Tahinli Kurabiye

Bir yılın son günlerinde, aynı zamanda kış mevsiminin de en soğuk zamanlarında, içinizi en çok ne ısıtır? Dükkanların rengarenk vitrinleri... Işıl ışıl mağazalar... Kalabalıklara karışıp yaptığınız alışverişler, vereceğiniz hediyelerin dost yüzlerde oluşturacağı kocaman gülümsemelerin hayali... Evinizi süslemek...

Tahinli kurabiye tarifi


Benim içimi en çok ısıtan, bana en iyi gelen şey ise, yılın tüm zamanları için aynı... Mutfakta olmak! Bazen kendi keyfim için, bazen de paylaşmak için kurabiyeler pişirmek. Yine gelenek bozulmayacak ve ben kurabiye yapacağım, süslü paketlerde dostlara hediye etmek üzere.

Aklım fikrim kurabiyedeyken bu ara, yılın son yazısı da kurabiye üstüne olsun istedim. Yeni yıl için iyi dileklerimi sizlere tahinli kurabiyelerle gönderiyorum, yanında sıcacık bir çayımı da kabul edin...

Tahinli kurabiye tarifi


En sevdiğim kurabiyelerden olmasına rağmen, bugüne kadar arşivimde bir tahinli kurabiye tarifi olmaması ilginç... Mutfak maceralarına ilk başladığımda, ilk yaptığım ve çok güzel oluşuyla beni (ve evdeki herkesi) şaşırtan kurabiye türüdür oysa (küçükken yaptığım sable bisküvilerini saymazsam:)

Tarif bu kez kardeşim Sevim'den. Bayramda Aydın'dayken, öğleden sonraları tutan "kahve yanında tatlı bir şey" krizlerim için yaptı bu kurabiyeleri. Çok da severek yedik. Ben de bir zamanlar bu tür şeyler yapmayı hiç bilmeyen (hatta ilgilenmeyen) kardeşimin mutfağa merak sarıp böyle güzel şeyler yapmaya başlamasından gurur duydum. Armut dibine düşermiş değil mi?

Malzemeler
  • 1/2 su bardağı tahin
  • 1/2 su bardağı sıvıyağ
  • 1/2 su bardağı pudra şekeri
  • 1/2 su bardağı ceviz
  • 2,5 su bardağı kadar un (aldığı kadar)
  • 1/2 paket kabartma tozu
  • 1/2 paket vanilya
  • Üzeri için 1 yumurta sarısı
Yapılışı
  1. Tüm malzemeleri, aldığı kadar unu yavaş yavaş ekleyerek yumuşak bir hamur kıvamına getirin. Biraz kırıntılı görünebilir, sorun değil.
  2. Hamurdan ufak parçalar alıp avucunuzda sıkıştırarak yuvarlayın, yağlı kağıt serili tepsiye sıralayın. Üzerlerine yumurta sarısı serpip biraz toz şeker serpin.
  3. Önceden ısıtılmış 175 derece fırında 15-20 d kadar pişirin. İlk piştiğinde hemen dokunmayın, dağılabilir. Biraz soğuduktan sonra tepsiden alıp servis yapabilirsiniz.
Evet, o ağızda dağılan kurabiyelerden biri işte. Mis gibi tahinli hem de. Bunlar da minik İrem parmakları, kurabiyelere uzanan!

Tahinli kurabiye tarifi


Yeni yıl hepinize güzellikler getirsin. Evdeyseniz ya da evinize varır varmaz, pencere önünde kahve keyfi yaparak İstanbul'a yağan ilk karın keyfini çıkarmayı da ıskalamayın!

Yılın ilk günlerinde kahvenin sürekli okuyucularını mutlu edeceğine inandığım (beni şimdiden çok mutlu eden) küçük bir sürprizim olacak sizlere...

Ebegümeci Kavurması



Hiçbir meyveye değişmeyeceğim elmaların böyle de bir reklamını görünce gülümsedim pazarda... Hakikaten öyleler ama... Çıtır çıtır. Müsliye doğramalık, ısıra ısıra yemelik, kek-kurabiye yapmalık... Elmaya olan aşkımdan, diğer mevsim meyvelerini çok ihmal ettiğimi düşündüm geçen gün. Halbuki bu mevsimde yiyebileceğimiz ne güzel meyveler var...

Annemlerin evine çok yakın kurulan Çarşamba pazarını çok severdim. Ama bayram arasına denk gelince bu kez, ve ben ille de pazar gezeceğim diye tutturunca, Pazar günleri kurulan pazara gittik. İremciğimizi de yanımıza alarak tabii. Pazarı görsün, koklasın diye kuşum. Muz alınca hemen soyup eline tutuşturalım diye, renk renk meyvelerin, sebzelerin arasında mutlu olsun diye.



İremcik çok sevdiği muzla mutlu olurken, ben de başka güzelliklerin peşine düştüm. Brokoliler tazecikti! Bir önceki yazıda gördüğünüz yemeğe dönüştü sonra, annemin ellerinden. Biz de afiyetle yedik.


Ispanakları da çok sevdim, tazeciktiler, pembe pembeydi kökleri. Başbaşa vermişler, nasıl pişerlerse en lezzetli olacaklarını konuşuyorlardı belki:) "Zeytinyağında soğan ve havuç kavrulduktan sonra eklenip, biraz solunca üstüne yumurta kırılarak; tabii sarımsaklı yoğurtla birlikte!" dedi bir ses. Benim sesim:)



Çok aradık ama malesef pek ot bulamadık pazarda. Teselli ikramiyesi olarak ebegümeci çıktı şansıma. Eh, kabulüm. Ne çok özlemiştim halbuki arapsaçını.. Kısmet başka zamanaymış. Ama ebegümeci kavurması da az lezzetli değil hani... Annem yaparken seyrettim, buraya da not düşmek isterim. Denemek isterseniz tarifi çok basit:

Otunuzun miktarına göre, 1 ya da 2 kuru soğanı küp doğrayıp zeytinyağında kavuruyorsunuz. Önceden yıkayıp ayıkladığınız ve doğradığınız otları ekliyorsunuz. Biraz kapağını kapatın ve ateşi kısın ki otlar buharla yumuşasın. Arada karıştırmayı ihmal etmeyin. Piştiğinde toz kırmızı biber, karabiber ve tuzunu ekleyin. Hepsi bu...


Serviste illa ki sarımsaklı yoğurt, yanında da kızarmış ev ekmeği...
Ben parmaklarımı yerim, sizi bilmem...

Tazelenmek...


Tazelenmek ne güzel...
Tıpkı sabahın en mavi saatinde, uzun bir uykudan sonra dinç uyanmak gibi...
Evi saran çay ve taze ekmek kokusu, karnınızın acıkması, doyacağınızı bilmeniz gibi...

Hayatın sizi ayrı kentlere savurduğu, eski ama eskimeyen bir dostunuzu görmeniz, onunla yeniden 18 yaşınıza dönmeniz gibi...

Sevgilinizle, küçük kentinizin daha önce hep tek başınıza gittiğiniz (ve o zamanlar en sevdiğiniz) pastanesine gitmeniz, kahve kokuları eşliğinde uzun uzun sohbet etmeniz, ilk günlerinizdeki coşkuyu yeniden duymanız gibi...

Mis kokan bir kremin cildinizi ipek gibi yapması, saçlarınızın hiç olmadığı kadar yumuşak gelmesi parmaklarınıza, kendinizi güzel hissetmeniz gibi...

Uzunca bir tatilden henüz döndüm.
Tazeyim, hala yorgun olsam da...
Yine rengarenk karelerle döndüm çünkü! Neler neler var... annem ve kız kardeşimle pazar gezmelerimiz, kahvaltılarımız, çay keyiflerimiz, annemin çok özlediğim yemekleri, mis gibi ekmekler, ellerimizdeki mandalina kokusu ve 16 aylık İrem kuş!


Teyze demeye çalışıp tam söyleyememesi, gelip şap diye yanağımdan öpmesi, sarılması, sabah uyandığındaki gülücükleri, dayısının hediyesi pilli oyuncak eşekle karşılıklı oynaması, dudaklarını yalaya yalaya nutella yemesi, valizimizdeki her şeyi çıkartıp odaya yayması, şapkamı takıp evde gezmesi, annesi yemek yedirmeye çalışırken hep beraber yaptığımız şebeklikler... Bu fotoğraf da pazar gezerken çekildi. İremcik az önce annemin o gün taze yaptığı nohut mayalı ekmekten bir dilimi kemire kemire bitirmişti. "Çok şanslısın İrem!" dedim ona, şimdi farkında değilsin ama bir gün olacaksın elbette...


Bu da benim payıma düşen!
Pazara çıkmadan önce çok acıktım demiştim anneme. Henüz pişmişti nohut mayalı ekmek. Anneciğim kendi elleriyle sürdü köy tereyağını üzerine... Yanına da peynir koydu bir koca dilim. Ben de şanslıyım, değil mi? O tereyağından bir kilo da eve getirdim, dondurucuda bekliyor şimdi, kullanılacağı omletleri, çörekleri ve pilavları şenlendirmek üzere...


Mandalina ağacımın meyveleri olgunlaşmıştı, Yılmaz ağaca çıkarak topladı epeyce... Hem o gün, hem de ertesi gün kahvaltıdan sonra da bize kendi elleriyle sıktı sularını. Tatlı mı tatlı, turuncu mu turuncu... "Bunu ablama ver!" diyerek aşağıya attığı bir dal, fotoğraflıktı elbette...


Brokoli hastası sevgilimin, annemin ellerinden bir brokoli yemesini istedim, ben de yapıyorum ama anneminki bir başka... Ona kalırsa "brokoli sevilmez mi yahu?", bana kalırsa sebze güzel yapılınca herkes sever... Tarifini çok önce paylaşmıştım, kaçırdıysanız buraya bakabilirsiniz.


Dondurucular hayat kurtarıyor denir ya, bence hem hayat kurtarıyor hem de mutlu ediyor. Mesela dönüş otobüsüne yetişmeye çalışırken son anda bir büfenin önünde durularak alınmış sıcacık köy bazlamaları dilimlenip kaldırılıyor içine... Sonra Pazar kahvaltılarında aralarına peynir konularak, Nutella sürülerek, anne reçeli sürülerek yeniyor keyifle... Yazdan börülce donduruyor kız kardeş, börülceyi çok özlemiş biz İstanbul mağdurlarına (!) kış ortasında tarator ziyafeti çekiyor. Bayram ediyor damaklar, bayram!


Anneciğimin kendi elleriyle her sonbahar yaptığı kırma zeytinler meşhurdur... O hafif buruk, ekşi tadına, çıtır çıtırlığına bayılır, zeytinin en çok bu halini severiz. Babamın bayram sabahı aldığı simitler de öyle güzel yakıştı ki yanına...


Bir de Bozdoğan kaçamağı yaptık!
"İlle de yedirmeliyim sana o pideden, vallahi de pide böyle olur, billahi de böyle olur!" diyordum ne zamandır... Bir kez annemle gitmiş, o geziyi Git'e yazmıştım. Sizinle de paylaşmazsam olmazdı... Yolunuz bizim oralara düşerse, ne yapıp edip Bozdoğan'a uğrayın. Mikado Pide Salonu'nu sorun, hemen tarif ederler. Keyfinize göre bir pide sipariş edin, ille de etli olsun demezseniz benim yediğim peynirli-maydanozlu-yumurtalıyı şiddetle öneririm... Bol malzemeli pideniz, üzerinde taze süt kaymağı ile geliyor, Mehmet Yaşin'in deyimiyle "damağınızda unutulmaz tatlar bırakıyor". Zaten Lezzet Durakları kitabında da bahsediyor Mikado'dan.


Pide hamurunda Bozdoğan'ın içmeye doyum olmayan Madran suyunu kullanıyorlar, bir de o her gün tazelenen süt kaymakları var pideye çok yakışan. Ah bir de masanıza pidelerden önce gelen, kendi bahçelerinden toplanmış roka ve domatesler var tabii... Pidenin porsiyonu çok doyurucu değil, üzerine bir de tatlı olarak "tahanlı" yiyebilesiniz diye. Ama onu paylaşın bizim gibi. Sıcacık tahinli pide, yine üzerinde süt kaymağı ile servis ediliyor, bana "baklava da neymiş, kadayıf da neymiş" dedirtiyor, size neler dedirtir kimbilir...


Taze taze paylaşacaklarım devam edecek; arayı çok açmadan pazar gezmesinden kareler, annemden nefis birkaç yemek, kardeşciğimden de bir kurabiye tarifi var ki parmak yedirten cinsten...

Son zamanlar...


Merak eden sevgili okur-dostlar olmasa, elimin klavyeye gideceği yok… Oysa ne zamandır güncellemek istiyorum sayfayı. Son zamanlarda paylaşabileceğim yeni bir tarifimin olmaması, olduğu zaman da fotoğraf makinemin bana yaşattığı aksilikler sonucu yapılanların görüntülenememesi, hepsinin üstüne bilgisayarımızın çökmesi derken kabaklı börek kabak tadı verir oldu, farkındayım… En iyisi gidişat hakkında bir şeyler yazmak dedim bugün.

Yeni bir işe başladım geçtiğimiz hafta. Uzun zamandır arayıştaydım biliyorsunuz. Hayat bana yine oyun oynadı ve bunca yıl sonra sektör değiştirdim. İş hayatında hiçbir zaman yapmak istediğim asıl şeyleri yapamasam da, en azından gıda sektöründe, yabancısı olmadığım ve sevdiğim bir alanda çalışmıştım şimdiye dek. Şimdiyse, daha önce aklımın ucundan bile geçmeyen bir sektörde, buradaki yeni kavramlara alışmaya çalışıyorum. Zor oluyor, olacak da... Ama mecburum.

Bu mecburiyetler ve hayattaki varoluş sebeplerim üzerine düşünüyorum son günlerde desem... Boğazımda bir düğümle geçti ilk günler. Şimdi daha iyiyim. Ucundan döndüğüm, umutlandığım ama olumlu sonuçlanmayan başka iş olanaklarını düşündükçe, hani diyorum, hani bir şeyi çok istersen olurdu? Tüm evren yardım ederdi… Bana neden yardım etmedi, tersine ayağıma çelme taktı bu evren? Bu düşüncelerimi paylaştığım canım Rabia ablam dedi ki, “sebebi vardır... biz bilemeyiz, göremeyiz şu an... ama bir gün anlarız.”

Anlayacağım günü bekliyorum.

En kısa zamanda, şu aralar –yine- tek terapi mekanım olan mutfağımdan dumanı üstünde yeni bir şeyler paylaşabilmek umuduyla...

Kışa el veren sonbahar, kahve kokulu mutluluklar getirsin hepimize...

Kabaklı Börek


-->
Erkek kardeşim askerlik sonrası ana ocağında uzun bir dinlenmenin ardından İstanbul'a geldi. Askerlik öncesi de İstanbul'daydı ama bu güzel şehir ona istediği imkanları -hem de çok hak ettiği halde- sunmamıştı bir türlü. Her şeyin bir zamanı vardır ya... Şimdi Türkiye'nin büyük bir medya kuruluşuna bağlı bir şirkette yazılım uzmanı olarak çalışıyor. Hak ettiği imkanlara ve güzel bir iş ortamına kavuştuğu için onun adına çok seviniyorum. Hak ettiği diyorum, çünkü küçücük yaşlarından itibaren bilgisayar konusunda kendi kendine nasıl çabalayarak uzmanlaştığını, onca olanaksızlık içinde kendini nasıl geliştirdiğini, kendi deyimiyle bugünlere gelebilmek için "kafasında bir çip yaktığını" biliyorum, yakın tanığıyım. Onunla gurur duyuyorum, ileride daha da güzel işler yapacağını biliyorum.

Kardeşim bugünlerde beni çok heyecanlandıran bir işle de meşgul, boş vakitlerinde... Sibel'in Kahvesi'ne yeni bir biçim veriyor, baştan aşağı yeniliyor. 3 yıllık arşiv olunca kolay olmuyor tabii. Uzun sürmeyeceğini umuyorum yine de. 

İstanbul'a geldiğinde ev tutana kadar bir süre bizde kalmıştı. O günlerde hepimiz iş görüşmeleri haricinde evde olduğumuzdan durmadan yemek yapıyor, hatta mutfaktan çıkamıyordum. Yetişkin iki erkeği doyurmak (hele de iştahlı cinsten olduklarında) kolay değilmiş! Bu böreği de akşam yemeğine kadar idare etsin diye, bir iş görüşmesine gitmeden hemen önce hazırlamış, buzdolabına koymuştum. Eve dönerken telefon edip fırını ısıtmalarını söyledim, gelir gelmez de fırına attım. Sıcacık böreğin yanına da çay demledim o arada... Bizimkiler çok severek yediler koca koca dilimleri. Bana bir tanesi bile yetti:) O sabah yufkacıdan aldığım tazecik yufkayla yapmıştım, lezzetini biraz da ona bağladım. 

Bugün bu tarifi paylaşmak istiyorum. 

Malzemeler:
- 4 adet yufka
- 1/2 su bardağı sıvıyağ
- 1 şişe maden suyu
- 2 adet rendelenmiş kabak
- 3 adet yumurta
- 1 su bardağı rendelenmiş beyaz peynir
- 1/2 demet maydanoz
- 1/2 demet dereotu
- Tuz, karabiber

Yapılışı:
1. Öncelikle kabakları rendeleyin, suyunu iyice sıkarak bir kaba alın. İçine peynir, ince kıyılmış maydanoz ve dereotu, tuz ve karabiberi ekleyip harmanlayın.
2. Hafif yağlanmış fırın tepsisine 2 adet yufkayı buruşturarak üst üste koyun. Üzerine kabaklı içi yayın, kalan 2 yufkayı da buruşturarak koyun.
3. Hazırladığınız böreği keskin bir bıçak yardımıyla karelere bölün. Ben kare borcamda yaptım, 9 parçaya böldüm. Daha sonra yumurtaları, soda ve sıvıyağı bir kabın içinde çırpıp böreğin üstüne gezdirin.
4. Böreğinizin güzel bir kıvama gelmesi için pişirmeden önce buzdolabında 1 saat bekletin . Daha sonra önceden ısıtılmış 200°C fırında güzelce kızarana dek pişirin. Fırından alınca ilk sıcaklığının geçmesini bekleyip soğumadan servis edin. Kalan böreklerinizi servis etmeden önce tekrar fırında ısıtırsanız daha güzel olur.

Deneyin, çok pratik ve lezzetli bir börek. Hani kabağa burun kıvıranlara hımmm dedirtecek türden... Oldukça doyurucu olduğu için hem çay yanında hem de akşam yemeğinde (hatta davetlerinizde) sunabileceğiniz bir börek. Yanında ayran da güzel gidebilir!

Favori Cevizli Ekmeğim


Benim gibi hamur yoğurmayı seven, özellikle ekmek yapmaya bayılan, üstelik onca güzel ekmek alınabilecek harika fırınlarla dolu bir semtte yaşamasına rağmen ekmeğini kendi yapmayı tercih eden biri için, ekmek makinesine sahip olmak başlarda gereksiz olsa da, sonraları kaçınılmazdı...

Uzun süre direndiğimi kabul ediyorum.
Makine tamam güzel, ama hamur yoğurma meditasyonumdan neden vazgeçeyim?
Her şeyi makine yapacak olduktan sonra ben ne işe yarayacağım?
O ekmeği ben yapmış sayılacak mıyım yani?
... gibi itirazlar ve düşüncelerle, uzun zaman uzak durdum o makinelerden.

Ama içimde bir ses, özellikle kentin telaşında yorgun düştüğüm ve iş çıkışı ekmeğimi Komşufırın'a uğrayıp alıverdiğim günlerde, "bir makinem olsa artık, üşendiğim ya da yorgun olduğum zamanlarda o yapsa ekmeğimi, ben de iç rahatlığıyla yesem" demeye başladı. Yine de o sesi dinlemedim.

Ta ki sevgilim bir gün eve elinde kocaman bir paketle gelene kadar!

Paketi heyecanla açtığımda karşımda bir ekmek makinesi duruyordu. Meğer bunu ne çok istiyormuşum da farkında değilmişim! Sevinç çığlıkları atarak sevgilimin boynuna dolandım. Yaşasın! Artık seri üretime geçebilirdim:)) Sevgilim makineyi alırken benden çok kendini düşündüğünü çünkü sayemde artık beyaz ekmek yiyemediğini, dışarıda satılan ekmeklerin de pek çoğunu beğenmez hale geldiğini söyleyince güldüm. "Her gün soframızda ev yapımı taze ekmekler olacak merak etme" dedim ona.


Fotoğrafta gördüğünüz ekmek, makinede yaptığım onlarca ekmekten sadece biri, evde lor yaptığım zaman kalan peynir altı suyu ile yapılmıştı. Tarifini isterseniz şuraya bakın lütfen. Sevgili Binnur'un Ekmek Kokusu blogunda yer verdiği tariflerden epeyce denedim, büyük çoğunluğunda da güzel sonuçlar aldım. Keşke yazmaya devam etse... Bu arada Binnur'un Taze Ekmekler Sıcak Öyküler kitabını da tavsiye ediyorum tüm ekmek yapma meraklılarına. Çok işinize yarayacak ve ekmek yapma tutkunuzu körükleyecek bir kitap.

Makineyi ilk kullanmam balayı sonrasına denk geldi, ilk fırsatı günlük hayatımızı yoluna koyduktan sonra bulabildim. Yeni oyuncağım diyorum ama çok da yeni sayılmaz yani, ancak fırsat oldu yazmak için. Sinbo'nun en basit modeli makinem. 500 gr.lık ekmek yapıyor. Ama doğrusu biraz daha gelişmiş ve büyük bir model olsa güzel olurmuş dedim sonradan. Yine de bu ilk makinemi çok seviyorum. Hem zaten 500 gr ekmek iki kişi için iki öğünde gayet yeterli oluyor. En azından bize yetiyor.


Lor dedim de...
İşte yine ev yapımı bir ekmek diliminin kenarına azıcık kondurulmuş lor ve üstünde bal... Ben loru balla birlikte severim illa ki... Bu arada merak edenler için, lor yapımında Arman Kırım'ın tarifini temel alıyorum. Size de tavsiye edebilirim. Detaylarıyla birlikte evde lor (ya da ricotta) yapımını şurada okuyabilirsiniz.

Makinede ekmek yapımı hiç zor değil, sadece bazı püf noktaları var ki onları da zamanla anlıyor ve birkaç denemenin ardından çok başarılı ekmekler yapmaya başlıyorsunuz. Hatta makine ile birlikte size verilen kitapçıkları tembellik etmeyip baştan sona okursanız ilk denemede bile güzel sonuç almanız mümkün. Ben çoğu ekmeğimi Sinbo'nun tarif kitapçığından ve Binnur'un tariflerinden yola çıkarak yapıyorum. Arada evdeki malzeme durumuna göre değişiklik yaptığım da oluyor. Hatta geçenlerde tam buğday unu yetmeyince mısır unu, o da az gelince (az geldiğini hamurun makine içinde top haline gelmemesinden anlıyorsunuz) soya unu ekledim. Sonuç "yenebilir" derecesini aldı sevgilim tarafından:) Ama aynı şekilde uydurup çok güzel sonuç aldığım da oluyor.

Kısacası makinesi olan herkes kolayca tarif bulabilir diye düşünerek makine tariflerinden birini değil, makinede mayalandırıp fırında pişirdiğim bir tarifi paylaşmak istedim. Evet makinenin böyle bir hoşluğu var, isterseniz size sadece hamurunu hazırlıyor, içine ek malzemeler koyup dilediğiniz gibi şekillendirmek size kalıyor. Özellikle makineden çıkan kare ya da dikdörtgen formlu ekmeklerden sıkıldığınız zamanlar için:) Bu ekmeği kendiniz yoğurarak da hazırlayabilirsiniz. Yarım ölçü yaptım ve bence yeterli ebatta bir ekmek oldu. Size de bu şekliyle yazıyorum.



FAVORİ CEVİZLİ EKMEĞİM

Malzemeler:

- 160 ml ılık su
- 1 tatlı kaşığı esmer şeker
- 3/4 tatlı kaşığı tuz
- 1 çorba kaşığı zeytinyağı
- 90 gr tam buğday unu
- 75 gr kepekli un
- 75 gr beyaz un
- 3/4 tatlı kaşığı instant maya
- 75 gr iri parçalanmış ceviz içi

Yapılışı:

1. Malzemeleri sırayla ekmek teknesinin içine koyun. Cevizler hariç... Onları daha sonra kullanacağız.

2. Makinenizi hamur programında çalıştırın. Sinyali duyduğunuzda hamur hazır demektir (elde yapıyorsanız yoğurduktan sonra üzerini örterek 1 saat kadar dinlendirmeniz gerek). Daha sonra hamuru makineden alıp un serptiğiniz tezgaha yerleştirin.

3. Cevizleri ekleyerek yoğurun. Fazla yoğurmanıza gerek yok, cevizler hamura karışana kadar yoğurmak yeterli. Daha sonra somun şekli vererek üzerine çizikler atın, yağlı kağıt serili fırın tepsisine alın ve üzerini streçle kaplayarak tekrar kabarması için yarım saat kadar bekletin.

4. Hamur iki katına çıkınca streç filmi çıkartın, önceden ısıttığınız 200 derece fırına koyun, pişirin. Benim fırınımda genelde yarım saat yeterli oluyor, siz 20. dakikadan itibaren kontrol etmeyi unutmayın. Üzeri güzelce kızardığında fırından alın, hemen temiz bir mutfak bezine sararak biraz dinlendirin. Düzgün dilimlenebilmesi için biraz ılıması gerekiyor, aslında bu tüm ekmekler için geçerli bir kural.


Cevizli ekmek en güzel kahvaltıda gidiyor... Ben de dostlarımızın bize geldiği bir kahvaltıya çıkarmıştım bu ekmeği ve çok güzel yorumlar almıştım. Yanında kendi üretimim şeftali reçeli... O zaman mevsim yazdı ve reçelimi çoğunlukla dostlarla paylaşıp kısa sürede tüketmiştim. Diğer fotoğraftaki çilek reçeli de annemin. Bence kimse eline su dökemiyor çilek reçeli konusunda:) Tabii bunda memleketimin mis kokulu hormonsuz çileklerinin payı büyük. Ahh ah..

Son olarak kısacık unlardan ve mayalardan bahsedeyim de tam olsun.

Tam buğday unu ekmekte her zaman en favori unum. Sadece onu kullanarak yaptığım ekmekler daima lezzetli oluyor. Beyaz unda Söke Un'un mavi paketli Altın Harman'ı (sağolasın Binnur!) kesinlikle ilk tercihiniz olsun. İpek gibi bir un ve özellikle ekmek için ideal... Kepekli unda da Söke Un tercih ediyorum. Ekmek karışımlarından yine Söke Un...

Mayalara gelince... Dr. Oetker'in instant mayasını artık bilmeyen yok. Doğrudan una karıştırılarak kullanılan bu maya çok pratik ve hiç yanıltmıyor. Ama makinede ekmek yapmaya başlayalı, önceden pek de severek kullanmadığım kuru maya ile de barıştım. Yuva markalı kuru mayam bir kavanozun içinde buzdolabında, daima elimin altında. Bazılarınız için yeni bir bilgi olabilir (ben de yakın zamanda öğrendim), tüm mayaların (instant ve kuru maya dahil) paketi açıldıktan sonra buzdolabında saklanması gerekiyor.

Sonbaharın o güzel kahvaltı sofralarında kendi yapımınız ekmeklere yer verin lütfen... Makineniz olsa da olmasa da. İnanın hiç zor değil! Ya da akşam, çorbanızın yanında mis gibi bir dilim ev ekmeği olsun. Birilerinin eve geldiğinde "oh mis gibi ekmek kokuyor!" demesi mutlu olmak için yeterli!

Rumelihisarı'nda Kahvaltı


İstanbul'dan uzak olanların, onu her şeye rağmen sevenlerin, hatta "tüm kahrını çekiyorum bu kentin, nesini seveyim!" diyenlerin bile, ellerinde kahve fincanı varsa şayet avuçlarıyla birlikte içlerini de ısıtacak bir yazı olsun istedim. Gecenin bir vakti, yaptığımız bir kahvaltı geldi aklıma. Aslında daha ziyade yazmak istedim. Öylesine... Bahane lazım ya, kahvaltıdan güzel bahane olur mu? En son Ege kahvaltıları vardı blogda, hiç bozmadan yine kahvaltıyla devam edelim istedim.

Hafta sonları harika kahvaltılar yapabileceğiniz öyle çok mekan var ki İstanbul'da. Bu bile bir mutluluk sebebi... Sonbahar hüzünlerinin tesellisi... Sırtınıza en sevdiğiniz hırkanızı geçirip, boynunuza da bir fular doladıktan sonra serin bir deniz kenarında oturup kentten iki yudumluk keyif çalmak, bu kentin kahrını çekenlerin hakkı değil mi? Hakkı elbette. Gelin görün ki, hafta sonları özellikle de hava güzelse, o güzel deniz kenarlarına ulaşmak (hele de toplu taşıma araçlarını kullanıyorsanız), sonra oturacak iyi bir yer bulmak (hatta bazen kötü de olsa bir yer bulmak!), bunu başardıktan sonra açlıktan ölmeden önce size servis yapılması ve sonuçta ödediğiniz hesaba değmesi kolay iş değil...

Neyse ki bu zorlukları yaşamadan bir keyif yapma şansımız oldu. Hafta içinde bir gün, ikimizin de çalışmadığı günlerden birinde, sağanak halinde yağan yağmura aldırmayıp botlarımızı giyerek, siyah şemsiyemizin altına iki kişi girerek Sarıyer otobüsüne atladık sevgilimle. Taksim'de küçük bir gölete dönüşmüş meydandan sulara bata çıka duraklara doğru ilerlerken Gezi Pastanesi aklımızı çeler gibi oldu gerçi... Ama hayır dedim, bu sabah Fransız kahvaltısı modunda değilim! :)

Rumelihisarı durağında indik. "İşte!" dedim sevgilime, "seni Kale Kafe ile tanıştırıyorum!" Her ne kadar İstanbullu olan o da olsa, lezzet keşifleri denince benim seçimlerim ağır basıyor daima. Sevgilim de bundan mutlu olunca, nereye gidelim sorusunun yanıtını çoğu kez ben veriyorum. Deniz kenarında salaş bir kahvaltı deyince Kale Kafe dedim. Hafta içi, yağmurlu bir sabah olunca kafe tam tahmin ettiğim gibi bomboştu. Biz de balkonundaki minicik iki kişilik masasına kurulduk hemen.

Üzerine bolca zeytinyağı gezdirilip pul biber serpilmiş domates-salatalık-biber tabağı çok iştah açıcıydı en başta... Güzel bir siyah zeytin ve biber dolgulu yeşil zeytin. Bal-kaymak bir İstanbul kahvaltısında zaten olmazsa olmaz. Öyle değil mi?


Çok açtım, ancak bu kadar fotoğraf çekebildim. Tabaklar göründüklerinden daha güzeller, öyle söyleyeyim. Ama kahvaltının esas doruk noktası bal-kaymak değil, tereyağında kızarmış hellim peyniriydi bence. Kırk yılda bir yiyorsanız, banın ekmeği gitsin yani...


Ekmekleri çok güzeldi. Ben cevizli, sevgilim çikolatalı ekmeklerine bayıldı. İki lokmalık ekmeklerin üzerindeki lavaşlar da sıcacıktı...


Bir de menemen söyledik ama maalesef kötüydü. Zaten bu şehirde güzel bir menemen yiyebildiğim gün kendim pişirmeyi bırakacağım! Bu işin şakası tabii. Yok sen yerine gitmemişsin, şurası iyi yapar diyorsanız yazın lütfen bileyim:)

Kale'ye önceki gidişimde güzel bir omlet yemiştim, onun hakkını teslim edeyim. Yanında taze sıkılmış portakal suyuyla nefis oluyor. Kale hakikaten salaş bir mekan, öyle bir manzarası var ki insan saatlerce oturabilir, kitabını gazetelerini okuyabilir orada. Tabii bir mucize olur da sakin zamanına denk gelebilirse...

Sonunda ben de "mekan yazısı" yazdım galiba! Eskiden İstanbul lezzetleri diye topluca yazıyordum, ama son zamanlarda biriktiremiyorum, çoğu lezzetin fotoğrafı çekilemiyor çeşitli sebeplerden. Ya bekletmeden yazmak ya da fotoğraf çekmeyi ihmal etmeyip biriktirmek gerekiyor sanırım.

Uzun lafın kısası, kıyılara gidip deniz koklamak lazım şu sıra...

Annemin Mutfağından Lezzetler...


Sonbaharda hafta sonu kahvaltılarının keyfi başka mı oluyor, yoksa her yağmur yağdığında çocuklar gibi sevinen bencileyin sonbahar tutkunları mı daha çok keyif alıyor böyle sabahlardan?

Ama bu kahvaltı sofrası bir sonbahar sofrası değil...
Tam da yaz sofrası üstelik.
Kıpkırmızı domateslerden, közlenmiş biberlerden anlamışsınızdır.
Bu bayram annemlere gidemedik, ben de hüznümü geçen ziyaretimizde annemin evindeki keyifli anlardan kalan son kareleri sizlerle paylaşarak azaltayım istedim.


Annemin yaz kahvaltıları spesyalidir...
Zeytinyağında sivri biberler veya çarlistonlar bir güzel kızartılır. Onlar kızarırken bir kenarda bolca domates kabukları soyularak irice doğranır. Keyfe göre rendelenebilir de, o zaman daha ekmek banmalık bir şey olur (ben öylesini daha çok severim ama bunun görüntüsü daha albenilidir). Sonra tavada kalan yağa bakılır, fazlası ayrılır. Kalan yağın içine domatesler atılır, biraz çevrildikten sonra biberlerin üstüne dökülerek servis edilir. Yanında peynir ve kızarmış ekmekle müthiş olur. Yalnız feci iştah açar söylemedi demeyin! (ve bulabiliyorsanız yazdan kalan son domateslerle yapın...)


Domatesler.. biberler... şimdiden özledim onları. Sonraki yaza kadar vedalaştık kendileriyle, tabii annemden getirdiğim domates konservelerim var. Annem biberleri ekmek kızartıcısında közlemişti, ondan çizgililer. Tabakta da tulum peyniri ve tel peynir var.


Annemin vişne reçeli (bir koca kavanoz da benim dolabımda var şimdi) ve kayısı reçeli... Kayısıdan son kalan ufak kaseyi tüketiyoruz şimdilerde. Tüketiyorum demem daha doğru, sevgilimin Nutella bağımlılığını yazmış olmalıyım daha önce. Ama benim için reçelin yeri bir başka. Kayısıları annemin köyünden akrabalar bahçeden toplayıp küfe ile yollamışlar. Annem de hemen reçelini yapmış bu misler gibi kokan çilli kayısıların. Bakın, tabakta da görülüyor çilleri:)


Annemin meşhur yoğurtlu patlıcan közlemesi...
Tarifi çok önceden yazılmıştı, burada. Patlıcanlarla da vedalaştık gerçi ama belki hala güzel yaz patlıcanları vardır stoklarınızda. Varsa yapın, ekmek bana bana yiyin. Beni anın yerken:)


Börülcenin yaz boyunca en sık sofralarımıza teşrif ettiği halidir, taratorlu hali... Kısaca tarif etmek gerekirse börülceler haşlanır; yumuşadıktan sonra haşlama suyuna bolca sarımsak, limon ve zeytinyağı ilave edilerek harmanlanır. Henüz sıcakken yapılır ama bu... Sonra soğuması beklenir, mümkün mertebe buzdolabında bir gece dinlendirilir. Tabii ki kapağı sımsıkı kapalı bir kabın içinde:) Ertesi gün leziz bir turşu kıvamındaki börülce taratoru sofraya gelmeye hazır olur.


Çocukluğumun lezzetlerinden, "kandil helvası"... Bazılarınıza tanıdık gelebilir, belki siz de benim gibi yıllardır yememişsinizdir. Buzdolabında bulduğumda nasıl sevinmiştim. Çıtır çıtır bir şeydir, hafif sakızlı bir dokusu vardır, bolca susam tadı alırsınız yerken. Çöğenden yapılır, hafif tahin helvasını andırır tadı... o yüzden helva diyorlar sanırım.


Bu da Çeşme'nin meşhur sakızlı kurabiyesi.. Yengemlerin yazlığına gittiğimizde tatmak kısmet oldu. Çeşme'ye giden komşuları getirmişti dönüşte, bir tabak da bize kısmet oldu. Böylece çok merak ettiğim bu lezzeti denedim. İçinde sakızlı muhallebi var, kurabiyesi de yumuşacık.


Kuşadası'nda salaş bir balıkçı vardır, hemen limanda... Balıkçılar kahvesi denir, kısaca "balıkçılar". Merdivenden çıkınca deniz manzarası ile birlikte, şaşıracağınız ucuz fiyatlarla ufak bir menü karşılar sizi. Sahildeki Kutes'te oturup bir sandviç söylediğimizde sandviç bir türlü gelmek bilmemiş, biz de kızıp kalkmıştık oradan. Sonra aklıma balıkçılar geldi, tuttum sevgilimi elinden, oraya götürdüm. Teyzelerin oracıkta açtığı otlu-peynirli gözlemelerden söyledik. Yanında mis gibi Ömür ayran, bizim oraların markası... Bol malzemeli incecik gözlemeler pek lezizdi.


Aydın'a gidip pide yememek olmaz. Her yörenin pidesi "ünlüdür" nedense ama benim favorim Bozdoğan'dır. Mehmet Yaşin de geçenlerde bir programında pek ballandırarak anlatmıştı Bozdoğan pidesini... Havalar fazla sıcak olduğundan göze alamadık oralara gitmeyi ama bir gün mutlaka gidip sevgilime de tattıracağım, üzeri süt kaymaklı pideyi ve tabii ki "tahanlı"yı... Yukarıdaki de teselli pidesi işte. Çarşının göbeğindeki Dede Lokantası'nın pideleri, çocukluğumun bir diğer lezzeti. Peynirli pide isteyince kaşarlı var demeleri üzdü beni başta, "siz de mi?" dedim. Yapmayın yahu, kaşarlı pide büyük kent icadıdır! Burada peynirli pide biraz yeşillikle karışıktı, üstüne yumurta sürülürdü... Nasıl hüzünle anlattıysam, şef garson yakındaki mandıra açıksa peynir alacaklarını ve istediğim gibi pide yapacaklarını söyledi. Yaptılar da! Ben de keyifle yedim...

İyi ki dönüp baktığımızda gülümseyeceğimiz anılar biriktirebiliyoruz...
Sonbaharın güzelliklerinde birikenleri de paylaşmak üzere diyor ve hızla kararan havanın beni uyardığı üzere akşam yemeği hazırlığı için mutfağa gidiyorum:)

Arşın (Uzun) Börülce Kavurması


Domateslere veda ettiğimiz bugünlerde bu ne şimdi diyeceksiniz. Tam da bu vedadan dolayı kapak oldular bugünkü yazıya. Bunlar çok sevdiğim pembe domatesler... Geçtiğimiz yaz sadece birkaç kez tadabildiğim, ama yine de bu kadarı için bile şükrettiğim... Pek şekilsizler gördüğünüz gibi... Ama lezizler. Hele kokuları bir başka! Yanlarında duran incecik patlıcanlar dikkatinizi çekti mi? Karnıyarık asıl onlarla yapılır. Büyük şehirlerde görebileniniz var mı? Ya diğer yandaki incecik börülceler? Çıt diye kırılır, hatta satın alırken annem birini çıtlatır göründüğü kadar taze mi bakmak için. Fasulye de aynı teste tabi tutulur annem tarafından. Eğrilip bükülürse şansı yok, çıt edecek.

Aslına bakarsanız sizlerle feci zaman aşımına uğrayan bazı şeyler paylaşacağım bugün. Zaman aşımı diyorum çünkü Aydın'dan döneli onca zaman geçti, ben hala pazarlarda çektiğim fotoğrafları yayınlayamadım. Aslında o kadar çok fotoğraf çekmişim ki, nereden başlayacağımı da bilemedim. Velhasıl geciktikçe gecikti. Hiç paylaşmasam da yazık olacaktı. En iyisi çok konuşmadan olabildiğince çok fotoğraf göstereyim bugün diyorum (ama bakalım çenemi tutabilecek miyim)...


Annem İstanbul'a getirmem için domates alışverişi yaparken... Gerçi biletim ertelenince domatesleri orada yedik ama zaten pembe domatesler yolculuğa pek müsait olmazlarmış, ince kabuklu ve narin oldukları için...


Off.. asıl güzellik bunlar. Karar verememiştim başta, domateslerle mi incirlerle mi başlayayım diye. Domates neden öne geçti, pembe olduğu için herhalde... Hani daha nadir olduğu için. Gerçi şu güzelim "bardacık"ların da mor incirden başkasının bulunmadığı şehrim topraklarında benim için çok nadide olduklarını söylemem gerek. Dayanamayacağım, yakından da göstereceğim sepetin birini.


Nasıl da çatlamışlar, balları akmış... Aydın'da olduğum sürece buzdolabında daima incir tabağı vardı, ben de canım istedikçe çıkartıp üçer beşer yedim. Bir dahaki yaza kadar özleyeceklerim arasında onlar da var şimdi...


Bu küçük kız, süt mısırlarımızı ayıkladı. Biz de alıp çantamıza koyduk, eve gelip haşladık bir güzel. Isırırken suyu (sütü mü yoksa) akan, benzerini bu sene hiç yemediğim lezzette mısırlardı...


Köy yumurtaları.. Sarısının rengi turuncuya yakındır, ben kıyıp da kekte filan kullanamam! En güzel yeme şekli kayısı kıvamında haşlamaktır. Kahvaltıda yanına ev ekmeği ve koyun peynirini katık ederim... Ah bir de fiyatlara dikkat lütfen... Anneme pazar gezmesi boyunca "anne siz burada bedava yaşıyorsunuz" dedim kaç kez. Yani ben de öyle yaşıyormuşum bir vakitler... Neyin fiyatını sorsanız kuruşla söylüyor kadınlar. Ha bir de çoğu kez kilo fiyatı vermezler! 2 kilosu şu, 3 kilo alırsan bu... Fiyatlar öyle olunca (lezzetlerinden dolayı iştahlar da malum olunca) taneyle değil, kilolarca sebze meyve alınıyor orada...


Bunlar da güleryüzlü bir ablanın köyde arkadaşının yaptığını, kendinin de pazara getirip sattığını söylediği pideler, ekmekler, bazlamalar... Annemin eli pidede ama aslında poşeti kenara çekiyor, altından bazlama almak için. Pazara kahvaltı öncesi gidince gözüm bazlamadan başkasını görmedi doğrusu. Eve gidince de sevgilime ilk kez bazlama yedirdim. Pek sevdi:) Hatta çok alsaydınız, İstanbul'a da götürseydik dedi. Ah benim aklıma gelmedi ki? Ama çözüm vardı, köşedeki bakkala da geliyordu köy bazlamaları. Ben de İstanbul'a döneceğim gün taze taze aldım, dilimleyip dondurucuya attım. Arasına Nutellalar sürüp sürüp, beyaz peynirler koyup koyup... tükettik ah çoktan...


Bilenler bilir.. Tarhana otu bu. Bir adı daha vardı ama unuttum. Tarhana yapımında kullanılıyor bizim oralarda. Annem taze tarhanamızı yapmış, gönderdi geçen gün koliyle. Annemin tarhanası bir başkadır diyeceğim ama herkes kendi alıştığı tarhanayı beğenir, onu da bilirim. Her hali güzel, kış akşamlarının bu muhteşem çorbasının. Ben pişirirken içine son anda sarımsak döver atarım, bir de kuru börülce koyarım annemin yaptığı gibi. Geçenlerde epeyce börülce haşlayıp dondurucuya koydum yine. Artık vakit geldi tarhana çorbaları için...


Bunlar nedir bilin bakalım? Bir tür börülce, uzun olur, bildiğimiz börülceden biraz daha kalın olur, "arşın börülce" denirmiş adına. Şahsen ilk kez duydum, ilk kez gördüm. Satan teyze ben fotoğrafını çekince hemen başladı anlatmaya ben sormadan, "accık haşlayıp taratorlarsın, pek güzel olur. Kavurursun domatesli, istersen yumurta kırarsın, öyle de güzel olur". Anneme baktım,"kavuracağım ben onu" dedi. Bana göre hava hoş.


Bu da pişmiş hali. Yanında yoğurt var ama, ben bir kısmını yoğurtladıktan sonra öylesini sevmedim, sade haline ise bayıldım. Tarif ister misiniz:) Olur da mevsiminde Ege pazarlarına yolunuz düşer, bulur alırsınız, ya da şanslısınızdır da başka bir şekilde elinize geçer (bana da haber verin!) tarif bulunsun burada.

ARŞIN (UZUN) BÖRÜLCE KAVURMASI

Malzemeler:

- 1 ya da 2 bağ (yarım kg) arşın börülce
- 1 kahve fincanı zeytinyağı
- 1 baş kuru soğan
- 4 diş sarımsak
- 2 tane kırmızı biber (büyükse 1 tane)
- Domatesli istenirse 1-2 tane domates
- Yumurtalı yapılacaksa 2 tane yumurta
- Tuz, kırmızı toz biber, karabiber

Yapılışı:

1. Önce börülceleri ayıklayıp yıkayın. 1'er cm boyunda, ufak ufak doğrayın. Avcunuza sığdırabildiğiniz kadarını (yani demet halinde) doğrarsanız uzun sürmüyor. Hayır ben önce tek tek doğramaya kalkmıştım da annem kızmıştı ondan diyorum:)

2. Zeytinyağında yemeklik doğranmış soğanları ve kıyılmış sarımsakları hafifçe pembeleştirin. (kardeşim geçen gün ben yemek yaparken -bir yandan da ona anlatırken- "soğanın pembe olduğunu hiç görmedim" dedi de çok güldüm:)

3. Kırmızı biberleri ufak doğrayıp ekleyin, soğanlarla beraber kavurmaya devam edin. Sonra börülceleri ekleyin. Tuzunu, biberini koyun ve kapağını kapatıp ateşi kısın. Arada tahta kaşıkla karıştırın ki dibi tutmasın. Börülceler yumuşayana kadar pişirin. Uzun sürmüyor, tadına bakarak kontrol etmek lazım (kontrolü ben yaptığımda "ımmmhh" diye bir ses çıktı benden, nasıl leziz bir börülce cinsiymiş)

4. Domatesli yapacaksanız ocaktan almaya yakın küp kesilmiş domatesi ekleyin, biraz daha pişirin. Yumurtalı yapacaksanız yumurtaları kırın, hafifçe karıştırın, yumurtalar pişince ocaktan alın.

İstanbul'a getirdiklerim arasında arşın börülce de vardı bir pişirimlik. Anneminki kadar güzel oldu. Yavaş yavaş annemin elinin lezzetine yaklaşıyorum galiba! Pişirdiğim sebzeler güzel ama, kim yapsa aynı olur, fazla şımarmamak lazım...

Velhasıl bir pazar gezmesi de burada sona erdi... Bir başka pazarda buluşmak üzere diyeceğim ama pazara gittiğim yok ki. Bakalım kısmet ne zamana.... 

Susamlı Kıtır Kurabiyeler


Sonbahar geliyor...
İlk kez geçtiğimiz Pazar akşamı sevgili Cem'in tam bizi eve bırakırken "kabımıza sığamadık, hadi deniz kenarına gidelim!" talebimiz üzerine gece yarısından sonra direksiyonu çevirdiği sahilde hissettim bunu. Sevgilimin ceketi üzerimdeyken bile üşüdüm orada. Çok güzeldi Boğaz, sessiz, sakin, yollar bomboş... İstanbul'a yakışıyor sonbahar.

Kitaplarımı kucaklayıp gidemedim sahile henüz, ama sevgilimle termosumuza kahvemizi doldurup birlikte gittik geçen gün. Evden Beşiktaş'a kadar yürüdük, Ayvalık'tan aldığımız ve maalesef buzluktaki sayıları gittikçe azalan sakızlı kurabiyelerimiz eşliğinde tadını çıkardık güzel havanın. Hatta bir de 89 yaşındaki emekli ışık şefi Sulhi amcayla tanıştık. Opera-bale ve tiyatrolarda ışık şefliği yapmış çok uzun yıllar. Ütülü pantolonu, Attila İlhan tarzı kasketi, kravatı ve ceketi ile çok şıktı, hani o eski İstanbul beyefendileri gibi.. Yanımıza oturdu ve cebinde getirdiği pirinçleri attı güvercinlere. Annem de evden çıkarken hırkasının cebine buğday doldurup yollarda serçelere atar, o geldi aklıma:) Sulhi amca Çamlıca'daki evinden her Cumartesi gelirmiş buraya. Kimbilir, belki yine karşılaşırız.

Yine bir kurabiye tarifi vereceğim. Üst üste geldi kurabiyeler ama bunu bir an önce paylaşmak istiyorum. Aydın'a gittiğimizde yengemlerin Kuşadası'ndaki evine de uğramıştık. Ipılıktır Kuşadası'nın denizi, uzun uzun yüzer çıkmak istemezsiniz. Deniz keyfimizden arta kalan zamanlar tembellikle geçti. Bu kurabiyeleri biz gitmeden önce yapmıştı yengem. Akşam çayında eşlik ettiler bize.

Kurabiyeleri tadar tatmaz hemen yengemin tarif defterinden kaydettim küçük not defterime. Çok ilginç ama kıtırlıklarını hiç kaybetmiyorlar, birkaç gün boyunca yedik ve hala kıtırlardı. Yengemin defterinde susamlı kurabiye diye geçiyor. Ağızda dağılan cinsten, çok hafif şekerli ve özellikle çaya çok yakışan kurabiyeler bunlar. Böyle kurabiyeleri seviyorsanız deneyin, seveceğinize eminim.

Malzemeler:

- 1/2 paket (125 gr) tereyağı - oda ısısında
- 2 yumurta sarısı
- 1 çay bardağı toz şeker
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- Bir tutam tuz
- Aldığı kadar un
- Üzeri için bolca susam

Yapılışı:

1. Susam haricindeki tüm malzemeleri karıştırıp yoğurun, elinize yapışmayan bir hamur elde edin. Kıvam için unu azar azar ekleyin.

2. Hamurdan bezeler koparıp parmak kalınlığında rulolar haline getirin. Daha sonra küçük parçalar halinde kesin. Minik kare ya da dikdörtgen hamurlar elde edin.

3. Hazırladığınız hamurların üst kısımlarını, elinizde kalmış olan yumurta akına batırın. Daha sonra bolca susama bulayın.

4. Önceden 180 derece ısıtılmış fırında üstleri iyice kızarana kadar pişirin. Soğuduktan sonra mis gibi kıtır kurabiyelerinizi teneke bir kutuda ya da saklama kabında, bayatlama endişesi olmadan saklayabilirsiniz.

Bu da yengemin verandasında, güzel kahvaltılarımızdan biri. Ben kahvaltıda alışkın değildim ama sanırım bundan sonra yeşillikleri (roka, nane, maydanoz vb.) kahvaltıda da bayılarak yiyeceğim.



Sevgili Gülden ya da onun sevimli nikiyle :)den 'in blog yazarlığı ile ilgili soruları vardı, zevkle yanıtlıyorum:

1. Blog yazmaya ilk ne zaman başladın?

2005 Ağustosunda... 3 yılı geride bırakmışım.. Geçenlerde aklıma geldi, Kahve 3 yaşını bitirip bebeklikten çocukluğa geçmiş diye:) Blog fikri aklımda şekillenirken ismini ne çok düşündüğümü hatırlıyorum. İsim Didim'den Aydın'a döndüğüm bir yolculukta aklıma gelmişti (zaten birçok proje yolculuklarda şekillenir benim için). Kahveleri çok severim, "kafe"leri yani. Kahve demek daha çok hoşuma gidiyor. Madem ki hayallerimde böyle bir kahve var, sanal bir kahve açarım, gelenler kahvelerini içer, bazen kitaplardan ve filmlerden de konuşuruz, mutfakta pişen yemekleri de paylaşırız diye düşündüm.

2. Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
O an içimden neleri paylaşmak geçiyorsa, neler hissediyorsam onlar dökülüyor klavyemden. Günlük hayattan yansımalar, bazen iç döküşler, bazen geziler ve tabii mutfağımda pişenler...
3. Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?
Sanırım sizler okuduğunuz sürece...
4. Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Zorunluluk hissetmiyorum. Ama sorumluluk hissediyorum:) Bir süre ayrı kalmam gereken durumlar olabiliyor, bazen vakitler yetmiyor, bazen paylaşılacak yeni bir şey olmuyor.. Yine de arayı uzatmamaya çalışıyorum.

5.
Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?
Eskiden evimde bilgisayar yokken ediyordum. İş yerinde öğle tatillerinde ya da sabahları işe başlamadan önce blogla ilgilenebiliyordum. Ama şimdi bu açıdan rahatım. Evde feragat edilen şey ancak uyku ya da başka bir şeyle doldurulabilecek boş vakit oluyor, ama zaten ben yazmayı pek çok şeye tercih edebilirim.
Bu minik röportaj için teşekkürler!