tereyağı, karacotlu peynir, bahçe mandalinaları, hatta köy yumurtaları.. Hatta ve hatta, sipariş ettiğim Buldan işi perdelerin geldiği koliden, annemin haşlayıp paketleyerek araya sıkıştırdığı turpotu bile çıktı diyeyim de durumun vehametini anlayın. Son gidişimde de dönüşte koca bir bağ arapsaçı getirdim iyi mi? İyi tabi, nereden bulacağım ki burada en sevdiğim otu?


Başka çareler de vardı sonra, büyük semtlerin geniş caddelerine, çarşı içlerine serpiştirilmiş o şekerci dükkanlarına benzeyen cıvıl cıvıl ekolojik dükkanlar mesela… Beyoğlu’ndaki Ambar ve Beşiktaş’taki Kırkambar favorilerim olsa da tümünü sever, ufak bir şey almaya ya da sadece bakınmaya bile girsem kendimi kaybederim. Her zaman bir şey almasam da severim o dükkanların baharatlı havasını koklamayı, raflara sıralanmış ufak tefek kavanozları seyretmeyi, yeni bir şeyler keşfetmeyi. Gerçi bu kavanozların ufak boylarına, paketlerin düşük gramajlarına rağmen çoğu kez üzerlerindeki fiyat etiketleri normalin üzerindedir, ama doğal ve lezzetli gıdalar yemek istediğim için yine de alışverişimi yaparım. Keşke daha ucuz olabilse, keşke herkes alabilse diye düşünmeden de edemem..

İşte İstanbul’da ekolojik bir pazar yeri kurulacağını ilk duyduğumda bu yüzden sevinmiş ve o zamanlar burada olmadığım için biraz da kıskanmıştım! Tamam, Ege’de yaşıyordum ama yaşadığım kent hızla büyüyor, süpermarketler yaygınlaşıyor, alışveriş merkezleri inşa ediliyor, bizim bile doğal yiyeceklere ulaşabilme şansımız gitgide azalıyordu. Sevinmiştim, çünkü ekolojik pazar belediyenin ve bazı kuruluşların desteğinden yararlanacağı için nispeten ucuz olacaktı. İnsanlar doğal ürün dükkanlarından alamadıkları paketleri daha uygun fiyatlarla filelerine atabilecek, en önemlisi marketlerin kapısından bile girmeyen mis kokulu ve lezzetli mevsim meyvelerini, sebzelerini burada bulabileceklerdi. Ve tabi proje başarılı olursa örnek oluşturacak, diğer kentlerde de benzeri pazarlar kurulacaktı.
İstanbul’a yerleşince yaşayacağım semtin Şişli olmasına çok sevindiysem en büyük nedenlerinden biri de işte bu pazar yerine çok yakın oluşumdu. Haftalık pazar alışverişimi yapabilecek kadar yakın!

%100 ekolojik pazar yeri

Şişli Belediyesi’nin ve Buğday Derneği’nin ortak projesi olarak başlayan %100 ekolojik pazar yeri, Milupa ve Pınar’ın desteği ve bazı basın kuruluşlarının sponsorluğu ile geçtiğimiz Haziran ayından beri her Cumartesi Şişli Feriköy’de kuruluyor. Benim İstanbul’a gelişim ise daha yeni bir tarih... Gerçi pazarı ziyaret etmekte yine de geç kaldım, her haftasonu gitmeye niyetlendiysem de bir engel çıktı. Ama ne kadar yakınında oturduğum düşünülürse daha fazla bahanem olmamalıydı! Nihayet bir Cumartesi günü vakit öğle olmadan pazar yerine gitmek üzere yola çıktım. Çok keyifli olacağa benziyordu, zira yanımda sevgili ablam Tijen İnaltong da vardı.

“Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane”

Gerçekten de çok keyifli oldu.
Pazar yeri tahmin ettiğim kadardı, ne çok geniş ne de çok küçük.. Standların çoğu kurulmuş, müşteriler pazar arabalarıyla, fileleriyle gezmeye başlamışlardı bile. Biraz daha erken gelinebilir diye düşündüm, ama o kadar yakında olmamıza rağmen biz bile ilk seferde pazar yerini bulmakta zorlanınca, uzak semtlerden gelmek isteyenlerin ne kadar zorlanacaklarını düşünmeden edemedim. Sanırım pek çok kişinin de ortak şikayeti buydu, pazarın kolay bulunur bir yerde olmaması ve belediye servisinin çok kısıtlı bir güzergahta işlemesi.. Zamanla bu sorunun çözülmesini ummaktan başka yapılacak birşey yok gibi... Ancak özellikle Şişli çevresinde oturanlar, hele de doğal yiyeceklerin özlemi içindelerse Cumartesi günleri bir-iki saat bile olsa zaman ayırıp pazarı mutlaka ziyaret etmeliler diye düşünüyorum. Ben her hafta gelmeye çalışacağım artık. Dönüşte belediyenin servisiyle evime yakın bir noktada inebileceğim için kendimi şanslı sayıyorum doğrusu.

Bu ilk ziyaretimde elimde fotoğraf makinem ve not defterimle, alışverişten ziyade izlenimlerimi yazmak için pazardaydım. Ama annemin “aç değilim diyenden korkacaksın” deyişini haklı çıkaracak şekilde, pazardan elim kolu dolu ayrıldım. Bir de “alışverişe” gelseydim ne olurdu kimbilir? Merak edenler, gidemeyenler, gidecek olanlar için işte buyrun, ekolojik pazarın renkleri!
Hadi pazara gidelim!

Pazar yerindeki rengarenk standları tek tek incelemeye başladığımda ilk dikkatimi çeken, fiyat etiketlerinin üzerine yazılmış yöre adları oldu. Pazardan ne alırsanız alın, nereden geldiğini biliyorsunuz. Dahası, getiren üreticiyle ayaküstü sohbet ediyor, bazen çok hoş öyküler dinliyor, kimi ürünleri almadan önce tadabiliyorsunuz. Fiyatlar da manavlarda alışkın olduğunuzdan çok daha yüksek sayılmaz. Hele de bu sebze ve meyvelerin ilaçsız, hormonsuz, gerçek lezzette oldukları düşünülürse…

Ben de bir yandan fotoğraf çekerken bir yandan üreticilerle sohbet etmeye (ve farkında olmadan alışveriş yapmaya da!) başladım. Çantama ilk attıklarım makarna paketleri oldu. Benim gibi makarnayı çok sevenler ekolojik makarnaların ne kadar lezzetli olduklarını çoktan keşfetmiş olmalılar. Marketten aldığım son “kepekli” makarna lezzetsiz çıktığı için bu ekolojik paketlerden stok yapar gibi 3-4 tane birden attım çantama. Zeytinyağıyla yapılmış, yulaflı, çavdarlı leziz galetalardan aldım sonra bir paket. Bir de güzel köy ekmeği bulsam çok sevinecektim ya, ancak birkaç tane bulunabilen güzel ekmekler için sabahın çok daha erken saatinde gelmek gerekiyormuş. Ama dileyen, pazarda bulunabilen tam buğday unlarından alıp kendi ekmeğini de yapabilir tabi…
Pazarda en bol olan meyve elmaydı benim gittiğim hafta. Ufacık tefecik, biçimsiz, kiminin kurtlu olduğuna bakmamak lazım! Tadları öyle güzel ki.. Hem kurtlu olmaları da doğallıklarının işareti zaten. O minik yaratıklar bilirler çünkü, ilaçlanmışlara gitmezler. Bir üretici “elmalarım mahvoldu bu sene” diyordu kurtlardan şikayet ederken, ama yine de “herkes gibi” yapmayı tercih etmemiş, organik tarımda direnmişti. Zaten bu yolda giden toprak insanlarının ortak kararıydı bu direniş.. Ne kadar zor olsa, ne kadar kayıplar verilse, hatta bazen zarar edilse de, insan sağlığına zararlı hiçbir şey kullanmadan, doğaya zarar vermeden üretim yapmayı sürdürmek.

Çantaya atılanlar…

Tezgahlara bakınırken tazecik kerevizler gördüm, baktım önlerindeki kartta Kuşadası yazıyor, sevinerek aldım son kalan yarım kiloyu. İstanbul’da bulunmaz öylesi, bilinmez de.. Ufacık kafası olan, dallı yapraklı kerevizlerdi bunlar! Ege’de böyle pişirilir kereviz, dalıyla yaprağıyla... Aynı anda kerevizlere bakan iki kadın “aaa pişmez bunlar, kafası yok!” deyince güldüm. Öyle tazeydi ki kerevizler, Ege’de kurulmuş bir pazar olsaydı bu, biz üç kadın çekişebilirdik bile daha önce davranıp satın almak için. Merak ettiklerini görünce anlattım onlara nasıl pişirdiğimi, şaşıp kaldılar.

Ufacık brüksel lahanaları görünce onlardan da aldım. Manavda son gördüğüm brüksel lahanaları neredeyse mandalina kadar büyü(tül)müştü, bunlarsa bilye kadardı! Onları Tijen ablamın tarifiyle, kestaneli pişirmeye karar verdim. Sonra körpecik brokoliler vardı, hem de öyle çoklardı ki.. Hadi onların da hatırı kalmasın diye yarım kilo kadar aldım, sotesini yapar yerim niyetiyle.. Ve otlar tabi… İstanbul’da bulunacağını düşünemeyeceğim taze kekikler, dalgan (ısırgan)lar, turpotları.. Ebegümeci bile buldum bir tezgahta! Karacabey’den geliyormuş, “dağlardan topladık” diyordu satan kadın, "topladığımız yeri bir görseydiniz!" Belliydi zaten, öyle körpeydi ki bu çok sevdiğim ot, tezgahta kalanların hepsini aldım. “Alıcı çıkmadı mı?” dedim, “bilenler biliyor, aldılar, çoktu sabahtan” dedi. İyi ki de hepsini almışım diye düşündüm sonradan, tüm otlar gibi pişince azıcık kaldılar çünkü.



Fethiye’den gelen mis kokulu mandalinalardan tattım, limonlardan attım çantama birkaç tane. Tijen ablam da avokado aldı aynı tezgahtan, bir bana bir kendine. Hiç tatmamıştım bu güzel meyveyi, birkaç gün oda ısısında olgunlaşmasını bekleyip roka salatasına koyunca gayet güzel oldu. Kahvaltılık ezme de yaparlarmış avokadodan, ekmeğe sürmelik. Bir dahaki sefere onu da deneyeceğim.

Ufak paketlerde organik bakliyatlar, tahıllar bulmak da mümkün pazarda. Dolabımda epey zaman idare edecek kadar bakliyatım olduğu için onlardan almadım ama o güzel bulgurlarla, mercimeklerle, tam pirinçlerle yapılan pilavların, çorbaların tadına doyum olmadığını söyleyebilirim!

Güzel köy peynirlerinin, zeytinlerin yanında zeytinyağları da vardı; üreticileriyle konuştuk, ekmek bandık çoğuna. Bunlardan biri olan Yazganoğlu Tarım, birkaç ay öncesine kadar yaşadığım yerden, Aydın Umurlu’dan geliyordu pazara, o yüzden en çok ilgimi çeken onlar oldu. Aslında üretimlerinin tamamını ihraç ediyorlarmış, ama “Ecoliva” markasıyla pazara katkıda bulunmak istemişler, çok da iyi etmişler. Evimde hala -bence sezonun en güzelleri- kırma zeytinlerim olduğundan zeytin almadım. Ama artık Aydın’da da yetiştirilen siyah Gemlik tipi zeytinlerden tattım, lezizdi gerçekten. Diğer yandan zeytinlerin hemen yanında duran ballardan da gözümü alamıyordum! Neler yoktu ki? Yayla balı, Marmaris çam balı, Datça kekik balı, Kastamonu-Kütahya yöresinden ıhlamur balı, arıların yılın ilk çiçeklerinden topladıkları bahar balı, akasya balı… Tümünden de tadınca kafam hayli karıştı doğrusu, hepsi birbirinden güzeldi çünkü, ama satıcının “bu son nokta” deyip gülümseyerek uzattığı çubuktaki akasya balının sanki çok daha özel bir lezzeti vardı.


Pazarın diğer renkleri

Timur Danış ve Yunus da pazardaydı; Git standı, dergiler, kitaplar ve bir küçük tüp üzerinde kaynayan kazanla elbette! “Ne bulursan at içine” yöntemiyle yapılan sebze çorbası güzel kokuyordu doğrusu, ben henüz acıkmamıştım ama Yunus tabağındaki çorbaya iştahla ekmek doğruyordu. Bu arada acıkmış olanlara pazarda seçenek çok; mesela büfede organik sebzelerle yapılan çorba, kadınların tam un ve zeytinyağıyla açtıkları ve hemen orada sac üstünde pişirdikleri otlu gözlemeler, mercimek köfteleri, Kilis’in müceddere pilavı gibi.. Üstüne de yine büfeden bir bardak çay içerseniz keyfiniz tamamlanmış olur. Çaylar ucuz, bardağı 50 kuruş. İstanbul’da bu fiyata, hem de organik çay nasıl olur diye sordum tabi. Belediye büfeden kira almıyormuş meğer...

Organik pamuktan üretilmiş yumuşacık eşorfman takımları, bebek giysileri de vardı pazarda, meraklısına... Meraktan ziyade, özellikle alerjik ve hassas bünyeler için kurtarıcı olabilirler diye düşündüm. Bunların dışında çeşitli dergiler, kitaplar, ekolojik yayınlar da bulabiliyorsunuz. Sonuçta fazla bir şey almasanız bile pazar yeri şenlikli, görülmeye değer. En önemlisi, üreticilerin bu güzel çabaları desteklenmeli, az da olsa katkıda bulunulmalı, öyküleri dinlenmeli… Çünkü onlar paylaşmak istiyorlar.


Hem pişirdim, hem düşündüm!
Pazarın ertesi günü, akşam yemeği için ebegümecini pişirdim annemin tarifiyle. Bir sonraki akşam da kerevizi. Yanında güzel bir nohut yemeğimiz, bir de tam pirinçten pilavımız vardı, üstüne de yine pazardan alınmış balkabağından tatlımız! İnsan bedenine böyle güzel yiyecekler aldığında, kendine ve doğaya yaptığı iyiliği düşünüp daha bir mutlu oluyor sanki… En azından ben öyleyim!

Organik tarım desteklenip yaygınlaştıkça, insanlar yiyecekleri her şeyin doğal lezzetleriyle sofralarına gelmesini istedikçe böyle güzel projeler de çoğalacak, pazar yerleri büyüyüp yaygınlaşacak diye umut ediyorum. Çünkü artık sadece büyük kentler değil, küçük yerleşimlerde yaşayanlar da tehdit altında. Sebzelerin, meyvelerin eski lezzetlerinin olmadığı yıllardır söylenir durur, ama artık buna gıdaların genetiğiyle oynamalar, kış ortasında çilek, patlıcan, domates yemek isteyenlere özel (!) geliştirilen hormonlar, kimyasallar, “doğala özdeş” çeşit çeşit aromalar, parlak cilalar, boyalar da eklenmiş durumda.. Ninelerimizin, dedelerimizin beslendiği gibi beslenme şansına zaten artık hiçbirimiz sahip değiliz... Ama kanserden genç yaşta dünya değiştirmek de istemiyoruz! Hadi biz öyle ya da böyle bugüne geldik, ama dünyaya getirdiğimiz ya da getireceğimiz çocuklar “gerçek yiyecekler”le beslensin, küçücük bedenlerine yapay gıdalar girmesin istiyoruz, bu en doğal hakları çünkü… Geçenlerde okuduğum harika bir kitaptan, Japonya’da “hiçbirşey yapmama” esasına dayalı olarak organik tarımla uğraşan Fukuoka’nın “Ekin Sapı Devrimi”nin son sayfalarından birkaç güzel satırı almak istiyorum buraya:
“Bütün insanların göreceli algılama kalesinin kapısından çıkıp çayırlara koşarak müdahalesiz doğanın kalbine dönmesinden başka barışa giden bir yol yoktur. Yani, kılıç yerine orağı bilemekten başka yol yoktur (….) barışın anahtarı toprağa yakındır”.


Biliyorum; evinize çok yakın o markette yıkanmış ve pişirilmeye hazır ıspanaklar, ayıklanmış pırasalar, iri ve parlak kırmızı elmalar, kışlık (!) domatesler, biberler, temizlenip etiketlenmiş mandalinalar, portakallar, muzlar var.. Ama İstanbul’un göbeğinde, Şişli’de her Cumartesi kurulan bir de %100 ekolojik pazar var. Meyvelerin, sebzelerin renkleri marketlerin spotları altında görünenler kadar parlak değil belki, ama gerçekler... Tornadan çıkmış gibi değiller, irili ufaklılar, berelenmiş, zedelenmiş olanları var içlerinde, ama mis gibi toprak kokuyorlar...

…ve en önemlisi, toprağa sevgiyle dokunan insanlar var orada, çocukları gibi baktıkları ağaçlarından topladıkları meyveleri, içlerindeki hevesleri ve dinlemek isteyene anlatacakları öyküleriyle…

İstanbul'da, Annemle...

İçimde tazecik bir hüzün, damağımda buruk bir kahve tadı, başlıyor yeni hafta... Annemi sabahın erken bir saatinde yolcu ettikten sonra düğümlenen boğazımı açmak için üst üste içtiğim iki bardak demli çayın, sıcak çikolatanın ve kahvenin ardından ofisteyim. Film festivalini ikinci haftasından da olsa yakalama heyecanı olmasaydı içimde, sanırım bu hüzünle başa çıkamazdım... Onu ne yapacağımı, nereye koyacağımı bilemez, akşam evin kapısından girmemek için ne yapsam, nereye gitsem diye düşünür, çözüm bulamazdım.

Ama iyiyim..
Gideceğim filmleri düşünüyor, annemin gelişiyle daha bir eve benzeyen, salonuna onun armağanı iki koca kitaplık eklenen evimde artık daha iyi hissedeceğimi biliyor, derin bir nefes alıyorum hayattan...
... hayatımdan.
İstanbul'daki hayatımdan.


Anneme verdiğim sözü de hatırlıyorum:
Bu kent beni her üzdüğünde Sarıyer otobüsüne bineceğim, İstinye'deki iskele kahvesine gidip denizin kıyıcığında çay içeceğim.



Gelelim son hafta sonunun, ama her saati dolu dolu geçmiş hafta sonunun detaylarına... Hiç bitmesin istenen her güzel şey gibi çabucak biten hafta sonuna...

Ne güzel bir tesadüf ki doğum gününde buradaydı annem. Bu kez ona pasta yapmak yerine pastaların en güzelini ısmarlamak istedim. Cuma akşamı iş çıkışında
Gezi Pastanesi'ne gittik. En harika çikolatalı pastayı yemek için başka nereye gidilebilir ki zaten? Her zamanki gibi güleryüzlü ve nazik personellerinden birine "bugün annemin doğum günü, en güzel pastanızdan istiyoruz!" dedim:) Kestaneli ve çikolatalı bir pasta önerildi anneme, ben de değişik olsun diye bademli ve beyaz şaraplı bir pasta seçtim. İki pasta da çok güzeldi, ama ben beyaz şarabın yoğun aroması her lokmada hissedilen bademli pastayı daha çok sevdim.


Bu dehşet şey, Gezi'nin özel kahvesi...
Olağanüstü güzel görünüyor görünmesine de, ancak ve ancak tatlı krizindeyseniz veya yanında pasta yemeyecekseniz öneririm. Gördüğünüz gibi çorba kasesi büyüklüğünde bir fincanda servis ediliyor:) Kakao, karamel, tarçın aromalarıyla oldukça yoğun, tatlı bir kahve... Biz bir fincanı birlikte içtik ve yine de bitiremedik!


iyi ki doğdun annem, sen doğmasan ben de doğmazdım ki!! :)


"Paskalya gelmiş mahalleye!" dedim ertesi gün Kurtuluş caddesinde yürürken. Olamaz böyle bir güzellik; dükkanlarda rengarenk paskalya yumurtaları, fırınlardan yükselen sakız ve mahlep kokuları, pastane vitrinlerinde kocaman çikolatadan yumurtalar, süslü püslü paketlenmiş paskalya çörekleri... En güzel vitrin yarışmasını en cici şekerci dükkanı Bahar Pastanesi kazandı bence:) Bu devasa paskalya çöreği ve çatala bayıldık!


Bardağın boş tarafını görürseniz "korkunç kalabalık", dolu tarafında ısrar ederseniz "cıvıl cıvıl" bir gündü Cumartesi, Eminönü'nde...

"Şimdi İstanbul'da olmak vardı anasını satayım
Yeni camide mısır atmak kuşlara!"
diye bir şarkı vardır hani... işte ben oralara ne zaman gitsem, kafamın içinde bu şarkı çalar... Yine çaldı, bu kez annem de eşlik etti üstelik!



Lokumlar tattık, baharatlar kokladık, turistlerin heyecanlı hallerine gülümsedik ama aslında pek de farkımız yoktu onlardan! Hele her şeyin fotoğrafını çeken ben, hiç farklı değildim:) 



Bunca albenili lezzet karşısında acıkmamak mümkün değildi ama yemek için az daha sabredip sokak aralarına yöneldik...
... tabii çarşının çıkışına doğru taze çekilmiş kahve kokusunu takip edip Kurukahveci Mehmet Efendi'den kahve aldıktan sonra! Çantama attığım kahve paketi eve gidene kadar çantamı ve içindekileri kahve parfümüne boyamıştı, nasıl da güzeldi
! Diyorum hep, dünyadaki en güzel ilk üç kokudan biridir taze kahve kokusu...


İncik boncuk dolu hediyelik dükkanlarını, sonra şarküterileri de gezip leziz mi leziz eski kaşar, Kars kaşarı ve tel peynir aldıktan sonra günü Haliç'te, köprü altında, annemin deyişiyle "çingen keyfi" ile bitirdik:) O balık-ekmek yerken, ben tadını neredeyse unuttuğum patates-bira ikilisi ile fena halde mutluydum. Balıklar değil ama köprüde olta atanlar da mutluydu, bahar güneşiyle şimdiden yanakları kızarmış turistler de, güneşli günlerle gelen kalabalıktan memnun esnaf da... Herhalde İstanbul kardeş de mutluydu, vapurlar da, martılar da. Annemin elinden simit yiyen, caminin duvarlarına tutunan, çocukların kovaladığı güvercinler en mutlusuydu belki de.

Ertesi gün sabahın erken saatinde Sarıyer otobüsü...
Pazar sabahında kahvaltıların en sadesini (ama ona göre en güzelini), yani simit-kaşar kahvaltısını istedi annem, bana da onu deniz kıyılarına götürmek düştü... Sağ tarafımda hem annem hem deniz, gittik sahil boyunca tıngır mıngır. Ortaköy... Arnavutköy... Bebek... Aşiyan... Rumelihisarı... derken Çınaraltı, Emirgan... Aniden karar verip orada inilir mi? İnilir. Çınaraltı çay bahçesinde önceki gün Eminönü'nden alınmış nefis eski kaşar ve tazecik simitlerle birlikte çay içilir. Annem haklıdır, bundan daha güzel kahvaltı yoktur! Üstelik ıpılık bahar sabahında masmavi bir İstanbul vardır gözlerimizin önünde, alabildiğine mavi hem de... Başka ne ister insan?



Sahilde yürünür sonra, misler gibi havayı koklaya koklaya, taa İstinye'ye kadar.. İskeleye gelindiğinde dur bakalım burada bir İzmir lokmacısı olacak diye aranır, bulunur. Lokmacının hemen yanında, yoldan azıcık gizlenmiş bir de çay bahçesi vardır ki, orada yaşamak istersiniz! Hakikaten "beni buraya bırakıp gidin!" denecek bir yerdir!

Annemle önce bir kasesini paylaşmayı düşündüğümüz, sonra dayanamayıp bir kase daha aldığımız lokma tatlılarımızı yiyip kahvelerimizi içtik orada. Kahveler köpüklü, lokmalar bol tarçınlı, çocuklar fazla enerjik, hava fazla güneşli, gazetede Ahmet Altan'ın
"erguvanlar" yazısı çok güzeldi... (şimdi o kırmızı yanaklı turistler gibiyim, azıcık bahar güneşinde yanmayı başarmışım:)


Dönüş yolunda Beşiktaş'ta inip annem en çok onu beğendiği için Kadıköy iskelesi önündeki simitçiden bolca simit aldık. Aydın'a gitti o çıtır çıtır simitler, bizim "gevrekler" kıskanacak biraz ama olsun:) Son olarak hem anneme yolluk olsun diye, hem de çok sevdiği için 7-8 Hasanpaşa kurabiyeleri... Annem tatlı ve tuzlulardan karıştırdı, ben acıbademlerden istedim. Midemiz kazındığı için meydana kadar inmeye üşenip fırının hemen yan sokağındaki çay ocağının taburelerine oturduk ve ikişer bardak "esnaf çayı" içtik tazecik kurabiyelerle... "Gitmesen olmaz mı?" demedim, o da "kalayım biraz daha" demedi. Ne kadar çok kalırsa gittiğinde o kadar üzüleceğimi bildiğimden, hiçbir şey demedim.. Sadece tadını çıkardım...

"başlayan her şey biter"...

... acilen İlhan İrem dinlemeli, bu akşam mutlaka bir film izlemeli ve erkenden uyumalıyım.

Küçük Mutluluklar...



Hayatın sadece "an"lardan oluştuğunu öğreneli çok uzun zaman oldu aslında...
... ama bunu kendime sık sık hatırlatmam gerektiğini düşündüm bu sabah ofise gelirken.
O film repliğindeki gibi tıpkı, kendime tekrarlamalıyım...
hatırla... hatırla...
... hayat "an"lardan ibarettir!

Ya mutluluk?
"Mutlu olmak gibi bir derdim yok, ben hüznümle iyiyim" dediğim, daima siyah kazak-pantalon ve siyah bot giydiğim, o bol yağmurlu günlerde kendime yalan mı söylüyordum? Tüm derdim mutlu olmaktı belki aslında... hepimiz gibi.

... mutluluk nedir peki?

Bazen sıcak bir kruvasandır, sabah kahvesine eşlik eden. Dükkandaki kızın ben kapıdan girer girmez "günaydın!" demesidir gülümseyerek... "Kruvasan var mı?" dediğimde "Sadesi de var ama çikolatalısı fırından yeni çıktı, sıcak!" demesi, sanki kendisine seçer gibi bir içtenlikle kruvasanın en irisini seçip paketlemesidir...


Eve geldiğimde annemi evde bulmak, zeytinyağında kavrulmuş soğanın o muhteşem kokusunu duyup kendimi gerçekten EVİMDE hissetmek... Sarmaşık (acıot) pişirmesi annemin, ben çok özledim diye... Ah o kadar az ot yedim ki bu kış! Mutluluk bu işte, bu an, annemin pişirdiği ot kavurmasını yemek onunla birlikte...

Şimdi fotoğrafını görünce tarifini merak edenler olacak dedim anneme, o da anlatıverdi: 1 demet acıot alınır, yıkanıp süzgece konurmuş ki iyice suyu süzülsün. Sonra baş ve işaret parmakları arasına alınıp "çıt çıt!" diye kırılırmış. Çıt etmeyen sert kısımlar atılırmış, pişmezmiş onlar. Sonra biraz zeytinyağında 1 soğan kavrulur, otlar da içine atılırmış. Kısık ateşte pişmeye bırakılırmış bir güzel, kapağı kapalı halde. Misler gibi kokusu sarınca mutfağı, 2 yumurta kırılırmış içine, toz biberi, pul biberi, efendime söyleyeyim tuzu atılırmış. Yanında yoğurt ve kızının güzel ekmeği de olursa mis gibi yenirmiş.



Başka nedir ki mutluluk?
Belki bir kutu "kurabiyelik"tir pakettir, 
Sade'den gelen. Hem de hiç beklemediğim, unuttuğum bir anda!.. Organik kurabiyeler yapılsın diyedir cevizli, ballı, tam unlu, susamlı... Yapılacaktır elbet. Yapılacak ve kurabiyeli mutluluklara bir yenisi eklenecektir.


Sonra güzel ablamın son gelişinde armağan ettiği bir kavanoz porçini mantarını açmak, annemle birlikte tatmak kısmet oldu diye sevinmektir mutluluk... Komşufırın'ın köy ekmeklerinden alıp kocaman dilimlemek, üzerlerine biraz porçini, birer dilim de kaşar koyup fırınlamak, sonra bu nefis pizzayı kahvaltılıklar ve çay eşliğinde hafif bir akşam yemeği niyetine paylaşmaktır...


Ufak bir Beyoğlu turudur mutluluk, ıpılık bir akşamda... Koska'dan badem şekeri, çikolata kaplı minicik lokumlar seçmektir.

.. ve tabii Beyoğlu çikolatasının en fındıklısından bir de!



Bir sır daha vereyim mi size?
Çay demlemektir mutluluk aslında, evet, sadece bir demlik çay... Çayın kokusu, ince bellideki zarif kırmızı rengi ve parmak uçlarınızdaki sıcaklığıdır...
Çaydır mutluluk...
Bir de belki yanında kıtlama akide şekeri yemektir!


Ve tabii... kahve pişirmektir mutluluk, iki fincan kahve...

Naneli-limonlu bir lokumu ısırınca iki renge hayranlıkla bakmak, kahveli lokumun içindeki kahve zerreciklerini fark etmektir.

Aslında sadece fark etmektir belki de...
... hayatın sadece "an"lardan ibaret olduğunu.

sadece "an"lardan...

Kavuşmanın Tadı...


Ağzım kulaklarımda, içimde bir sevinç, bir neşe, bir kabına sığmama halleri!.. Bir şımarık çocuk, bir kız çocuğu, annesinin kucağında uyuyup kalma numarası yapma hevesleri... Özlemenin türlü hallerinden sonra, kavuşmanın türlü lezzetleri...

... annem geldi!

Yağmur var, sağanak var dedi hava raporları, ama yağmadı işte, güneş açtı birdenbire! Annemle birlikte bahar geldi evime, içime, kentime... İstanbul bilmez annemi, bilmesin, ne olur ki? Ben annemi alırım yanıma, bak İstanbul derim ona, annem geldi! Simitin en çıtırını ver anneme, sonra Beşiktaş'a gittiğimizde Yedi Sekiz Hasanpaşa fırınından kurabiyeler henüz çıkmış olsun, seçsin annem onlardan bir kesekağıdı dolusu, sonra binelim biz vapura. Boğaz karşımızda, çay bardakları vapur penceresinin yanındaki ufak masamızda, "ne kadar ucuz bir keyif bu!" desin annem, "hiçbir şeyin olmasa şu keyfin hep olur bu kentte"...

Sonra güvercinlere ve martılara tanıştırayım ben annemi. 

Annem kalan simidimizi bölüştürsün onlara.


K
adıköy'ün daracık sokaklarında yürüyelim biz kol kola, ne kadar şekerci dükkanı varsa hepsine girelim,
Şekerci Cafer Erol'dan renk renk akide şekeri seçelim, Hacı Bekir'den lokum ve sakızlı badem ezmesi... Sonra balıkçıları görüp sevinsin annem, "sen yemezsen yeme, ben balık isterim!" desin, balık seçsin kendine, ben de rokanın en yeşilini beğeneyim onun için. Baharatçıları, şarküterileri, hatta kitapçıları bile gezelim biz birlikte, annem dinlensin kitapçı koltuklarında, ben gezeyim raflar arasında...




Kahve Dünyası'nda annem bayılsın "içtiği en güzel sıcak çikolata"ya. Çikolatadan yapılmış kaşığı da atalım fincanlarımıza, erisin o bir güzel, sıcak çikolata daha bir çikolata olsun, parmaklarım da çikolata olsun, çikolata fabrikasındaki Charlie olayım ben. Sonra ikram ettikleri kahve çekirdekli çikolata tabağını da bitirelim biz, garson bir tabak daha getirsin! Biz utanalım biraz, abarttık mı diye gülüşelim ama abartmakta hiç sakınca görmeyelim:) 











Sonra biraz daha dolaşalım çarşıyı, Kadıköy'ün kedilerini sevelim, Bahariye'ye çıkalım, güneşe karşı banklarda oturalım, sahaflarda dergilere bakalım... Otacı'dan keçiboynuzu, Brezilya Kurukahvecisi'nden Beypazarı cevizli sucuğu alalım bana, annem beni zayıflamış gördü diye. Sonra işte orada, "anne bak burası
Çiya!" diyeyim ben, oyuncakçı dükkanı görmüş çocuk gibi. "Acıkmadık daha" desin annem, kollarımız şeker torbalarıyla dolu, biraz daha gezip akşamı edelim biz. Akşam inince Kadıköy'e, kentin en sevdiğim lokantasına, Çiya Sofrası'na götüreyim annemi. Birer tabak alıp elimize, o güzel salatalardan seçelim önce...


Annem bulgurla yapılmış ve nar ekşili bir sosa bulanmış körköfte, patlıcan salatası, maş salatası seçsin; ben muhammara, zeytin piyazı ve kuzukulağı.. Ortak noktaları zahter salatası ve kaya koruğu olsun tabaklarımızın. En çok zahter salatasına bayılalım biz, bir de Çiya'nın güzel ekmeklerine sürdüğümüz muhammaraya... "Senin humusuna benziyor sanki" desin annem, "humusu özlemişsindir! yapayım sen gitmeden!" diyeyim ben.

Ana yemeği Gaziantep yöresinden "şiveydiz" olsun annemin, benim de pazı borani. Her kaşıkta tadını çıkartalım tabaklarımızdaki lezzetlerin, "bir dahaki gelişimde yine getir beni buraya" desin annem...


"Dur daha sen, sırada tatlılarımız var!" diyeyim, ve tabi ki Çiya'nın en özel tatlısından, tadına doyamadığım kabak tatlısından söyleyeyim anneme. "Senin yaptığından daha güzelini sadece burada yapabiliyorlar!" diye de itiraf edeyim:)
Annem tahin ve ceviz soslu kabak tatlısından, ben kaymaklı domates tatlımdan fazlasıyla memnun, ufak lokmalarla uzatalım o keyif anlarını.

İşte böylece gelsin bahar içime, evime, İstanbul'a...

Ekolojik pazara da gelsin bahar, kavuştursun artık beni domateslere. Aylardır özleyen damağım bayram etsin Çıralı'dan gelmiş domateslerin zeytinyağı ile şımartılmış dilimleriyle!



Annemle birlikte hep özlediğim gibi dolu dolu bir sabah kahvaltısında, onun getirdiği zeytinler, kiracımızın yolladığı nefis Silifke tulumu, annemin ısırganotlu böreği, can komşum Nuran teyzemin ıspanaklı poğaçaları, köy yumurtalı omlet ve ev ekmeği ile ruhum da doysun...

... kavuşmanın tadı böyle olsun.