Yoğurtlu Fırın Patates

-->

Uzun zamandır Kahve'de bir şeyler pişmiyor, kahve içmeye gelenler sadece kahve kokusu alabiliyordu bu sayfalardan... Gerçi şikayetçi değillerdi, söylediklerine göre... Ama belki güzel tarifleri özleyenler de vardı, tatil yeter artık diyenler...

Kimi zaman sevgili Canon'umuz henüz bizimle değil de fotoğrafçı vitrinlerinde yaşadığından, mevcut kameramız yapılan yemekleri görüntüleyemedi... Kamera sorununun çözümüne daha var, ama en kısa zamanda "ışık" sorununu çözmeyi umuyorum. O zaman daha sık ve daha çok tarifle selamlamaya çalışacağım sizleri.

Dün akşam, mahallemize yeni açılan pizzacıdan pizza alıp geldik ve daha önce defalarca izlediğimiz komedi filmlerinin dvd'leri ile eğlendik. Bu akşam için de fırında patates yaptım. Yapımı çok basit, canınız yemek yapmak istemese de (mesela bugün benim hiç istemiyordu) kolayca yapıp hemen yiyebileceğiniz bir yemek. Yoğurt ve salata ile dengelemeyi unutmayın!

Malzemeler:
- 1 kg patates
- 3 adet köy yumurtası
- 1 çay bardağı yoğurt
- 1/2 çay bardağı zeytinyağı
- 1 tatlı kaşığı deniz tuzu
- 1/2 tatlı kaşığı taze çekilmiş karabiber
- 1/2 paket kabartma tozu
- 4 yemek kaşığı un
Üzerine:
- 8 yemek kaşığı süzme yoğurt
- 2 yemek kaşığı tereyağı
- İnce pul biber, nane

Yapılışı:
1. Patatesleri küçük küpler halinde doğrayın.
2. Yumurtaları derin bir kaseye kırın, yoğurt, zeytinyağı, un, tuz, karabiber ve kabartma tozu ekleyip iyice çırpın.
3. Hazırladığınız karışımı patateslere ekleyin, karıştırın.
4. Kare bir borcamı fırçayla yağlayın, patatesli karışımı dökün. Önceden 200 derece ısıtılmış fırına verin.
5. Üzeri iyice kızardıktan sonra fırından alın, kısa bir süre bekleyip dilimleyin.
6. Tereyağını eritip pul biber ve naneyi hafifçe yakın. Süzme yoğurdu az su ve tuzla çırparak krema kıvamına getirin.
7. Dilimlediğiniz patateslere önce iki kaşık yoğurt, sonra tereyağı dökerek servis yapın.



Ay Cuma'dan itibaren 3 gün boyunca Boğa'da olacakmış, yeni mutfak denemeleri ve heyecanlı keşifler için en ideal zamanmış, haberiniz olsun!

Ben de hafta sonu sevgili dostlarımızı ağırlamayı ve onlara sürprizli menüler hazırlamayı düşünüyorum, şimdiden çok keyifliyim...


-->

"elde kalan resimler"...


Masallar bitmez, dinlemek ve anlatmak isteyene..

Bir masal anlattım ben de, kendi masalımı... belki sadece yazmak için, belki sadece birer altyazı olsun diye, "elde kalan resimlere"...

Son resimler, son kareler paylaşılacak şimdi ve bitecek masal.
Ama asıl şimdi başlayacak belki de.


Kapı önünde, pencerelerinde çiçekler olan evler...
Egeli kadınların evleri, akşamları zeytinyağlı yemekler yapan, sonra kapısının önünü sulayan, toprak kokusunu içine çekip bir de akşam çayı demleyen üstüne...

Egeli kadınlar..
Ayvalık'ın evleri, kapı önü çiçekleri...


Ben o evlerde olsam...
Çay demlense, bir de sedire uzansam ağacın altında, elimde çok okunmuş bir kitap, sahaftan alınma... Sayfaları çevirirken uykuya dalsam...


Evlere dokunarak, hayaller kurarak yürürken Cunda'da, karşımıza çıkıverdi "Ayna". "Yeme içme oturma mekanı", kapısında yazdığına göre. Yemedik ama içtik ve oturduk, önümüzde sapsarı ev yapımı limonatalar, karşımızda adeta "hadi yeni hayaller kur" diyen bir köşecik...


Mavi ve beyaz bu kadar mı sever birbirini, bu kadar mı yakışır?
Yeni hayaller kurulur tabii hemen, "burası bizim olsa..."
Duvardaki mavi beyaz balıklara, raflardaki mavi cam şişelere, masalardaki bembeyaz keten örtülere, uçuşan mavi perdelere bakıp iç geçirilir... Hadi bizim olmasın, ama arada kaçıp gelebilsek buraya... Bu koltukta kitap okusam, kahvelerin biri gidip biri gelse, ev yapımı kekler yesek, limonata içsek arada...


Maviye beyaz yakışır da, kırmızı eksik kalır mı?
O da yakışır, hem de siz hiç tahmin edemezken.
Aniden, "Daha önce yoktu, olsa görürdüm! yeni burası!" denir heyecanla, adı da ne güzel, "Kırmızı".
Renklerin peşine düşmüşüz sanki, geçmişin kokusunu ararken...


Eskileri bunca sevmek, eskiyi bunca özlemek iyi bir şey değil belki. "Bu dünyada otobüse bile binemeyen" roman kahramanları gibi hani, günlük hayata savrulunca insan, sersemliyor. Sonra geri dönüp bakınca fotoğraflara, bazen cümle bile kuramıyor, altyazı olsun diye...


Zaman geçiyor parmaklarımızın arasından, su gibi.
Şimdi kedilere bırakıp gidecek miyiz bu sokakları, bu evleri?


Olsun, varsın onların olsun sokaklar.
Uyusunlar buldukları her köşede.
Terzi amcanın uyandırmaya kıyamadan dikişine devam etmesi gibi sevecenlikler lazım bize.


"gündüzler geceler ne zaman biter?
şu batan güneş nereye gider?
buharlaşır yeniden dökülen su
bulutları sil pencerenden, sevgi devrialemi bu
yeniden doğar her şey
'her şey bitti' dediğin anda, bir gül kök salar damarlarında
her şey biter, bir şey bitmez..."



Yine döneceğiz elbette, kök salmak istediğimiz bu yere...
Sonsuzluğa doğru büyütmek için ağacımızı...
Ben o güne dek, o cam küreciği elimde sallayıp, içine sakladığım anılara gülümseyeceğim...

Masal Lezzetler...


Masal, lezzetlerle devam etsin istedim.
Zaten her masal damakta bir tat bırakmaz mı? Hani şekerli bir tattır o, çocukluğa dair...
İşte öyle devam etsin istedim...

Ben hep damağımda o şekerli tadı duyarak gülümseyeyim, o tadı duyabilen herkes de gülümsesin, Ayvalık masalı da böyle devam etsin...


(annem çok masal anlattı bana, uykum gelse de gelmemiş numarası yaparak annemin yanağını okşar, "nolur bi tane daha" dermişim... masallarla büyüyen kız çocuklarındanım ben, bundandır hep inanışım masallara, hep masalları düşleyişim, kırkıncı kapının açılmasını bekleyişim, saçımı hiç kesmeyişim...)

Haftalar süren yorgunlukların ve son günlerdeki hiçbir şey yiyemeyişlerin ardından...


Öyle bir kahvaltı hazırladı ki bize, pansiyondaki güleryüzlü teyze. Çay içmeyen sevgilimin ılık sütünden, isteğim üzerine fırından aldırılmış taze köy ekmeğine kadar... Hani çok özel kahvaltılar vardır, yıllar geçse de anımsar ve o lezzetleri tekrar duyumsarsınız damağınızda. Gülümsersiniz.. Öyle bir kahvaltıydı. Terasta... Denizin güpgüzel maviliği az ileride...

Zeytinin tam sevdiğim gibi ekşimsi tadı, ekmeğimizi banalım diye içine baharatlar atılmış zeytinyağı, mis kokan domates, benzersiz Ayvalık tulumu, hele o Ayvalık loru...


Yumurta zeytinyağına kırılmış... her yerde bulunmaz! Ev yapımı reçeller, asıl sürpriz, üzüm reçeli... çocukluğuma ait tatlardan biri, yıllardır yemediğim, annemin yaptığından başkasını bilmediğim!

Ve bir başka kahvaltı, Taş Kahve'de... Çok özlenilendir, sabahın bir güzel saatinde, denizin kıyıcığında oturup zeytinyağını kendi ellerinle dökmektir domatesin üstüne... Budur Taş Kahve'de kahvaltı.


Bana kalsa, gün boyu kahvaltı ederim.
Sevgilime kalsa, gün boyu dondurma yer.
Yer de, ben günde bir kez eşlik ederim, üç kez değil!

Bu güzel soslu, çikolatalı kase üçüncü olsa gerek ki, arka planda ben çay içiyorum.


Girit'in sakızlısı meşhurdur, tadılır illa ki Cunda sahilinde. Nasıl yapıldığına da bakılır hemen tezgahın yanında, meraklılara ikram edilir hatta. Güzeldir, sakızlıdır, başka da bir süs istemez.. Sonra bir de meyve koyarlar içine dondurmaların, kavunlusunda kavun, karadutlusunda karadut vardır, aromaları değil..


Tostçu Servet abimiz.. Ayvalık tostunda üzerine yok. Aldım gerçi meslek sırlarını, ama el lezzeti bir başka... Ne kadar uğraşsam olmuyor onun yaptıkları gibi. Mesut Büfe, Tansaş yanı hemen... Giderseniz selam iletirsiniz bizden. Özlemişler dersiniz... Geleceklermiş sonbaharda, unutmamışlar verdikleri sözü.


Ve zeytinyağlı lezzetler elbette... Dükkan camındaki yemek listesinde "arapsaçı", "börülce" filan yazan bir başka memleket biliyor musunuz? Bu incecik, tazecik börülce, Çorbacı Mehmet Usta'dandı. Daha ilk akşam koşarak gidip yediğimiz kabak çiçeği dolmalarımız da ondandı. Öyle meze niyetine değil hem de, koca porsiyonlarla, yanında koyun yoğurduyla..


Hayatımda lezzetini unutamadığım, hep hatırımda tutup, kavuştuğumda gözlerimi kapatarak yediğim yoğurtlardan biridir bu yoğurt.


Böyle de bir pide geldi masaya. Sıcaktı çok. Yanında tereyağı ve rendelenmiş Ayvalık tulumu vardı, tadımlık. Çatalla söndürürken çok eğlendik.


Güler Tatlıhanesi unutulur mu? Murat Bey'in her zamanki konukseverliği, ikram ettiği dondurmalı lor tatlısı, şu an derin dondurucuda olup yavaş yavaş tadına varılmayı bekleyen sakızlı kurabiyeler ve nefis lorlu börek... Fırından yeni çıkmış sıcacık, mis kokan bu börekle yapılır bir kahvaltı da.


Murat Bey'e sordum, nereden en güzel zeytinyağını alabileceğimizi. Telaşımız arasında ne memleketimin misler gibi sızmasından, ne de anneciğimin zeytinlerinden getirebilmiştim İstanbul'a. Gözüne baktığım sızmam bitmek üzereydi, zeytinimiz zaten yoktu. Murat Bey götürdü bizi Peynirci Ferdi'ye, sağolsun. Sayesinde en güzel zeytinyağını bilmem ama en güzel Ayvalık tulumunu bulduk!


Meyve sebze halindeki iştah açıcı dükkanlardan biriydi, dışarıya zeytin kavanozları çıkarılmış, içerideki tezgaha peynirler sıralanmış... Sepet peyniri ve tulum vakumlattık, ki dönüşte fırından aldığımız tost ekmekleriyle Ayvalık tostları yapabileyim evde...


Yeşil kırma zeytin sonra.. Bir de güzel mi güzel bir zeytinyağı... Şimdilerde o güzel zeytinyağına kekik serpip ekmek banılıyor kahvaltılarımızda...


Deniz kokulu bu kıyılarda yudumlanan kahveler ve adaçayları da güzeldir. Derler ki, bir kimsenin yabancı olduğu, yüzünü denize dönmesinden belli olurmuş Cunda'da... Diğerleri karşı karşıya otururmuş masalarında.

Yüzümü hep denizine dönsem de, yabancın olabilir miyim be Cunda? Olabilir miyiz, bunca anı biriktirmişken koynunda...


Biter mi?
Bitmez...