İncirli Dilimler


Geçen hafta sonu sevgili dostlarımızla çok sevdiğimiz dizi Coupling’in 2. sezonunu izlemek üzere tekrar toplandık. Neredeyse 1 ay geçmişti ilk sezonu izlememizin ardından, ve dostlarımızı tekrar davet etmek vardı aklımda ne zamandır. Bu kez komik bir davet yazısı hazırlayıp hepsinin mail adresine yolladım:) Davet yazısında menü de yer alıyordu. Hepsi bundan çok hoşlandı ama en çok keyfi ben aldım sanırım. Tüm hazırlık süreci çok keyifli oldu, ben de sanırım epey deneyim kazandığım için fazlaca telaş yapmadan her şeyi vaktinde hazırlayabildim. Annemin yanındayken tüm bulaşığı o topladığı halde yine de bazen yetiştiremezdim!

Hazırladığım menü şöyleydi:
- Kısır
- Patatesli pay- Böğürtlenli çikolata topları
- Cevizli kek
- İncirli dilimler

Ufuk’un ablasından getirdiği kek, Yaşar’ın getirdiği vişneli pasta ve Özlem'in patlattığı mısırlar da bunlara eklenince her şey fazlasıyla yetti. Sadece kısırı daha fazla yapmalıydım diye düşündüm, çünkü hamur işlerinin arasında bu tür salatalar çok güzel gidiyor gerçekten. Organik kepekli ince bulgur ve Vefa’nın leziz nar ekşisini kullandığım kısır benim de şimdiye kadar yaptıklarımın arasında en çok beğendiğim oldu.

Böğürtlenli çikolata topları menünün yıldızıydı, Burcu’nun güzel tarifini mutlaka denemenizi tavsiye ederim. Tariflere link verdim, cevizli kek zaten klasik bir tarifti, incirli dilimlerin tarifini ise paylaşmak istiyorum. Diğer tatlılar içinde benim damak tadıma en uygunu bu tarifti çünkü. Sanırım benim gibi baharatlı, kuru meyveli ve tok lezzetleri sevenlerin hoşuna gidecektir.

Evde bolca incirim vardı, annemin Aydın’dan getirdiklerinden. Yemek çok fazla aklıma gelmiyor açıkçası, ama incirli bir tarif denemek söz konusu olunca akan sular duruyor. Hele zencefil ve tarçın da olursa fazla düşünmeye gerek kalmıyor:) Pişerken mutfaktan nefis kokuların geleceği kesinleşiyor çünkü... Göründüğünden çok daha az vakit alan, yapımı kolay bir tarif.

Malzemeler:

- 3 su bardağı un
- 150 gr tereyağı (oda ısısında)
- 1 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 1 adet yumurta
- ½ çay bardağı süt
- ½ çay kaşığı saf vanilya
- 1 paket kabartma tozu
- 1 tatlı kaşığı tarçın
- 1 yemek kaşığı hindistan cevizi
İç malzemesi:
- 250 gr kuru incir
- 1 çay bardağı toz şeker
- 1 Türk kahvesi fincanı su
- 1 çay kaşığı zencefil
Üzerine:
- Pudra şekeri

Yapılışı:

1. Öncelikle iç malzemeyi hazırlayın. Kuru incirleri küçük küçük doğrayıp ufak bir tencereye alın, üzerine suyu, şekeri ve zencefili ekleyip orta ateşte kaynatın. Sık sık karıştırmayı unutmayın. İncirler yumuşadığında ocaktan alıp soğumaya bırakın.

2. Unu derince bir kaba eleyin. Vanilya, kabartma tozu, tarçın ve hindistan cevizini ekleyip harmanlayın.

3. Ortasını havuz gibi açıp tereyağını, sütü ve yumurtayı ekleyin. Kurabiye hamurundan biraz daha yumuşak, ama elinizden ayrılan bir kıvama gelene dek yoğurun. Ben hamurun tutmama ihtimaline karşı unun hepsini baştan eklemedim. Siz de aynı şekilde unu gerektikçe ekleyebilirsiniz.

4. Hamurunuz hazır olunca streç filme sarıp buzdolabında 15 dk dinlendirin. Daha sonra dinlenmiş hamuru tezgaha un serperek merdane yardımıyla açın. Dikdörtgen şeklinde, 1 cm kalınlığında bir hamur elde edin.

5. Hamurun ortasına iç malzemeyi yayıp rulo yapın. Rulonuzu dikkatle alıp yağlı kağıt serdiğiniz fırın tepsinize aktarın.

6. Önceden 170 derece ısıtılmış fırında yaklaşık 30 dk pişirin. Soğuduktan sonra üzerine pudra şekeri serpip dilimleyerek servis yapın.


İkinci sezonda ilkinden daha fazla bölüm olduğu için izlemeyi bitiremedik ama 5. bölümün finalinde hepimizin gülme krizine girmesi ve kolay çıkamaması son nokta oldu. Yeter deyip kapattık dvd’yi:) 2. bölümü tamamlamak ve 3. bölüme başlamak için dostlarımı en kısa sürede tekrar çağıracağım.

Baharatlı Fırın Patates


Bir pizza siparişi verirken her seferinde içimin gittiği, ama alacağım kaloriye kalori eklememek adına vazgeçtiğim, ancak salata söylediğim zaman yanına isteyebildiğim ve tadına doyamadığım elma dilim fırın patatesler bunlar... Hem de dışarıda yediklerimizden çok daha güzel…

Patates bol nişastalı bir sebze ama kızartılmadığı sürece kilo aldırıcı etkisi yok, üstelik doyurucu. En çok da bu şeklini seviyorum! Tarifi Leziz dergisinin 2007 Temmuz sayısında buldum. Tijen ablacım tanıştırmıştı bu dergiyi bana, sevdiğim dergilerden biri oldu. Bu tarife, “evde davet” dosyasında -muhtemelen başlangıç olarak- yer vermişler. Denedim ve gerçekten çok beğendim. Baharatların ve sızma zeytinyağının verdiği tat muhteşem. İster başlangıç olarak, ister başka yemeklerin yanında, isterseniz benim sevdiğim gibi yoğurtla birlikte, ama mutlaka denemenizi öneririm.


Malzemeler:

- 1/2 kg elma dilimi patates
- 3 dal taze biberiye (ben kullanmadım)
- 2 çay kaşığı kırmızı toz biber
- ½ çay kaşığı köri
- 2 çay kaşığı kekik (asıl tarifte 1-2 dal taze kekik)
- 1 yemek kaşığı zeytinyağı
- 1 tatlı kaşığı deniz tuzu

Yapılışı:

1. Fırın tepsinize yağlı kağıt serin ya da bir borcamı güzelce yağlayın. Patatesleri soyup yıkayın ve elma dilimi şeklinde kesin. Bunun kolay yöntemi bir patatesi ortadan ikiye böldükten sonra her yarıyı uzunlamasına 3'e bölmek.

2. Patateslerinizi baharatlar, tuz ve zeytinyağı ile birlikte elinizle harmanlayın. Bütün malzemelerin patateslere bulanabilmesi için iyi harmanlamak şart.

3. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında pişirin. Saate bakmadım ama umduğumdan çok daha kısa bir sürede piştiler. Sıcakken hemen servis yapın.

**********************************

Bir deneme de sevgili Pastacı Burcu’nun böğürtlenli çikolata topları... Detaylarını önümüzdeki günlerde paylaşacağım bir arkadaş toplantımız için hazırladım ve herkesten yoğun övgü aldı. Ben de herkese tarif dağıttım:) Siz de denemek isterseniz onun linki de burada. Özellikle bir yere giderken hediye olarak götürmek için ideal olduklarını düşünüyorum bu harika şeylerin... Sunumları çok şık ve tadı damakta kalıyor gerçekten. 

Koç Müzesi


“Buradaki eski arabaları görmeyi çok istiyorum” diyordu sevgilim, Koç Müzesi’nin önünden her geçişimizde... Geliriz bir hafta sonu diyorduk, geçen Pazar sabahı aniden karar verip gittik. Aslında niyetimiz bir güne hem müzenin yakınlarında olan Miniatürk’ü hem de müzeyi sığdırmaktı ama bu mümkün olmadı. 1-2 saatte çıkarız diye düşündüğümüz müze o kadar büyük, öyle kapsamlıydı ki bütün günümüzü aldı. Miniatürk de bir başka hafta sonuna kaldı.

Müzeye gitmek için önce Eminönü’ne gittik, oradan başka bir otobüse atladık. Puslu, soğuk bir İstanbul günüydü, hava yağdı yağacak... Öyle sıkı kahvaltı etmiştik ki çantama bir paket krakerden başka bir şey almamıştım. Ona da ufak bir çay molasında ihtiyacımız oldu, onun dışında ne acıktığımızı ne yorulduğumuzu fark ettik akşama kadar.

Müzeye girince ilk olarak sağa yöneldik, zira en merak edilen bölüm olan eski otomobiller oradaydı. Oyuncak görmüş çocuklar gibi mutlu olan sevgilim bana tek tek bu eski arabaların teknik özelliklerini anlatırken, ben anlattıklarının çoğunu anlamasam da onu sevgiyle dinliyordum. 1960 model bir Chevrolet, 1951 model bir Jaguar, 1950 model bir Mercedes-Benz, 1965 model bir Volkswagen, 1962 model bir Rolls Royce, 1966 model bir Ford... Ama benim en çok bayıldığım, devasalığına rağmen zarif gövdesiyle iki araçlık yer kaplamış olan pembe Cadillac’tı! O ne güzelliktir öyle...

Yerli otomobillerle de garip bir hüzünle beraber geçmişe gittik adeta. Küçükken caddelerde gördüklerim, babamın ilk kullandıkları, sonra Türk filmlerinden tanıdık gelenler... Anadol’un değişik modelleri, Murat 124!


1930'lardan kalma bir Migros gezici dükkanının replikası

Denizcilik bölümünde çeşitli takalar, sürat tekneleri, motor koleksiyonları vardı. Ama en havalısı 6,8 metre uzunluğundaki Boğaziçi Saltanat Kayığı'ydı! Nasıl bir ihtişam... Boğazın her iki kıyısında sahil yolu yapılmadan önce (ve tabii köprülerin inşasından da çok önce) Boğaz kıyısındaki saray ve köşklere ulaşmanın tek yolu teknelermiş bir vakitler... Başımda pembe bir ipek örtü, dantel eldivenli elimde ufak bir şemsiyeyle kendimi kayıkta giderken düşleyiverdim hemen:)


Havacılık bölümü de en çok ilgimizi çeken bölümlerden biriydi. Sevgilimin uçaklara olan özel merakı da eklenince epey zaman geçirdik burada. Bahçedeki uçağın içine girip pilot kabinindeki talimatları dinlemeyi bile ihmal etmedik:)

Demiryolu ulaşımı bölümündeki Kadıköy-Moda hattı sarı tramvayına girip “vatmanla konuşulmaz”, “cigara içilmez” şeklindeki talimatları gülümseyerek okuduk. Hemen yanında duran 1866 yapımı Saltanat Vagonu ise Sultan Abdülaziz’e armağan edilmiş ve sultan bununla Avrupa turu yapmış. Şimdi ise restore edilen bu vagonda bir replikası duruyor!

Oradan motorsikletlere ve bisikletlere de göz attıktan sonra örnek zeytinyağı fabrikasını dolaştık. Replika işçiler çalışıyordu içeride:) Üretim süreci de duvardaki ışıklı panodan okunabiliyordu.


Müzede bunun gibi pek çok fabrika, işlik ve dükkan var. Marangozhane, tamirhane, eczane, oyuncakçı, hatırladıklarımdan bazıları... Hepsinde de replikalar çalışıyor, bazıları sevimli, bazıları gece görseniz korkacağınız cinsten:) İçlerinde öyle tuhaf olanları vardı ki, bunların gece yarısı canlanıp bekçileri kovaladığı bir korku filmi sahnesi bile düşünüp çok eğlendik:)) Birisi içeri girince sistemlerin çalışmasını sağlayan fotoselli kapılar da cabası:)


İletişim bölümü benim en sevdiğim bölümlerden biri oldu. Bu bölüme ulaşmak için müzenin diğer binasına gitmek gerek. Müzenin karşılıklı iki binası var ve bahçesindekileri görmeyi de eklerseniz gerçekten uzun bir vakte ihtiyacınız var tümünü gezmek için. Bu bölümdeki ilk matbaa makineleri, eski kocaman ahizeli siyah telefonlar (bunlardan evime dekor olarak istiyorum! yıllardan beri istemişimdir...), eski fotoğraf makineleri (hele hele Ara Güler’in yıllar boyu fotoğraf çektiği o nefis Leica!), fonograflar, eski müzik sistemleri, teleksler, sinema makineleri inanılmaz güzeldi... “Kuşatma Altında Aşk” filminin bir sahnesinin seti bile kurulmuştu bir köşeye... Ama replikalar ürkünçtü:)

“Dene-öğren” bölümünde pek çok ilginç objenin ve eşyanın çalışma sistemi gösteriliyordu. Bir otomobilin kesitini, bulaşık makinesinin nasıl çalıştığını, evimizde kullandığımız çeşitli aletlerin içini herhalde başka yerde görmek mümkün olmazdı... Bu bölümün her düğmeye basmaya meraklı çocuklar için oldukça eğlenceli olduğu kesin! Hatta büyükler için de:)

Ve bilgisayar tarihi müzesi..
Sevgilim burada sergilenen Macintosh’ları görünce mutluluktan uçtu adeta. Kendisinin de ufak bir koleksiyonu var zaten, ama burada elinde bulunmayanlar, hatta hiç görmedikleri de vardı ve tabii her birinin fotoğrafını çekti. Müzede en eski bilgisayarlardan Macintosh’lara, oradan da PC’lere uzanan süreç oldukça güzel sergilenmişti ve bu kısalığına rağmen dünyayı derinden etkilemiş tarihin içinde gezinmek çok eğlenceliydi.

Ufak bir özel eşyalar bölümü de yapmışlar müzede. Rahmi Koç’a hediye edilen eşyalar çoğu. Atatürk’e ait eşyalar da var. Çok güzeller...

Son olarak, Sütlüce-Hasköy arasında ufak bir nostaljik tramvay gezisine katıldık. Müzeye bilet alan herkese bu biletlerden de veriyorlardı. Saati gelince hevesle bindik ufak vagona ama gezinti umduğumuzdan daha kısa ve komik oldu:) Vagon duvarlarına asılmış eski reklamları incelemekten çok keyif aldım.


İstanbul'daysanız vakit bulun, gidin bu müzeye derim. İstanbul'a gelirseniz de şehir turunuza ekleyin. Nefis bir tarih gezintisi yapar, hiç görmediğiniz ya da geçmişte kalmış ilginç şeylerle karşılaşır ve kesinlikle çok eğlenirsiniz. Pazartesi hariç hafta içi 10.00-17.00, hafta sonu 10.00-19.00 arası açıkmış. Haliç sahilinde, Hasköy caddesi no 27’de.
Otobüs hatlarını da yazayım:
47 Eminönü - Alibeyköy Hattı
54 HM Hasköy - Mecidiyeköy Hattı
54 HT Hasköy - Taksim Hattı
Öyle yorgun düşmüşüz ki dönüş otobüsünde ikimiz de uyumuşuz:) Gözümü Harbiye’de açtım. Neredeyse kaptırıp gidecekmişiz.


Şimdi sırada NATUREL Beden Zihin ve Ruh Sağlığı Festivali var. 22-25 Kasım tarihlerinde Harbiye Askeri Müze Kültür Sitesi’nde yapılacak olan festival bugün başladı. Geçen sene burnumun dibinde olduğu için sevinerek gitmiştim, bu yıl da kaçırmak istemiyorum, tabii yine şanslı olup bilet bulabilirsem! Cumartesi günü Nil Gün’ün Çekim Yasası söyleşisi, Pazar günü Anjelika Akbar konseri kaçmaz. Festival hakkında detaylı bilgiyi http://www.festivaistanbul.com/ adresinden almak mümkün.

Annemli Lezzetler...


Çabucak geçiyor zaman... kuş olup uçuyor...
Kuş olup uçuyoruz biz de, “insanoğlu kuş misali...”

Annem gitti. 10 gün o kadar çabuk geçti ki, daha dünmüş gibi karşıladığım Gümüşsuyu’ndan bu sabah erkenden yolcu ettim anne kuşumu. Yine içimde sabahın puslu grisi gibi bir hüzün, elimde hüznü gidersin diye sütlü kahve fincanım...

Ama yok... bu yazı hüzünlü bir yazı olmamalı.
Baştan alalım.

İlk hafta sonumuzda Sultanahmet’i görmek istedi annem. Karaköy’den tramvaya atlayıp gittik tıngır mıngır. Zamanında ikimizin de gezmiş olduğu yerlere girmeden, birer haşlanmış mısır alıp meydanı adımladık, banklarda oturup güneşlendik. Çemberlitaş’a doğru yürüdük, o günün Pazar olmasına, Kapalıçarşı’yı gezemeyişimize biraz üzüldük... İmren Büfe’de nefis birer nar suyu içtik sonra. Bugün Mısır Çarşısı da kapalıdır ya, olsun, Eminönü’ne de gidelim dedim anneme. Tekrar atlayıp tramvaya, tıngır mıngır Eminönü...


Dolaştık çarşıları, peynircilerde türlü çeşit peynir tattık, nefis Ezine peyniri aldık, lokumculardan da cevizli sucuk.. Canı istemiş annemin. Oturup bir banka, yedik bir güzel!


Sonra Haliç, köprü altı.. Bu kez balık ekmek yedireceğim dedim anneme, kısmet olmamıştı geçen sefer. Yemişti o zaman da balık, ama tabaktaydı. Hiç ekmek arasının yerini tutar mı? (balık yemediğim halde biliyorum:) Annemin kısmetine ekmek arası uskumru, benim kısmetime taze demlenmiş çay... Karşımızda yosun kokulu, puslu İstanbul ikindisi...

İkinci hafta sonumuzda Kadıköy’e niyetliydik. Hava soğuk, rüzgar beni bile uçurabilir, ama yine de çıktık. Beşiktaş’ta inip otobüsten, vapur keyfimizi tedarik ettik önce. Kovan Fırın’ın nefis ay çöreklerinden çekti canım, en son hangi sene ay çöreği yedim ki? Anneme poğaça, peynirli börek... Birer de simit ve karper peynir, iskele önündeki simitçiden. Atlayıp vapura, beşik gibi sallana sallana Kadıköy... Aman ne çok dalga, nasıl canı sıkkın bugün denizin! “Bu vapura bişey olmaz di mi? Yok yok.. bişey olmaz. Dönüşte minibüse binelim”...

Ay çöreği çok güzeldi ama...

Kadıköy çarşısına ne zaman gelsem mutlu olurum. Sadece orada yürüsem bile... Şekerci dükkanlarını gezdik, balık pazarında satıcıların “bahçe rokaaa!” bağırışları arasından geçip bol yeşillikli tezgahları, fırınların iştah açan vitrinlerini seyrettik. Ne güzel ekmekler, çörekler, kurabiyeler onlar! Biraz baharat alsak... bol bol tarçın çayı yaparız bundan sonra. Başka? “Lokum alayım ben, hoş geldine gelenler olur” dedi annem. İstikamet Hacı Bekir.. Cici şekerci dükkanım benim:)


Hangisinden alsak diğerinde aklımız kalacak.. Ne yapalım, biraz güllü-limonludan, biraz naneliden, biraz tarçınlıdan.. Kişnişli şekerlerden tattırdım anneme, sevmedi:) Benim için aldık ufak bir kesekağıdı. Zencefil’de hesapla birlikte getirdikleri şekerlerden bunlar, içlerinde kişniş olan mini minnacık şeyler.. Kişnişin hazmettirici özelliği varmış, ama ben nedense çok eski zamanları anımsatan tadını çok seviyorum. Büyükannelerin şıngır mıngır vitrinlerinde sakladıkları şekerlikleri, hafif naftalin kokusunu, bayram sabahlarını filan anımsatıyor bana. Tuhaf!


Sağdan üçüncü sıradaki minicik şekerler kişnişli..
.
Kahve molası…
Nereye gidilebilir? Baylan’a veya Kahve Dünyası’na.. İçimden bu kez Baylan geçse de, annem her şeyine bayıldığı Kahve Dünyası’nı tercih etti. Birer latte, anneminki karamelli, bir de cheesecake paylaşalım mı? Eveeet! Ne zamandır canım istiyor da mutfağa girip yapmıyorum öyle şeyler! Ufak bir dilim ikimize de yeter...
.

Bir Kahve Dünyası macerası da hafta içinde bir akşama ait.. Sevgilim gelmişti yemeğe, annemin nefis yemeklerinden sonra kahve içmeye, en yakınımızda olduğu için Cevahir’e gittik.

işte altında durmak istediğimiz şelale:)
Kapanma saatine yakın olduğumuz için ilk kez yer bulabildiğimiz Kahve Dünyası’nda bu kez filtre kahvemin yanına evden beri sayıkladığım fondüyü istedim. Soğuk hava klasiği olarak ben çikolata krizinde olduğum, diğerleri her daim çikolata yiyebilecekleri için üç kişiye iki fondü ancak yeter diye düşündük:) Çikolataya çilek ve muz banmak kadar keyifli çok az şey vardır herhalde dünyada!


Şımarıp “ben bunu evde daha güzel bile yaparım, işte bunlarla!” diye gösterince sevgilim bana bir fondü seti almaya söz verdi:) Bundan sonra evde yaşayacağız bu keyfi. Daha bol ve daha çeşitli meyve ile tabii... Aklımdan mesela zarı ayıklanmış portakal ve mandalina dilimleri, mango ve ananas parçaları geçiyor! Bir de çikolataya eklenecek hafif bir likör...

akıllara zarar bir vitrin...

Kurtuluş Caddesi’nde de bir şekerci dükkanım var benim, Seçkin Natural. Nam-ı diğer “Gaziantep Mısır Çarşısı”. Şekerle pek ilgisi yok burasının, ama sevdiğim tüm dükkanlar şekerci dükkanı ya, burası da öyle işte:) Buradan çeşit çeşit baharatlarımı, bakliyatlarımı, ama özellikle salçamı alıyorum. Antep yöresinin “damak çatlatan” biber salçası.. Ne tatlı, ne çok acı sevdiğim için karıştırtıyorum ikisinden. Öyle güzel renk ve tat veriyor ki yemeklerime. Hatta şimdi askerde olan canım kardeşim buradayken ekmeğine sürer sürer yerdi bu salçayı. Yenmez mi hiç? Hele ekmek köy ekmeği olursa... İnce bir dilim kızarmış, üzeri zeytinyağlanmış olursa…


Velhasıl, annem taa Aydın’a götürmek üzere tam 1,5 kilo salça aldı buradan:) Ben de onun salçaları tartılırken rafları inceledim, aktarlara has o bayıldığım havayı kokladım.

Ekmek dedim de..

Yanında getirdiği nohut mayalı ekmek bize ancak 10 gün yetince, “gitmeden sana ekmek yapayım” dedi canım annem. Akşam kapıyı çaldım ki misler gibi ekmek kokuyor evim. Annemin geceden kurduğu maya tutmuş! Tutmuş da iki tane ekmek oluvermiş bana... Biri kelepçeli kalıbımda pişmiş, biri baton kek kalıbımda:) Annem elleriyle dilimlerken dayanamayıp fotoğrafladım bu güzelliği...






Sonra tadımlık ayırıp, kalanını birkaç poşet halinde buzluğa attık. Annemin proteinsiz kalmayayım diye bol bol haşladığı çorbalık börülceler, nohutlar, tereyağı ve peynir paketleri arasına yerleşiverdi ekmek dilimlerim.


O tadımlık dilimler de işte bunların yanına kısmet oldu: Tarhana çorbası (yılın ilk tarhanası, köy tereyağı ile), kuru börülce yemeği ve bol bol brokoli salatası... Brokoliler Aydın'dan!


Velhasıl kelam, yine beni toparladı canım annem. Nicedir özlediklerimi pişirip yedirdi, kendine bakmıyorsun diye azarlaya azarlaya o gidince yiyeceklerimi stokladı, evimde bir türlü yapamadığım düzenlemeleri yaptı... 30 yaşında koskoca kadınım ama annemin kızıyım işte! Annem en küçük kızını göreceği için çok da hüzünlü değildi giderken. Ama ben hem o mis kokulu küçük kuştan, hem de ailemden uzakta kaldığım için hüzünlüydüm...


3 aylık oldu bile minik İrem kuşum!
Annesinin anlattığına göre daha bu kadarcıkken annesinin elinden kuvvetlice tutup kalkmaya çalışıyormuş. Kendi ayakları üstünde duracak, güçlü bir kız olacak o! Teyzesine benzeyecek. Sonra da kaçıp kaçıp gelecek teyzesinin İstanbuluna, hele biraz büyüsün…

Limonlu Islak Kek


Soğuklar ve yağış birden bastırdı... Bence çok da iyi oldu, vaktiydi artık. Sıcak çikolatalar içeceğimiz, baharatlı meyve çayları demleyeceğimiz, kahvenin dumanıyla burnumuzun ucunu ısıtacağımız günler geldi:) Kış ayları içimizin sıcak ve tatlı şeyler istediği zamanlar... Karbonhidrat ihtiyacımız artıyor doğal olarak. Abartmadığımız sürece zararı da yok.

Evlerde keklerin daha bol piştiği bugünlerde ben de arayı fazla soğutmadan limonlu ıslak kekimin tarifini yazayım dedim. Zira sırada annemli lezzetler var:) Hem yediğimiz içtiğimizi, hem gezip gördüğümüzü anlatacağım, ama biriksinler, öyle...

Limonlu ıslak keke ismini ben verdim ama tarif Ayşe Tüter'e ait. Tarifin adı ıslak kek olsa da bildiğimiz ıslak keklerden biraz farklı, çünkü hem sadece sütle ıslatılıyor, hem de içinde limon suyu ve kabukları var. Dolayısıyla limon aroması hissediliyor. Diğer taraftan yağsız bir kek olması nedeniyle yumuşacık pandispanya gibi bir dokusu da var. Üzerindeki krema ve erimiş çikolata da lezzetini tamamlıyor.

Bizim severek yediğimiz bir kek oldu. Umarım siz de severek yersiniz dostlarınızla... Büyükçe bir kek oluyor ama oldukça hafif olduğu için 8 kişilik diye düşünebilirsiniz. 10 kişiye de rahat rahat yeter.

Malzemeler:

- 5 adet yumurta (oda ısısında)
- 1,5 su bardağı toz şeker
- 2 su bardağı un
- ½ çay kaşığı saf vanilya
- 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
- ½ litre süt
- 1 adet limon (suyu ve kabuklarının rendesi)
- 1 poşet krem şanti
- 100 gr bitter çikolata
- 4 yemek kaşığı hindistan cevizi (arzuya göre)

Yapılışı:

1. Yumurtalarla şekeri mikserin önce düşük sonra yüksek ayarında 7-8 dk kadar çırpın.

2. Mikseri çıkartın; vanilya, kabartma tozu ve unu eleyerek ekleyin, tahta kaşıkla karıştırın.

3. Limon suyunu, limon kabuklarını ve ¼ su bardağı sütü ekleyin, tekrar karıştırın.

4. Hamuru yağlı kağıtla kaplanmış orta boy bir kelepçeli kalıba dökün. 180 derece ısıtılmış fırında 40 dk kadar pişirin.

5. Pişen keki fazla bekletmeden kelepçeli kalıptan çıkarın, yağlı kağıdı sıyırın ve servis yapacağınız pasta tabağına alın. Kek henüz sıcakken üzerine yavaş yavaş 2 su bardağı soğuk sütü dökün.

6. Kalan ¼ su bardağı sütle 1 poşet krem şantiyi çırpın. Oldukça yoğun kıvamlı bir şanti olacak. Kek soğuduktan sonra ufak bir spatula ile (ya da benim gibi kahvaltı bıçağı ile:) kekin üzerine ince bir tabaka halinde şantiyi sürün (ben kenarlarına sürmedim, sadece üzerini kapladım).

7. Kekin üzerine dilerseniz hindistan cevizi serpin (ben sevmeyenler olduğu için tüm keke serpmedim, ama sonradan yediğim bir dilime serptim, limonlu keke çok yakıştığını düşünüyorum). Keki bu haliyle buzdolabına koyup biraz dinlendirin. En güzeli 1 gece beklemesi...

8. Servis sırasında çikolatayı benmari usulü eritin. Kestiğiniz dilimlerin üzerine şeritler halinde gezdirin.

***************

Kahve kokulu, sıcacık günler dilerim.
Annemli lezzetlerde görüşmek üzere!

Özlem'in Poylu Poğaçaları


Geçtiğimiz günlerde bir Pazar günü, Coupling’in 1. sezonunu izlemek üzere toplandık. Dizi hakkında hiçbir fikri olmayan biz oldukça meraktaydık doğrusu... Hafif puslu hava da atmosferi tamamlayınca, ellerimizde yiyecek tabaklarımız ve patlamış mısırlarımız ile tam bir dizi keyfi yaptık. Çok güldük, çok eğlendik. Diğer sezonların dvd’leri de şu an bizde ama tekrar toplanacağımız günü bekliyoruz izlemek için:)

Özlem, bayram yolculuğumuzda çok beğenip bol bol yediğimiz poğaçalarından getireceğini söylemişti. Ben de dvd izlerken iyi gidebileceğini düşünüp birşeyler hazırladım. Ben pek alışkın değilim menü paylaşmaya ama hadi bu kez yazayım:)

- Özlem’in poylu poğaçaları
- Limonlu ıslak kek
- Mozaik pasta
- Yoğurt soslu patates topları
- Ufuk’un getirdiği simitler

Patates topları benim direktiflerimle sevgilim tarafından yapıldılar. Çok da güzel oldular:) Şimdi tam nerede gördüğümü anımsamıyorum ama internette buna benzer pek çok tarif bulunuyor. Yine de isteyen olursa tarifini yazarım. Tatlılarımızın tarifleri ise gelecek:) Şimdi gelelim poğaçalarımıza...

Önce poy hakkında kısa bir bilgi: Pastırmanın üzerine sürülen "çemen" isimli karışımın ana maddesiymiş poy. Ayfer Kaur’un web sitesindeki bilgilere göre; iştah açıcı özelliği nedeni ile sabah kahvaltılarındaki tereyağlı ekmeklere serpilir, sofralık siyah ve yeşil zeytinlere pul biberle birlikte karıştırılır, çorbalarda ve yemeklerde kullanılırmış. Ama herhalde en bilineni çemende kullanımı. Bu nedenle seveni de var, sevmeyeni de. Ben bir etyemez olduğum halde eskiden beri poyun kokusunu severim. Özlem’in poğaçalarını da en çok bu yüzden sevdim. Tekrar teşekkürler ve ellerine sağlık Özlemciğim!

İşte bu yumuşacık, hoş kokulu poğaçaların tarifi:

Malzemeler:

- 1 paket yaş maya
- ½ çay bardağı ılık su
- 1 su bardağı süt
- 3 yumurtanın akı
- 3-4 yemek kaşığı yoğurt
- 1 paket (250 gr) tereyağı (oda sıcaklığında)
- 1 çay bardağı sıvıyağ
- 1 çay kaşığı şeker
- 1 yemek kaşığı tuz
- 3-4 damla limon suyu
- Alabildiği kadar un
İçine:
1. alternatif: Beyaz peynir
2. alternatif: Patates kavurması
Üzeri için:- 2 yumurta sarısıyla bir miktar poy baharatını karıştırın.

Yapılışı:

1. Yaş mayayı yarım çay bardağı ılık suda eritip üzerine sütü ekleyin ve 15 dk beklemeye bırakın.

2. Derin bir kap içine yumurta aklarını, yoğurdu, tereyağını, sıvıyağı, şekeri ve tuzu koyun. 3-4 damla limon suyu ekleyip bir miktar unla yoğurmaya başlayın. Bir yandan beklettiğiniz mayalı sütü de ekleyin. Yumuşak ama ele yapışmayan bir kıvama gelecek, bu nedenle azar azar un ekleyin.

3. Kıvama gelen hamurunuzun üzerini örtüp sıcak bir ortamda 1,5 - 2 saat bekletin.

4. Bu arada iç malzeme olarak beyaz peynirlerinizi ufalayıp hazırlayın. Patatesli harç yapmak isterseniz 1-2 patatesi haşlayın ve küp küp doğrayın. Çok az sıvıyağda 1 soğanı kavurun, üzerine haşlanmış patatesleri ekleyip biraz daha pişirin.

5. Mayalanmış hamurdan yumurta iriliğinde parçalar koparıp içine malzemeden koyun, poğaça şeklinde kapatın.

6. Yağlanmış fırın tepsisine dizdiğiniz poğaçaların üzerine poylu yumurta sarısını fırçayla sürün. Dilerseniz susam da serpebilirsiniz. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında pişirin.


Özlem bu ölçülerle 3 hatta 4 tepsi, yani 40-45 adet poğaça çıkabildiğini söylüyor, yani içindeki yağ miktarının fazlalığı sizi korkutmasın. Bu miktarlar sizin için fazlaysa yarım ölçü, hatta 1/3 ölçü ile deneyebilirsiniz. Fazla çıkmasının da hiç sakıncası yok aslında, mesela ben kalanları buzluğa koydum, sonraki günlerde de tost makinesinde ısıtıp Özlemciğimin kulaklarını çınlatarak keyifle yedim.

Arkadaşlarımı tekrar davet etmek için biraz zaman var... Çünkü şu an anneciğim burada ve onunla hasret gideriyorum! Buzdolabımda izdiham, masamda görünce gözlerime inanamadığım güzellikler var bugünlerde; turpotu salataları, patlıcan közlemeleri (pek tabii Aydın kese yoğurdu ile:), arapsaçı kavurmaları, karacaoutlu peynirler, kırma zeytinler, köy yumurtaları, Silifke peynirleri ve daha neler neler! Hepsine mis gibi nohut mayalı ekmeğimiz ve annemin sohbeti eşlik ediyor ki daha ne isterim?

Mutluyum, keyifliyim, huzurluyum...