Krem Şokola


Çocukluğumdan beri en sevdiğimdir.
Hep moral verendir o, hep mutlu edendir.
Annemin pişirdikten sonra "Sibeeeel! gel dibini sıyır" demesidir...
Benim koşarak mutfağa gidip sıcak tencerenin dibine yanma pahasına parmaklarımı daldırmamdır...

Sütlü tatlıların bu en yaramazı, çocukluğa dair lezzetlerdendir benim için. Ara sıra özler, hemen az da olsa yapıverir, bazen tam soğumasını bile beklemeden yerdim. Sevgilim hayatıma girdikten sonra ise daha sık yapar oldum. Daha tanıştığımız gün bir çikolatakolik olduğunu itiraf ve beyan eden sevgilim için, yaptığım ve yapacağım sayısız çikolatalı tatlının arasında, en özel yer her zaman pudinglerin oldu. Onlar buzdolabında asla uzun süre kalamayan, bazen ertesi günü bile göremeyen tatlılardan oldu daima.

Neden yayınlamak şimdiye dek aklıma gelmedi bilmiyorum. Herkesin bildiği, kendi usulünce yaptığı bir tatlı olduğunu düşündüğümden mi? Market raflarında oldukça cüzi fiyatlara hazırları bulunabildiğinden, hiç mi hiç uğraşmak gerekmediğinden mi? Bilmiyorum. Ama bu tür bir tatlıda "mükemmel karışım"ı yakalayabilmek için her gördüğüm tarifi denedim diyebilirim. İlk denediğimde "işte budur" dediğim 2 tarif oldu şimdiye dek. Her ikisi de yemekbiz mail grubumuzdan; birisi Güzide'nin puding çeşitlemeleri, diğeri Tuğba'nın krem şokolası...

Sevgilim genelde ilk kaşıkta verir tepkisini. Bunu tattığında "hazır bu, değil mi? sen yapmadın?" dedi. "Yoo ben yaptım" dedim. Hakikaten başarılıydı sonuç. Tamam dedim, budur. Ve o günden sonra kaç kez yaptım bilmiyorum. Son yaptığımda da süsledim püsledim fotoğrafladım ki bir an önce sizlerle de paylaşabileyim. Tuğbacım, kocaman teşekkürler!

Malzemeler: (6-7 kase için)

- 5 su bardağı süt
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 Türk kahvesi fincanı su
- 4 dolu çorba kaşığı nişasta (ben mısır nişastası kullandım)
- 2,5 çorba kaşığı kakao
- 3-4 kare parça bitter çikolata ya da madlen

Üst süslemesi;
- Damla çikolata, muz dilimleri, ince çekilmiş fındık, hindistan cevizi, vs..

Benim bu tatlının üstü için en favori süslemem daima fındık...
Bolca, ince çekilmiş ve kavrulmuş fındık.
Başka hiçbir şeyde yok onun lezzeti. Ama fotoğraflanırken biraz daha süslü olsunlar dedim:)


Yapılışı:

1. Sütü şekerle birlikte tencereye alın, şeker eriyinceye kadar arada karıştırarak ısıtın.

2. Bir kase içine suyu koyun, nişastayı ekleyin ve eriyinceye kadar ezerek karıştırın. Daha sonra tenceredeki süte ekleyin.

3. Kakaoyu da tencereye ekleyin ve koyulaşıncaya kadar sürekli karıştırarak pişirin (aklıma gelmişken; ben böyle karıştırarak tatlı ya da çorba pişirme süresini kitap okuyarak değerlendirmeye başladım, epey sayfa okunuyor:)

4. Kaynamasına yakın çikolatalarınızı ekleyin, eriyinceye kadar karıştırın. Kaynayınca ocağı kapatın.

5. Tatlınızı güzel cam kaselerinize paylaştırın, biraz soğuduktan sonra buzdolabına kaldırın. Servis yaparken dilediğiniz şekilde süsleyin.
Tencere dibini sıyırmayı ihmal etmeyin, yazıktır:)

Tüm çocuklara, evinde yetişkin çocuklar bulunanlara, kendisi çocuk ruhlu olanlara...
... yılın son tatlısı olarak Kahve'nin naçizane ikramı olsun.

Aslı Erdoğan Okumak...

"Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum."
Pavese


"Mucizevi Mandarin"le duymuştum onun adını ilk.
Sözcükleriyle beynimin içindeki, varolduğunu bile bilmediğim sinir uçlarına dokunan, kafamın içine resimler çizen, elimden tutup beni kendi içimdeki coğrafyalara götüren özel bir yazardı. "Benim yazarlarım"dan olacak ve ne yazsa okunacaktı bundan böyle...

"Kabuk Adam"la tanışmamı da unutamam...
Onu, ruhumu alıp gittiğim tek kişilik bir Ayvalık kaçışında taşımıştım yanımda. Dışarıda Ağustos cehennemi varken, öğle sonralarında odamdan hiç çıkmadan defalarca okumuş, aşkın olanaksızlığı ve sınırları üzerine düşünmüştüm çokça... o zamanlar.

"Yalnızlık, odak noktası belirlenemeyen bir ağrı gibi yayılır bedene, geçmişin tüm acıları, topluiğne başı gibi bir noktaya saplanır. Yabancı dilde yazılmış kitaplarda boş yere içini ısıtacak bir cümle ararsın..."

Bir imza günü çıkışında, Kadıköy çarşı içinde görmüştüm onu. Siyah elbisesiyle, eli kolu kitap dolu, hızlı adımlarla yürürken hayranlıkla ardından bakakalmıştım. Olduğu gibiydi. Anlattığı, yazdığı, olduğu kişiydi.

"Bilirsiniz, kendini üzerinde çoktandır hiçbir bitkinin yetişmediği bir toprak gibi hissetmeyi..." diyordu "Münzevi'nin Ruhuyla Sohbeti"nde. Ve bitirirken, "Yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. Vurulmayı göze almadan kimse firar edemez."

Bugünlerde ardı ardına iki kitabını okudum, birbirinin devamı niteliğinde, Radikal'de yayınlanmış köşe yazılarından oluşan "Bir Delinin Güncesi" ve "Bir Kez Daha". Radikal'de yazmaya başladığında, çıktığı ilk günden beri sadakatle takip ettiğim sevgili gazetemde onun bir köşesi olması beni inanılmaz sevindirmişti. Ama kısa sürdü maalesef.. Kalemini ruhunun mürekkebine batıran biri için bu ülkenin gündemi hakkında yazmak zordu elbette, hele de o dönemde Cumartesi anneleri, Manisalı çocuklar, ölüm oruçları vicdanları sızlatırken... Ama kolay da pes etmedi. Yazdı gördüklerini, duyduklarını, içinde tutup saklayamadıklarını. Seslerini duyuramayanların çığlığı oldu, konuşamayanlar adına yazdı, "cam duvar"ın ardında otururken hem içeridekileri, hem dışarıdakileri anlattı...

"Başka türlüsünü yapamadığım için yazıyorum, susarsam eksileceğimi hissettiğim için konuşuyorum."

Yazmak üzerine, yazamamak üzerine, kendini ifade etmek ve edememek üzerine, yaptığımız seçimler üzerine ve sonuçları üzerine ne zaman düşünsem, onun sözlerini anımsayacağım bundan böyle;
"...yazma eylemi bir hesaplaşmadır. 'Ben' ve 'öteki', geçmiş ve şimdi, ölüm ve dirilişle..."

Kendi sesini duymak için yazdığını söylüyor..
Bugüne dek biriktirdiğim her şeyi düşünüyorum da...
Evet, benim de nedenim bu olurdu...


Bir şey daha eklerdim ama belki:
Kendi sesimi başka türlü duyamadığım için...

"İçimizdekini barındıracak derinlikte hiçbir şey yoktur gerçeklik okyanusunda..."

Karnabahar Çorbası


Fırında karnabahar tarifini yazarken çorbasını da deneyeceğimden bahsetmiştim. Denedim ve bu harika çorbayı vakit kaybetmeden paylaşayım dedim. Şimdi baktım da, geçen kıştan beri yeni bir çorba tarifi eklememişim bloga... Halbuki kışın çorbasız akşamımız olmadığı gibi, en sık yaptığım mercimek (aslında "mahluta") ve tarhana haricinde bol bol da farklı çorbalar deniyorum. Ve arşivde neredeyse her çeşit kış sebzesinden çorba tarifi varken, çok sevdiğim karnabahar ve brokolinin çorbası yokmuş. Hemen bu açığı kapatmalıyım diye düşündüm. Kış bitmeden brokoli çorbasını da eklemeye çalışacağım.

Karnabahar çorbası sütlü (hatta kremalı) lezzetiyle özellikle çocukların sevebileceği bir çorba bence. Evet, bazı annelere imkansız gibi görünebilir ama denemekte fayda var! Biz çok sevdik, başta şüpheyle yaklaşan sevgilim bile her bir kaseyi iştahla yedi. Pişerken camı kapıyı açıyorsunuz elbette, o kadar olacak:))

Soğuk akşamlarda sofranızdan çorbaları eksik etmeyin, özellikle de besleyici sebze çorbalarını... diyor ve hemen tarife geçiyorum. Bulabildiğiniz en küçük karnabaharı kullanın, yoksa koca bir tencere çorbanız oluyor, yaklaşık 8 kişilik filan... Bir büyükçe karnabaharın yarısını da kullanabilirsiniz.

Malzemeler:

- 1 ufak karnabahar
- 1 orta boy patates
- 1 orta boy soğan
- 1 su bardağı sıcak süt
- 1 lt sıcak su
- 1 çay kaşığı toz şeker
- 2 çay kaşığı tuz
- 1 çorba kaşığı zeytinyağı
- Servis için bir tutam ince kıyılmış maydanoz

Yapılışı:

1. Karnabaharları çiçeklerine ayırıp yıkayın, derin bir tencereye alın. Üstüne soğanı ve patatesi irice doğrayarak ekleyin.

2. Sıcak suyu ve sütü tenceredeki sebzelerin üzerine ekleyin. Şekeri serpip tuz ekleyin ve kapağı kapalı olarak pişmeye bırakın. Kaynadıktan sonra ocağı kısıp yaklaşık yarım saat pişirin.

3. Sebzeler iyice yumuşadığında ocağı kapatın, zeytinyağını ekleyin ve tüm malzemeyi blender'dan geçirin. Tuzunu ve kıvamını kontrol edin, gerekirse sıcak su ekleyip bir taşım daha kaynatın. Ama bu çorba koyuca kıvamlı güzel oluyor, benden söylemesi..

4. Kaselere aldıktan sonra üzerine maydanoz ve taze çekilmiş karabiber serpebilirsiniz.. Karabiberi ben fotoğraf çekerken unuttum ama bu çorbayı onsuz düşünemiyorum gerçekten. Yanında kızarmış ekmekle servis yapın.

Su Muhallebisi

Hayatımın ilk su muhallebisi'ni İstanbul'da, Zeynel'de yemiştim. Servis edildiği andaki şaşkınlığım (evet, görmüşlüğüm dahi yoktu), sonrasında ilk kaşıklardaki şaşkınlığım... Bir müddet kararsızlığım (sevdim mi sevmedim mi?)... derken tüm sütlü ve hafif tatlılara olan düşkünlüğümün galip gelişi... Ve iştahla koca kaseyi bitirişim...

Su muhallebisi tarifi

İlk anısı bu bende su muhallebisinin. Sonrasında başka nerelerde yedim tam hatırlamıyorum şimdi, ama Zeynel'de yediğimi unutamadım. Muhallebiciler cenneti İstanbul'da, Zeynel'in yeri ayrıdır bu yüzden bende.

Evde de kolayca yapılabilen bir tatlı olmasına rağmen bugüne dek hiç denememiştim. Denemem kurban bayramına rastladı... Her gittiğimiz yerde ikram edilen baklavalardan sıkılıp canım sütlü tatlı isteyince, biraz da dolaptaki sütü değerlendirmek maksadıyla yapıldı. Ve sadece evin hanımına kısmet oldu, zira sadece üç porsiyondu ve evin adamı gül suyunun kokusunu dahi sevmiyordu (tatlıda kullanmak üzere aldığım gül suyunu şimdi tonik olarak kullanıyorum, bu konuda ne düşünüyor hiç bilmiyorum:)

Ben -biraz da güllaç sevgimden kaynaklı olarak- tatlılarda gül suyunu severim. Hatta bayılırım. Bu tatlıya ruhunu veren de o. İsterseniz kullanmayabilirsiniz elbette, ama tam bir su muhallebisi olmaz o zaman belki...

Son birkaç not...
Bu tatlı hiç şekersiz ya da çok az şekerli yapılabiliyor. Tamamen şekersiz yapıp serviste üstüne pudra şekeri boca etmek serbest. Az şekerli yaptığınızda da ne kadar tatlı sevdiğinize bağlı olarak pudra şekerini ayarlayabilirsiniz. İkram ederken üste biraz serpip, ayrıca bir ufak kasede isteyenlerin ilave edebilmesi için pudra şekeri getirmenizi tavsiye ederim.

Malzemeler
  • 500 ml süt
  • 2 çorba kaşığı toz şeker
  • 1/2 çay bardağı su
  • 1/2 çay bardağı buğday nişastası
  • Pudra şekeri
  • Gülsuyu
Yapılışı
  1. Nişastayı ufak bir kasede su ile ezip pürüzsüz hale getirin.
  2. Sütü ve şekeri tencereye alın, orta ateşte şeker eriyene dek karıştırın. Şeker eriyince hazırladığınız nişastayı azar azar ekleyin.
  3. Muhallebi kıvamına gelinceye dek karıştırarak pişirin. Kaynadıktan sonra ocaktan alın, suyla ıslatılmış cam kaselere boşaltın.
  4. Buzdolabında iyice soğuttuktan sonra bir tabağa ters çevirerek çıkartın. Üzerine gülsuyu gezdirin ve dilediğiniz kadar pudra şekeri serperek servis yapın.
Şekeri abartmadığınız sürece çok hafif, çok sağlıklı bir tatlı bu. Yaza daha çok yakışır gibi görünse de benim gibi fanatikleri her mevsim afiyetle yiyebilir :)

Fırında Karnabahar



Tarif bahane..
Yazmak istedim bu sabah sadece.
Zira gördüğünüz gibi, özel bir tarif değil bu, pekçoğunuzun bildiği, yaptığı bir yemek. Maksat, blog arşivinde yer alması, kış günlerinde sebzelerle ne yapabilirim diye düşünenlere bir hatırlatma olması.

Adını anımsayamadığım bir okurum karnabahar yemekleri sormuştu bir kez, ben de yazacağımı söylemiştim. Aslında arşivde -karnabaharın en güzel pişme şekli olduğunu düşündüğüm- annemin sotesi mevcut, ama karnabaharla yapılabilecek daha pek çok şey var. Mesela ben önümüzdeki günlerde bir de çorbasını denemek istiyorum bu güzel sebzenin. Fırında pişmiş bol soslu, eriyip kızarmış kaşar peynirli hali ise sebzeye burun kıvıranlara dahi kendini sevdirir. 

Annem beşamel sosa bazen yumurta da kırardı, maksat benim protein almam... Beşamel sosa yumurta sarısı ve krema eklendiğinde elde edilen sosa "mornay sos" dendiğini ise yeni öğrendim. Bu sosun lezzeti gerçekten çok güzel. Ama ben kremanın yemeği ağırlaştıracağını düşündüğüm için sadece yumurta sarısı ekledim. Ve onsuz olmaz dediğim bir parça muskat rendesi... Sonuç çok basit, kısacık bir zamanda ortaya çıkarılmış, sade ve lezzetli bir yemek...

Malzemeler:
(4 porsiyon için)

- 1 ufak karnabahar (ufağını bulmak zor, bulamazsanız yarım karnabahar kullanın)
- 1,5 su bardağı süt
- 1,5 çorba kaşığı tereyağı
- 1 çorba kaşığı un
- 2 yumurtanın sarısı
- Muskat, tuz, karabiber
- 100 gr kaşar peyniri (rendelenmiş)


Yapılışı:

1. Öncelikle karnabaharları çiçeklerine ayırıp yıkayın. Fırınınızı 200 dereceye ayarlayıp ısıtmaya başlayın.

2. Bir tencereye kaynar su doldurup tuz ekleyin, karnabahar çiçeklerini suya koyup kapağını kapatarak 8-9 dk kadar haşlayın. (Buharda haşlamayı tercih ediyorum aslında ama buhar düzeneğim bu miktarı 2 seferde haşlayabileceği için vakit kaybetmek istemedim)

3. Ufak bir tencerede yağı eritin, unu ekleyip hafifçe kavurun. Beşamel sosun topaklanmaması için yağın un miktarından daha fazla olması gerekiyor, bunu yeni keşfettim. Un eğer yağa atıldığında hemen top top oluyorsa yağ az demektir, sütü eklediğinizde de topaklanma sürecektir. Aklınızda olsun..

4. Sütü ekleyip çırpıcıyla sürekli karıştırarak, kaynayıncaya kadar pişirin. Ocaktan aldıktan sonra sosunuza yumurta sarılarını ekleyip iyice çırpın. En son tuz ve karabiber ekleyip muskat rendeleyin.

5. Haşlanmış karnabaharları süzgece çıkarın, suyunu süzdükten sonra borcama alın. Üstüne sosunuzu kaşıkla dökün. Rendelenmiş kaşarları serpiştirin. Fırına verip üzeri güzelce kızarana kadar pişirin.

Yemeğimizi yerken "sebze sevmeyen bir çocuğumuz olursa kahrolurum ben" dedim sevgilime. "Düşünsene, Allahın günü köfte istermiş... Benim gibi bir annesi olup da... Kahrolurum" dedim. Vallahi öyle...

Ayva Marmelatlı Kek


Çok uzun zamandır mutfağımda kek, kurabiye ve türevleri pişmiyordu. Bayram öncesi planları arasında bulunan hediyelik çikolata alışverişi kısmına gelince duraksadım. Neden kendim bir şeyler yapıp götürmüyordum ki? Herkes için bir klasik haline gelmiş olan çikolata yerine, ev yapımı güzel bir kek ya da bir kutu kurabiye eminim güzel bir sürpriz olurdu. Bu düşünceyle alışverişimi tamamlayıp kolları sıvadım ve mutfağım bayram tatili boyunca seri üretime geçti:)

Siz deyin terapi, ben diyeyim huzur... Çok özlemişim.
Fırından her akşam ayrı bir lezzet çıkıp ertesi sabah şık ambalaj kağıtlarıyla paketlendi ve gittiğimiz adreslerde sevinçle karşılanıp ikram edildi. Ben de o kadar keyif aldım ve mutlu oldum ki, bundan sonraki bayramlarda da bunu sürdürmeyi düşünüyorum.

Tarife geçmeden önce, yaptıklarım arasında bulunan çok özel iki tariften bahsetmek istiyorum: Cafe Fernando'da yayınlandığından beri denemek için fırsat kolladığım Fındıklı ve Çikolatalı Yulaflı Kurabiye, istisnasız herkes tarafından çok ama çok beğenilen, ev yapımı olduğuna inanılmayan bir kurabiyeydi. Denemeyenlere şiddetle öneririm. Yine aynı blogdan havuçlu kek de bir diğer tavsiyem, özellikle benim gibi son dönemlerde havuçlu kek krizine girdiyseniz çok iyi geliyor!

Bu tarif ise, evde ayva marmelatı yapmak ve onu kullanmak için uzun zamandır beklettiğim bir tarifti. Dr. Oetker tariflerinden biri, yani her zamanki gibi güvenilir ve sonuç harika. Marmelatla birlikte içindeki şeker miktarı sizi aldatmasın, çok tatlı olmuyor kesinlikle. Biraz heybetli olmasından da kaynaklı olarak, ideal lezzette bir kek. Arada çatala gelen marmelat ve ceviz parçaları çok hoş. Mis gibi kokusunu söylemeye bile gerek yok! Tam bir kış keki.


Malzemeler:

- 4 adet yumurta (oda sıcaklığında)
- 1,5 su bardağı (170 gr) toz şeker
- 1 su bardağı (200 ml) ılık süt
- 150 gr tereyağı (oda sıcaklığında)
- 1,5 tatlı kaşığı tarçın
- 1/2 limon suyu
- 1 paket sade kek unu
- 1 su bardağı (90 gr) dövülmüş ceviz
- 1 su bardağı ayva marmelatı

Yapılışı:

1. Yumurtaları şekerle birlikte, mikserle önce düşük sonra yüksek devirde 5-6 dk boyunca çırpın.

2. Sütü, tereyağını ve limon suyunu ekleyip biraz daha çırpın.

3. Tarçını ekleyin, kek ununu azar azar ekleyip, un gözden kaybolana kadar düşük devirde çırpmaya devam edin.

4. En son cevizleri ve marmelatı ekleyip, karışana kadar çok az çırpın.

5. Hamuru yağlı kağıt serili 26 cm. çapında bir kelepçeli kalıba dökün, üzerini düzeltin. 170 derece ısıtılmış fırında yaklaşık 1 saat pişirin. Üzeri kızardığı zaman kürdanla kontrol ederek fırından alın.

Bu, çayla güzel giden keklerden.
Hani mis gibi bergamot kokulu, taze bir çayın yanında...

Bir hafta sonu dışardaki puslu havadan evinize kaçtığınızda, deneyin derim.
Tarçın ve bergamot kokusuyla doldurun mutfağınızı.
Sonrasında kanepede dizlerinize çekeceğiniz yumuşacık bir örtü ve elinize alacağınız şahane bir kitap da eşlikçisi olursa, bundan güzel kış keyfi olur mu?


Herkese iyi bayramlar dilerim, ağız tadı ve mutlulukla...

Douglas Coupland, "Komadaki Sevgilim"

Douglas Coupland’in "Komadaki Sevgilim"i, ona dair bir şeyler okuduğumdan beri okuma listemdeydi, sanırım yıllardır. Bazen listemde uzun zamandır duran –hatta onu neden listeme aldığımı bile unuttuğum- bir kitap, tam da o anki ruh halime denk düşebiliyor.

İşte "Komadaki Sevgilim", tam da böyle bir kitaptı. Idefix’te özel fiyatlı Punto kitapları arasında gördüğüm anda sepetime ekleyerek listemden silmiştim. Elime ulaştıktan sonra da bir süre şifonyerin üstündeki kitap yığını arasında bekledi elbette... Nihayet çantama attığımda, soluk bile almadan, ofiste işlerimin arasında bile gizli gizli okuyacağımı, bir noktadan sonra bitmemesi için azar azar okumaya başlayacağımı hiç düşünmemiştim.

17 yaşındayken dünyanın geleceğine dair birtakım vizyonlar gören ve gördüklerinin ağırlığına dayanamayıp uzun bir uykuya dalan -bitkisel hayata giren- Karen’in ve arkadaşlarının öyküsü bu. Kaybedenlerin aslında kazananlar olabileceğine dair bir ütopya. Sevgilisi onu sürekli ziyarete gelirken, bir yandan karnında bir bebek büyürken, uzun, çok uzun yıllar uyuyacağı yeni bir hayata başlıyor Karen. O uzun yıllar boyunca hem arkadaşlarının yaşadıklarını, büyüme sancılarını, hem de dünyanın dönüşümünü izliyoruz ve tam da bir dönüm noktasında, 35 yaşına varmalarından 1 sene önce, hayatları asla tahmin edemeyecekleri şekilde ve sonsuza dek değişiyor. Dünya ile birlikte…

Okurken her bir detay, bir film karesi gibi canlandığı için, okuyacak olanların alacağı keyfi engellememek adına detay vermek istemiyorum. Bu harika kitabı keşfedin diyorum sadece. Eminim benim gibi keşke filmi, hatta dizisi çekilmiş olsaydı diye düşüneceksiniz.

“Pek çok kişi ikinci bir hak verildiği takdirde bile her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor. Evrenin sarsılmaz kurallarından biri bu. Anlıyorum ki, insanlar ancak üçüncü haklarında –inanılmaz miktarda zaman, para, gençlik, enerji ve daha aklınıza ne gelirse kaybettikten veya ziyan ettikten sonra- öğrenebiliyorlar. Ama yine de öğreniyorlar ya, bu da bir şeydir.”

“…yaşadıklarından sonra yirmi yaşına geldiğinde bir rock yıldızı olmayacağını biliyorsun…. Yirmi beşine geldiğinde dişçi ya da bir profesyonel olmayacağını da anlıyorsun…. Otuzlarına varmadan da bir karanlık çökmeye başlıyor –zenginliği ve başarıyı bir kenara bırak, hayal ettiğin şeyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini merak ediyorsun…. Otuz beşine vardığında o sırada yaptığın şey, temelde, hayatının geri kalanında da yapacağın şey oluyor; kaderine boyun eğmiş oluyorsun.”

“Çocukluğumda beni en çok ürküten şeylerden biri de esaret altında doğup büyüyen bir balinanın vahşi sulara –asıl ait olduğu ortama- bırakıldığında, sınırlı dünyasının paramparça olduğunu gördüğünde, hiç tanımadığı derin sularda daha derinlik kavramından habersiz bir halde yüzerken garip balıklarla karşılaştığında, yeni suları tattığında, dillerini bilmediği balina sürüleriyle karşılaştığında neler hissettiğiydi. Beni korkutan şey dünyanın birdenbire sert bir biçimde hiçbir kural ya da yasa olmaksızın genişleyivermesiydi; kabarcıklar ve yosunlar ve fırtınalar ve sonu gelmeyen koyu mavi derinlikler.”

Frambuazlı Muffin



Bugünlerde kafamda sürekli bir yapılacak işler listesiyle geziyorum. Bu listenin en başında da evdeki düzenleme ve temizlik işleri geliyor, yapıldıkça üstü çizilip yenileri yazıldığından hiç bitmiyorlar. Bazıları da liste güncellendikçe türlü sebeplerden aynı yerde kalıyor, bir türlü listeyi de kafamın içini de terk edemiyorlar...

Mesela buzdolabımın -yapmaması gerektiği halde- buzlanma yapan dondurucusunu hala temizleyemedim, çünkü öncelikle içindekileri kullanmam gerekiyor. Bu nedenle son zamanlarda dondurucudakilere uygun tarifler arıyorum. Oldukça da azalttım, yazdan hiçbir şey stoklamadığım için sanırım uzun sürmeyecek. En son gözümü frambuazlara dikmiştim. Onlarla kek yapmayı düşünüyor, ama bir bahane arıyordum. Sonunda hafta sonu yeni evlerine taşınan Özlemlere yardıma giderken, işlerin arasında birer kupa kahveyle muffin yiyerek mola vermenin herkese iyi geleceğine karar verdim ve frambuazlarımın bir kısmıyla muffin yaptım.

Bu muffinler her zaman yaptıklarıma göre çok daha yumuşak, çok daha puf puf oldular. Yiyen herkes o kadar beğendi ve son kalanlar için öyle tatlı çekişmeler oldu ki çift ölçü yapmadığıma gerçekten üzüldüm. Tarifi yemekbiz mail grubumuza sevgili Didem yazmıştı. Amerika Rhode Island’da bir süre kalan kardeşinin ev arkadaşının çalıştığı, muffinleriyle ünlü fırının tariflerinden biriymiş. Eğer hazır alınmış zannedilen şahane muffinler yapmak istiyorsanız bu temel tarif üzerine istediğiniz eklemeleri yapabilirsiniz. Ben ilk olarak frambuazlı denedim ama kesinlikle sık kullanacağım bir tarif olacak ve çikolatalı, havuçlu, elmalı versiyonlarını da ilk fırsatta deneyeceğim.

Malzemeler:(14-15 adet muffin için)

- 4 Türk kahvesi* fincanı un
- 2 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 2 adet büyük boy yumurta
- 1 Türk kahvesi fincanı erimiş tereyağ+süt karışımı (1 tatlı kaşığı tereyağını eritip üstünü sütle tamamlıyorsunuz)
- 1 Türk kahvesi fincanı sıvıyağ (mısırözü kullandım)
- 150 gr frambuaz

*Türk kahvesi fincanı ölçüsünü çok düşündüm yaparken. Didem "kahve fincanı" yazmıştı ama Amerikalı bir tarif olduğu için kastedilen belki de cup'tu. Didem'e soracak zamanım da yoktu ve diğer malzemelerin ölçülerini göz önüne alarak tahminen Türk kahvesi fincanı olmalı diye düşündüm. Sonuç, kararım doğruymuş!


Yapılışı:

1. Un, kabartma tozu ve vanilyayı birlikte eleyin, toz şekerle karıştırın. Bir kenarda dursun.

2. Yumurtaları başka bir kaba kırın, sıvıyağ ve tereyağı+süt karışımını ekleyin. Çırpma teliyle (mikser kullanmayın) hepsi bütünleşene dek çırpın. Muffinler diğer keklerin aksine çok fazla çırpılmayı sevmezler.

3. Sıvı malzemeye diğerlerini ekleyin, fakat bu kez çırpma telini de bırakıp yalnızca tahta kaşık ya da spatula kullanın.

4. En son içine frambuazları ekleyin (ya da damla çikolata, limon kabuğu rendesi, elma+ tarçın, havuç+ceviz+tarçın, böğürtlen, çilek, muz...) Ben donuk frambuaz kullandığım için hamuru sulandırmasın diye meyvelerle beraber 1 fincan daha un ekledim.

5. Hamuru kağıt koyduğunuz muffin kalıplarınıza kaşıkla paylaştırın. Kağıtlarda 1-2 mm. kabarma payı bıraksanız yeterli, merak etmeyin taşmıyorlar. Önceden ısıttığınız 180 derece fırında pişirin. Benim muffinlerim 15 dk.da piştiler, fırınımı seviyorum:)

Özlem ve Ufuk'un yeni evleri kocaman, boool dolaplı:) tertemiz, şahane bir ev... Dilerim sağlıkla, mutlulukla otururlar ve -her ne kadar taşınma ve yerleşme aşamaları gözümü fena korkutmuş da olsa- dilerim bize de kısmet olur en yakın zamanda!

Ev Yapımı Pide


Geçen hafta sonu iki tam gün çalıştıktan ve tam anlamıyla helak olduktan sonra bugün kendime izin verdim. Sevgilimse kalkıp işe gitmişti ben uyurken. Uzun bir tembel uykusunun ardından uyanalı yarım saat olmamıştı ki aradı.
- ne yapıyorsun?
- pide..
- aaaaa!
- :)
- akşama da kalacak mı?
- merak etme hepsini yiyemem:))

Pidem mayalanıp pişti... O arada ben bir koşu gidip gazetemi aldım, akşam yemeği için manavdan alışverişimi yaptım, makineye çamaşır attım ve iyice demini almış çayımla güzel bir kahvaltı yaptım... Sonra kupamı tekrar çayla doldurup bilgisayarın başına geçtim. Hızlıca maillerime göz atıp yeni gelmiş bir yorumu yayınladım ve içim burkuldu. Artık eskisi gibi güncellemediğimden yakınıyordu sevgili Ceren. Haklıydı da.. Pek çoğu bahane olan, ama bir kısmı gerçekten engelleyici mazeretlerim olsa da, bunlar her sabah bu sayfayı açıp yeni yazı arayan sizlere haksızlık ettiğim gerçeğini değiştirmiyor... Affedin ne olur.

Hemen aklıma az önce pişirdiğim pamuk pideler geldi ve neden paylaşmayayım ki dedim. Tarifi kaydettiğim "ekmekler" arşivime göz attım ve sevgili Zeynep abla olduğunu gördüm tarif sahibinin. Blog arşivlerine göz atıp bu tarifi hiç yayınlamamış olduklarını görünce de, sadece yemekbiz mail grubumuzda konuşulmuş olan bu güzel pide tarifinin unutulup gitmesini istemedim. Zeynep ablamın tüm tarifleri gibi bu da şaşmadı ve daha önce yaptığım ve afedersiniz kazık gibi olan pidelerimden sonra yeni bir maceraya girişmekle hata etmediğimi kanıtladı. Sağolasın Zeynep ablacım!

Siz de hiç pide macerasına girmemiş ya da girip de benim gibi başarısız olmuşsanız hiç tereddüt etmeden deneyebilirsiniz. Tek kelimeyle pamuk gibi oluyor, yapımı da hiç uzun sürmüyor ve zahmetli değil. Kahvaltıya ya da akşam yemeğinizin yanına sıcacık, pamuk gibi pideler çıkartıyorsunuz. Daha ne olsun? Yalnız bir noktayı belirtmek gerek. Evlerimizdeki fırınlar ev yapımı hamur işlerine uygun, biliyorsunuz. Yani taş fırında pişmiş lokanta pidelerinden elde etmeyi beklememek gerek. O pidelerin nasıl bir tarif uyguladığınızla ilgisi yok, tamamen fırınla ilgili. Böyle büyük beklentilere girmiyor, sadece yumuşacık, leziz pideler istiyorsanız hemen sıvayın kolları...

Ben verilen tarifi yarım ölçü ile yaptım. Çok aç değillerse 3-4 kişiyi doyurabilecek pideler elde ettim. Daha fazlası için vereceğim ölçüleri arttırabilirsiniz.

Malzemeler:

- 4 çay bardağı beyaz un
- 1,5 yemek kaşığı toz şeker
- 1/2 paket instant maya
- 1/2 çay kaşığı deniz tuzu
- 1 çay bardağı ılık su
- 1/2 çay bardağı erimiş tereyağı
- 1/4 çay bardağı zeytinyağı
- Üzeri için yumurta sarısı ve susam.


Yapılışı:

1. Unu eleyin, içine şekeri ve mayayı koyup harmanlayın. Tuzu ekleyin.

2. Unun ortasını açıp erimiş ılık tereyağını ve zeytinyağını dökün. Suyu azar azar ekleyerek yoğurmaya başlayın. Elinize hafif yapışan kıvamda, yumuşak bir hamur elde edin. Hamuru iyice güzel bir kıvam alana dek yoğurun. Üzerini örtüp ılık fırının içinde mayalanmaya bırakın.

3. Yaklaşık 30 dk sonra hamurunuzu 2 parçaya ayırın. Elinizle hafif açarak yağlı kağıt serili fırın tepsisine yanyana yerleştirin, oval şekil verin. Eğer yapışıyorsa hafifçe ellerinizi ıslatabilirsiniz. Üzerlerine elinizi yumruk yapıp hafif hafif bastırın, çukurlar oluşsun. Bu şekilde yarım saat daha mayalandırın.

4. Pideleriniz pişmeye hazırsa üstlerine yumurta sarısını fırçayla sürün, susam serpin. 180 derece ısıttığınız fırına verin. Üzerleri güzelce kızarana dek pişirin.

Sıcakken kesip de arasına Chokella sürünce nasıl oluyor biliyor musunuz? Of oof...
Ben ettim siz etmeyin:))

Çavdarlı Tuzlu Kek ve Doğum Günüm


Kışın yaklaşmakta olduğu, geceleri ince pikeler yerine yorganlara sarılıp uyuduğumuz, ama henüz kocaman ağır palto ve botlarla gezmemizin gerekmediği, benim en sevdiğim günlerdeyiz... Hırkamı ve en sevdiğim pantolonumu üniformam haline getirip, bir de boynuma yumuşacık fularlar sarmaya başlamışken, kapıyı çalan Ekim ayını da en az Eylül kadar seviyorum. Eylül'ün kısacık ziyaretine, hemencecik gidişine üzülmüyorum bu yüzden. Ne de olsa artık her hafta sonu bir kek pişecek evde, temizlik kokusuna karışan kek ve kurabiye kokusu, koltuklara yayılmış gazeteler, sehpalara üst üste dizilmiş kitaplar, tipik bir hafta sonunun fotoğrafı olacak.

Geçtiğimiz hafta sonu yeni bir kitapçokseverle, kardeşimin kız arkadaşı sevgili Gaye'yle tanışıp bana cömertçe ödünç verdiği, hatta bazılarını hediye ettiği kitapları sehpaya yığdıktan sonra, mutfağa girip alışveriş torbalarımı boşaltmıştım. Sevgilim eve dönmek üzereydi ve o gelmeden evi kurabiye kokusuyla doldurmalıydım. Marketten aldığım çavdar ununu acıkmakta olduğum hissiyle hemen açtım, tezgaha diğer malzemelerimi de koydum ve çabucacık yaptığım bu kekin hemen ardından bir tepsi de sakızlı lorlu kurabiye yaptım. Hem de bu kez damla sakızı yerine sakız reçeli kullanarak... Bundan 3 yıl önce, Kahve'nin bu klasikleşen tarifine gelen bir yorum üzerine!

Tavşan adıyla yazan sevgili bir okurum, bu kurabiyede esmer şeker ve sakız reçeli kullandığını söylemişti yorumunda. Ben de muhallebilerime katmak, ama en çok da Türk kahvesi yanında, bir bardak suyun içinde sunarak keyiflerden keyif beğenmek üzere aldığım sakız reçelinden iki tatlı kaşığı ekleyiverdim, şeker oranını azaltarak. Sonuç şahane oldu, şahane.... Bazen yahu hiç başka kurabiye yapma işte, yap bundan her hafta bir tepsi diyorum. Acaba sıkılır mıyım ki? :)


Ama esas konumuz çavdarlı kek tabii...
Ben bol peynir ve otla yapılmış, tepside pişmiş tuzlu hamurları severim, börek niyetine sıcak sıcak çayın yanında hem pratik hem de doyurucu olurlar. Çoğunlukla da çok malzeme gerektirmezler, hani elinizin altında hazır yufka olmayan bir anda, ani misafir durumunda çabucak böyle bir kek yapabilir, doyurucu bir çeşit olarak ikram edebilirsiniz. Pazar kahvaltılarına da çok yakışır elbette...

Daha önce denediğim bir çavdar ekmeğini Karahan Organik Un ile yapmıştım ama maalesef ekolojik pazar dahil, piyasada daha sonra göremedim. Katkısız olduğu için ömrü kısa olan bu un da oldukça doğal ve lezzetli. Kalanını yine bir çavdar ekmeği yapımında kullanacağım.

Gelelim tuzlu kekin tarifine... Tuzunu peynirinizin tuzluluk oranına göre arttırabilirsiniz. Hiç beyaz un içermediği için kabarık bir kek olmuyor, ama tek bir dilimi bile doyurucu ve leziz...

Malzemeler:

- 3 adet yumurta
- 2 su bardağı yoğurt
- 125 gr tereyağı (eritilmiş)
- 3 su bardağı çavdar unu
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı deniz tuzu
- 2 çay bardağı beyaz peynir (çatalla ezilmiş)
- 1 su bardağı kıyılmış nane, dereotu ve maydanoz karışımı

Yapılışı:

1. Yumurtaları derin bir kaba kırın, erimiş tereyağı ve yoğurdu ekleyerek mikserle çırpın.

2. Unu ve kabartma tozunu ayrı bir kapta karıştırıp diğer karışıma azar azar ekleyin, düşük hızda karıştırmaya devam edin.

3. Hamurunuz oluşunca peynir ve otları ekleyip kaşıkla karıştırın.

4. Yağlı kağıt serili ufak bir fırın tepsisine hamuru dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında yaklaşık yarım saat pişirin.

5. Dilimleyerek sıcak servis yapın. Kalan dilimleri dondurucuya kaldırabilir, daha sonra ısıtarak yine taze taze servis yapabilirsiniz...


Dün yeni bir yaşa daha girdim...
Buruk geçen önceki doğum günümden sonra, her şeyin yolunda olduğu, olmayanların da yola girmekte olduğu bu doğum günümde, geride tam 32 yıl bıraktım. Dönüp bakınca, 30 (hatta 29, 28!) yaşıma girdiğim gün kadar panik halinde hissetmiyorum kendimi. Rahatım, huzurluyum, mutluyum.. İçimde, kendimle alıp veremediklerimin sayısının azaldığını, korku ve huzursuzluklarımın yavaş yavaş uzaklaştığını hissediyorum...

Ve bu doğum günümde, sevgili dostlarımın ve kardeşlerimin sürprizleriyle ağzım kulaklarımda bir akşam geçirdim. Hepsinin organizatörü sevgilimdi elbette... Önce dostlar çaldı kapıyı. Açtığımda karşılaştığım pastanın mumlarını dilek bile tutamadan üfleyişim, sonra bir müddet cümle kuramayışım... Sevgilimin yakında yenileneceğini hayal ettiğimiz mutfağımızın ilk hediyeleri olarak aldığı eskitilmiş ahşaptan baharatlık ve çok sevimli tuzluk-biberlik... Özlemciğimin kendi elleriyle yaptığı kolye ve bilezik... Fikir babasının Cem olduğuna emin olduğum Özsüt'ün frambuazlı pastası... Alim ve Seran'ın hediyesi kocaman bir salon bitkisi, onların evinde her köşede görüp çok özendiğim... (ne bitkisi olduğu ve nasıl bakılacağına dair hiç fikrim yok ama araştırıp yaşatacağım ağacımı:) Ebru ve Fatih'in birlikte okuyup hepimizin okumasını istedikleri, benden sonra tüm gruba dağılacak olan Momo, Michael Ende'nin anladığım kadarıyla efsane haline gelmiş kitabı (ardından filmini de izleyeceğiz hep birlikte)...

Derken kapı tekrar çaldı, Yılmaz ve Gaye geldiler... Kardeşciğimin elindeki kocaman Philips poşetini görünce tahmin etmem hiç zor olmadı bana ne getirdiğini... Pazar günü alışveriş merkezinde kahve içerken boşboğazlık etmiş, mutfağımız yenilenince alacaklarımızın arasında bulunan katı meyve sıkacağından bahsetmiştim. Bir de saf saf vitrinde göstermiş, işte bu demiştim! O an hiç düşünemedim ki... Canım benim, ilk işi gidip onu almak olmuş. Hiç durmayan çeşme burnum ve yemeyi hep unuttuğum meyveleri düşününce, yaklaşan soğuk mevsim öncesi bu müthiş bir armağan oldu. Canım, üstelik hemen denemek isteyeceğimizi ve evde meyve bulunmama ihtimalini bile düşünmüş ve kilolarca da meyve getirmiş! (Bir kutu bahçe elması da Gaye'den geldi ki hikayesi vardı elmaların, mor renkli bir mektup kağıdına özenle yazılmış.. hayatı ve insanları güzelleştiren detaylar, samimiyet ve doğallıktan başka nedir?)

Herkes gittikten sonra makinenin parçalarını çıkarıp yıkadım, kullanma kılavuzuna göz attım ve ortalığı toplamayı bile erteleyerek başına geçtik. İçine önce elmaları, sonra gaza gelip üzümleri sapıyla çöpüyle atmaya başladık:) Kaç bardak meyve suyu içtik gece gece bilmiyorum:))

Direkt bardağa da dolum yapılabilir ama özel tasarımlı sürahisi köpükleri separatörle ayırıyor. Sevgilimin yorumu ''mühendislik harikası'' oldu:) Suyun altında çok da kolay temizlendi, ama tembellik edip bekletmemek gerekiyor bence. Velhasıl, tavsiye ederim:) Modeli HR 1861, merak edenler olursa... En sevilen, en iyi modellerden biriymiş.

Eylül'ün son yazısı da böyle oldu işte...
Biraz da uzadı, yazmayı özlediğimden.

Hoş gelsin Ekim...

Vişneli Muffin


Yaza veda etmek benim için asla hüzünlü olmadı.
Hayatın durgun sular gibi hafifçe süzülerek aktığı sıcak yaz günlerini (de) sevmeyi sonradan öğrendim. Ama benim için sonbaharın sarı-kahve, kışın siyah-beyaz tonları hep daha heyecan verici oldu. Beni yıllardır okuyanlar bilir, Eylül'ü bu içimi kıpır kıpır eden mevsimin başlangıcı olarak ne kadar sevdiğimi.

Ama hani yağmur yağsın derken bu kadarını da dilememiştim, sevgili sütçüm Aysun hanımın da dediği gibi... O da yağmur istemiş çok, ama bu kadar çok değil. Bu hafta sütümüzü de alamadık...

Bu vişneli muffinleri çok sevmiştim, nicedir de beklemekteydi arşivde. Araya tatil ve uzun tatil yazıları girmişti, yoksa hiç o kadar bekletilmeyi hak eden bir tarif değil... Bir sonraki yaza kadar tarifi ve fotoğrafları saklamak istemediğim için, yaza veda tarifi olarak yayınlamak istedim. Aslında tezgahlarda hala vişne bulunabilir mi emin değilim. Bundan iki gün önce manavda görmüştüm gerçi. Belki siz bulur, sonraki yaza ertelemeden hemen yaparsınız. Ya da zaten reçel yapmak için aldığınız son vişnelerden bir avuç artmıştır, ne yapacağınızı da bilemezsiniz ya, işte bu tarif tam bunun için...

Malzemeler:

- 1 su bardağı un
- 1 su bardağı kepekli un
- 3/4 su bardağı esmer şeker
- 1 çay bardağı sıvıyağ
- 1 çay bardağı süt
- 2 adet yumurta
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 1 ufak kase vişne


Yapılışı:

1. Esmer şeker, vanilya ve yumurtaları krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Süt ve yağı ekleyip tekrar çırpın. Normal kek yaparken oluğu kadar uzun süre çırpmanız gerekmez, malzemelerin özleşmesi yeterli.

2. Unları kabartma tozuyla birlikte derin bir kapta harmanlayın, karıştırmaya devam ederek hamura ekleyin. Yapışmaz muffin kalıplarınız varsa hafifçe yağlayıp (ya da kağıt kaplarınızı muffin kalıbına yerleştirip) hamuru üstten çok az boşluk kalacak şekilde dökün.

3. Çekirdeği çıkartılmış vişneleri her muffinin üzerine 3'er adet koyarak parmağınızın ucuyla hafifçe gömün.

4. Muffinlerinizi 180 derece ısıtılmış fırında, kabarıp üstleri güzelce kızarana kadar pişirin.

Ben Filiz annemi ziyarete giderken ona götürmek için yapmıştım, kahve yanında pek severek yedik, hatta ayıptır yazması geriye sadece birkaç tane bıraktık! Puf puf, yumuşacık ve çok hafif olmuşlardı. Kısacası bu muffinleri deneyin, mutfak tezgahında uzun süre durmayacaklarına garanti verebilirim.


Yağmurun evlerimizde huzurla oturabileceğimiz güzellikte yağdığı bir hafta sonu diliyorum, tüm kalbimle.. Dilerim şu sıralar duyduğumuz felaket senaryoları gerçeğe dönüşmez... Kendinize çok dikkat edin...

Son Kalanlar...


Perşembe sabahı erken uyandığıma ancak Ayvalık’taysam sevinebilirim...
Perşembe günü pazar kurulur çünkü...
Ve pazara erkenden gitmek gerekir.
Hem iğne atılsa yere düşmez kalabalıkta kalmamak için, hem de bastıran sıcağa yakalanmamak için.

O gün saat sabahın dokuzu bile değildi ve ben hem aç hem de cin gibi uyanıktım. Sevgilimse günü kaçırmak pahasına, öğleye dek uyumayı tercih edenlerdendir. Eh ne yapayım, hemen Güler’e gidip bir gün önceden sipariş ettiğim sıcacık lorlu böreğimi aldım ve meydandaki ilk çay bahçesine oturup kitabımı okuyarak kahvaltımı ettim. Sonra da pazarı gezmek üzere ara sokaklara daldım.


Her zamanki gibi ne ararsanız vardı, hele sebze-meyve çeşitliliği ve zenginliği, bakmaya doyulamayacak cinstendi. Kilosu 50 kuruşa tarla domatesleri mi istersiniz, devasa boylarda pembe domatesler mi? Yoksa envai çeşit ot, salkımlar dolusu üzüm, tam mevsimi olan tezgahlar dolusu börülce, fasulye mi? Henüz dönüşümüze vakit olduğu için bir şey almayacaktım ama deniz börülcelerine de içim gidiyordu.. Sonunda bir amcaya sordum, yola dayanır mı diye. Bişeycik olmaz amcam, tuzludur bu, hiç bozulmaz dedi:) İyi ki de sözünü dinleyip almışım, İstanbul’a dönünce keyifle yediğimiz bir tabak Ayvalık lezzetimiz oldu soframızda...


Pazar tezgahlarında en bol ne vardı dersiniz?
Çam fıstığı!

Ayvalık’ta Kozak fıstığı denen, çoğu kişinin dolmalık fıstık, bizimse künar dediğimiz bu leziz şeylerin tam mevsimiydi demek ki. Biz dolmaya filan koymayız, benim onunla ilk hatıram babaanne ya da anneannelerimizin yaptığı şerbetlerin üstüne koymalarıdır. O kokulu şerbet bardaklarını hiç unutmam, artık yapan da kalmadı galiba. Benim mutfağımdaysa en çok makarnalarda kullanılır, bir de irmik helvasında tabii... Marketlerde satılanların fiyatlarını bilirsiniz, pazarda ise kilosu 30-40 lira civarındaydı. Öyle olunca, bir de yerindeyken bir poşet dolusu almamak olmazdı. Öyle yaptım.


Zeytinyağlı yemek meselesi var bir de tabii...
Hangi lokantaya girseniz zeytinyağlı ev yemeği bulabileceğiniz bir memlekette olunca, bir de benim gibi vejetaryenseniz cennettesiniz demektir. Çorbacı Mehmet Usta var benim en sevdiğim, çorbalarıyla meşhur aslında. Benim içinse daima lezzetli börülce ve kabak çiçeği dolması bulunan, yanında enfes yoğurt yiyebileceğim bir yer. Çiçek dolmasını meze olarak değil de bol yoğurtla yemeyi sevdiğim için iştahımı oraya saklamıştım. Yanında mis gibi bir börülce salatasıyla (deniz börülcesinden ayırt etmek için olsa gerek, bahçe börülcesi diyorlar) şahane bir yemek oldu benim için. Mehmet Ustanın dükkanı meydandaki çay bahçelerine çok yakın, hemen oradaki ilk ara sokaktan girin, göreceksiniz.


İkimiz de deniz-kum-güneş tatilcilerinden değiliz, ama şöyle bir serinlemek, kış boyu güneş görmemiş bedeni az biraz ısıtmak (yakmak değil!), Ege sularında biraz yüzmek isteriz. Ne yapılacaktı, bu yıl asla Sarımsaklı’ya gidilip de plajlardaki disko müzik tacizine maruz kalınmayacaktı! Sessiz, sakin bir yer aranacaktı yüzmek için. Servet abiye sorduğumuzda bize Çataltepe’yi önerdi ancak geç kalmış olmalıyız ki gittiğimizde gölgesine sığınmak için bir şemsiye bile bulamadık. Denizi güzelmiş, siz giderseniz aklınızda olsun erken gidin.

Öyle olunca, dönüş yolunda giderken önünden geçtiğimiz Lale adası (eski adıyla Soğan adası) girişindeki mavi bayraklı belediye plajında indik ve soğukluğuyla meşhur sulara bıraktık kendimizi. Balıklarla birlikte yüzdüğümüz bu temiz suları sevsek de, bir sonraki sefere Badavut’a gideceğiz yüzmeye…


Gümrük meydanındaki Ayvalık Palas Oteli altında bir antikacılar çarşısı var, görmek gerek... Aynalar, eski porselenler, gaz lambaları, hatta dantel perdeler... Nasıl da güzeller... Hepsine dokunmak, alıp evinize götürmek, evin en güzel köşesine koymak istiyorsunuz. Giderseniz gezin, bir şey almanız şart değil. Nazik dükkan sahipleriyle sohbet etmek keyifli, sadece bakınmak isterseniz de sizi kendi halinize bırakıyorlar. Böylece her şeye dokunabiliyor, eski zamanları hayal edebiliyor, o zarif eşyaları tutan zarif elleri düşünebiliyorsunuz.


Geçen gezilerden birinde ara sokaklarda Asmalı Bahçe’yi keşfetmiş, şahane lorlu gözleme yemiş ve yazmıştım. Bahçenin sahibi Serdar Bey'den gelen teşekkür ve davet maili üzerine tekrar gittik bu sene. Bu sevimli aile evi bahçesinde ev yapımı limonata eşliğinde ben gözleme yerken, fırından yeni çıkmış sakızlı kurabiyelerinden de ikram ettiler. Teyzenin kendi formülü ile yaptığı sakızlı kurabiyesini yurt dışından sipariş edenler bile oluyormuş. Satış yaptığını öğrenince tarifini isteyemedim tabii:) Kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum, sıcacık ilgileri ve ikramları için. İyi ki böyle insanlar var, biraz da onlar sayesinde seviyoruz Ayvalık’ı...


Bir akşam da o güzel insanlardan ikisinin, Servet ve Kadir abilerimizin davetiyle, Kötü Mehmet’in Yeri'nde, şahane bir rakı sofrasına oturduk deniz kenarında... Çoğu yerde papalina yerine başka ufak balıklar satıldığını duyduğum için şurada ye diyememiştim hiç sevgilime. Servet abi gerçek bir Ayvalıklı olarak ben kardeşime papalinanın hasını yedireceğim! dedi ve dediğini de yaptı. Sadece papalina değil, kalamar ve sardalye de vardı masada. Bal gibi bir kavun, güzel bir beyaz peynir yanında, benim için de yaprak sarması, patlıcan salatası ve taratordan oluşan şahane bir tabak hazırlatmıştı.


Ömür boyu unutmayacağımız bir akşamdı, hele de kış günleri aklımıza geldikçe burnumuzun direğini sızlatacak cinsten...

Güneş batarken bir kez daha emin olduk burada yaşlanmak istediğimize. Daha çok gezeceğiz, dolaşacağız belki ama dönüp geleceğimiz yer burası olacak... Bu taş sokaklarda, bu eski evlerden birinde, bu deniz kıyıcığında yaşamak istiyoruz hayatımızın son demlerini… Galiba en büyük ortak düşümüz bu, nice düşlerimizin arasında gittikçe büyüyen…

Ayvalık ve Cunda'dan Kalanlar...


Şehrin anaforuna kapılalı 10 gün oldu…

Uzaklardayken akıp giden zamanı aldığımız her nefeste hissediyorduk. Oysa şimdi, sabah aldığım nefesi tutup akşam bırakıyorum sanki... yaşadığım anlardan bir şey anlamaksızın, bir şeyler için bir yerlere koşturuyorum gün boyu. Yeni ofisin rahatlığı ve güzelliği bir yana, artan ve başımı kaşıyacak an bırakmayan iş yükü gün boyunca beni öyle geriyor ki, ancak akşam servise binip iPod’umu can havliyle kulaklarıma geçirdikten sonra bırakabiliyorum kendimi.

Ama bu yazıda bahsedeceklerim bunlar değil… Geride kalan, önceki 10 gün… Ve onun yarısının geçtiği, güzel Ege’min en güzel kıyısı...


Ayvalık’a İzmir’den kısa bir yolculukla ulaştıktan, havayı derin derin içimize çektikten sonra adeta koşarak tost yemeye gittik! Benim en çok özlediğim şey tost değildi aslında, ama sevgilim hem Ayvalık tostunu, hem de tostçu Servet abisini çok özlemişti. Servet abinin geçen yıl çok beğendiği tişört vardı Fırat’ın üzerinde, elindeki pakette de aynısından bir tane onun için. Servet abinin şaşkınlığı ve sevinci görülmeye değerdi:)

Hemen tostlarımızı (nasıl sevdiğimizi bile unutmamış) hazırladı ve bana sonra bir de tulum peynirlisini yapacağına söz verdi. (Baktım da, tostçular sokağında kocaman bir afiş, artık isteyene tulum peynirli de yapıyorlar tostları... Tijen abla, haberin olsun!) Sözünü de tuttu. Tulumlu tost diğerlerine hiç benzemiyor gerçekten, ben evde de böyle yapıyorum ama Servet abi gibi ustası olmadığımdan asla onunkiler gibi olmuyor. Dönüşte Ayvalık tost ekmeklerimizi vakumlanmış tulum peynirimizle birlikte koyduk valize, dondurucuda özlenecekleri zamanı bekliyorlar şimdi…


Güler Tatlıhanesi her zamanki gibiydi, güleryüzlü çalışanları, sakızlı kurabiye ya da tatlı almak için sırada bekleyenleri ve o ufacık vitrininde sıralı lezzetleriyle... Ama farklılıklar da vardı! Birimiz lor tatlısı üstü dondurma, birimiz sadece dondurma istedik ama az sonra Murat bey elinde kocaman birer tabakla geldi, bize yeni dondurmalarını muhakkak tattırmak istiyordu.

Ben zaten görür görmez rengine vuruldum karadutlu dondurmanın... Yüzde yüz doğal olduğunu görüntüsü bile kanıtlıyordu. Ama Murat beyin anlattıklarını da not ettim hemen. Kozak yaylasından gelen karadutu kullanıyorlarmış, 10 kg karaduta sadece 2 kg şeker, gerisi gerçek sahlep ve süt, hepsi bu. Tabii emektar dondurma makinelerini de unutmamak lazım.

Lor tatlısının da formülü değişmiş, bu sefer daha bir süt kokulu, daha leziz geldi bana. Artık Ödemiş loruyla yapıyorlarmış.


Üstte şahane lor tatlısını, altta da her defasında onun cazibesine kapılıp bir türlü tadına bakamadığım zeytinyağlı baklavayı görüyorsunuz... Çok da aram yoktur baklavayla, belki ondan... Ama bana peynir helvası deyin, peynir tatlısı deyin, ne bileyim höşmerim deyin, elimi kolumu bağlasanız duramam. Annemin baklavalarını hatırlatıyor bu tepsi bana, bir dahaki sefere kısmet olursa tadacağım mutlaka. Yanında dondurmayla eminim şahane olur.


Ne zamandır okuma listemde olan Ayvalık’ı Gezerken’i, tatile çıkmadan önce yine sipariş veremedim diye üzülmüştüm. Ama Ayvalık’ın tek kitabevi olan Geylan’ı unutmuşum, elbette orada buldum ve sevinçle hemen çantama attım. Ahmet Yorulmaz’ın, yani Ayvalıklıların Ahmet amcasının keyifli anlatımıyla su gibi akıp giden bu güzel kitap günlerce çantamdan çıkmadı, hatta dönüş yolunda ve İstanbul’daki ilk günlerde bile…

Sevgilimle yürüyüşe çıktığımızda kitaptan not ettiğim yerleri gördük, eski binalara dokunduk, 1842 tarihli en eski evi aradık ama bulamadık… Belki de kapısının üstünde tarihi yoktu diğerleri gibi, kimbilir. Bol bol fotoğraf çektik yine, o güzel evlerin, en çok da kapıların ve pencerelerin fotoğraflarını…


Lüksün değil, sadece keyfin ve güzel anların peşinde olan bizim için, Ayvalık’a gidince en büyük "lüks", deniz kenarında bol mezeli ve rakılı güzel bir akşam yemeği yemek... Altı üstü alacağımız keyif bir tutam Cunda havası, bir güzel gün batımı, damakta kalacak birkaç tat… Bu kez olmadı. Sebebi, tam "sezon" olmasıydı!..

Gittiğimiz restoranlarda kimi kibar ve üstü örtülü bir şekilde, kimi de açıkça, sadece iki kişi için deniz kenarı masa ayıramayacaklarını söylediler. İşte isimleri: Meşhur Bay Nihat, hemen ondan sonraki Günay, daha önce yemek yediğimiz Nesos, mütevazı diye bildiğimiz Deniz, Star ve diğerleri… Alacakları hesaba göre insanlara muamele eden bu restoranları kınıyorum. Zamanında diğer Ege kıyılarını bitiren zihniyet bu şekilde giderse çok yakında Cunda’yı da bitirecektir, buraya yazıyorum.

Bir sabah da, kahvaltıda simide eşlik edecek güzel bir peynir almak üzere bir mandıraya girdim. Peynirciyle yaptığımız kısa sohbette öğrendiklerim de iç açıcı değildi. Neredeyse hesabın üçte biri kadar ‘garsoniye’ bedeli isteyen restoranlar, kafeler olduğunu öğrendim. Sezon başlayınca menülerindeki fiyatları silen ya da değiştirenler olduğunu da! Daha içler acısı olan, bindiğimiz bir minibüste tam karşımızda asılı duran bir tarife olduğu halde bizi salak yerine koyarak daha fazlasını isteyen bir şoför oldu. Plakasını alıp hiç üşenmeden belediyeye gittik şikayet etmek için ama bizimle ilgilenecek bir muhatap bulamadık.


Ama güzellikler daima var...
Bu kırgınlıklardan sonra, Ayvalık’ta yeni sayılabilecek bir restoran geldi aklımıza, Deniz Kestanesi. Hürriyet’in 2007 yazında yayınladığı "Ayvalık’ta 10 lezzet adresi" listesinde de varmış ama, biz onu en çok NTV'deki programlarını keyifle takip ettiğimiz Vedat Milor’un yemek yerken denize cep telefonunu düşürdüğü, ama yemeğin lezzetinden olsa gerek hiç umursamadığı restoran olarak hatırlıyorduk:)

Bizi güler yüzlü genç bir hanım karşıladı, nazikçe ilgilendi ve hangi masayı tercih ettiğimizi bile sordu. Yerimizi gündüzden ayırttıktan sonra mutlulukla oradan ayrıldık ve gün batımında heyecanla tekrar gittik. Aynı sempatik hanım gece boyunca bizimle ilgilendi, bize çok güzel tavsiyelerde bulundu ve fondaki yumuşacık müzikler eşliğinde, huzurla yemeğimizi yedik.


Bergama'nın meşhur 'çığırtma'sı..
Acı sevenler için müthişti ancak ben acıya dayanıksızlardan olarak sadece patlıcanından yiyebildim. Tavsiye ettikleri kabak çiçeği böreği ise en büyük favorimiz oldu. Kabak çiçeklerini, yumurtalı-unlu (soda da vardır içinde diye tahmin ediyorum) bir karışıma bulayıp zeytinyağında kızartmışlar, yanına da tarator sos koymuşlardı. Sadece dolmasını bildiğim çiçeğin bu şekli şaşırtıcıydı doğrusu.


Denizin üzerindeki teras deniyordu Hürriyet’te burası için, öyleydi gerçekten. Yıllarca Ayvalık Şehir Kulubü’nü (taze sevgiliyken ilk yemek yediğimiz yerdir:) işleten Kamil Şiray’ın açtığı Deniz Kestanesi çok sade ve güzel dekore edilmiş. Atmosferi huzurlu, hatta biraz da romantik... Mezeler parmak yedirten cinsten, balıkları da şahaneymiş. Eğer yolunuz (hele de sezonda!) düşer ve deniz kıyıcığında şöyle keyifli bir rakı-balık gecesi yapalım derseniz kesinlikle tavsiye ederim. Eşinizle, sevgilinizle baş başaysanız Cunda'da hiç moralinizi bozmayın, dosdoğru Ayvalık merkeze gidin. PTT Arkası Karantina Sokak, No:9/A’da. PTT yanındaki sokaktan girin, zaten tabelalar yolu gösteriyor. Tel: 0266 312 32 62

Madem Hürriyet’teki en iyi 10’dan bahsettim, sizleri internette arşiv tarama derdinden de kurtarıp yazayım listeyi buraya. Ama tekrar etmekte hiç beis görmüyorum, listenin ilk dört sırasındakiler bizden hiç puan alamadılar, diğerlerinden de sadece Uno'ya gidemedik, geri kalanlardan ise zaten önceki yazılarda bahsettim...

1-Bay Nihat (Cunda)
2-Günay Restoran (Cunda)
3-Deniz Restoran (Cunda)
4-Nesos (Cunda)
5-Güler Tatlıhanesi (Ayvalık)
6-Martı Restoran (Ayvalık -bu yıl kapalıydı)
7-Deniz Kestanesi (Ayvalık)
8-İmren Pastanesi (Ayvalık)
9-Uno Pizza (Cunda)
10-Lokmacı Saki ve Mustafa (Cunda)



Ege'den Kalanlar...



Ruhlarımız bir telaş bize yetişmeye çalışırken, uçarak Ege'mize kaçtık sevgilimle, benim kısacık olan yıllık iznimi, onun izninin ilk haftasını geçirmek üzere... Köklerime biraz daha su veremeseydim, artık nefes alamayacaktım şehr-i İstanbul'da... Yaşadığım her anı tadını çıkararak yudumlasam da, çabucak geçti her tatil gibi. Buraya not düşeceklerim, sadece özet olacak, geriye kalan birkaç enstantane...

Öncelikle 2. yaşını bizimle kutlamak için bekleyen İremciğimizi kucaklamak için Aydın'a, oradan da her zamanki rotamız olan Ayvalık'a. Yahu bu güzel memlekette görülecek onca yer var, ne zaman gideceğiz biz oralara? diyerek, ama yine biletlerimizi aynı istikamete kestirerek... Gün gelip yaşlanmak istediğimiz o Ege kıyıcığından kopmamız mümkün değil. 


Anneciğimle kucaklaştığımız sıcak Ağustos sabahında hiç üşenmemiş, kahvaltıda yiyelim diye ocak başında biber ve patlıcan közlemişti bizim için. Geceden yapıp dolaba da koyabilirdi belki ama ılıkken yemesi bir başka olur demiş, közlediği biberleri sıcak sıcak zeytinyağlayıp sofraya koymuştu eve girdiğimizde. Tadına doyamadık o biber gibi kokan biberlerin. Plastiklerini yermişiz meğer İstanbul’da, tıpkı domates gibi biberin de bir kokusu varmış, unutmuşuz!

Yapılışı çok basit, kızartma değil ama kızartma taklidi yapıyor, Tijen ablamın dediği gibi. Biberleri önce bir güzel közlüyor, sonra kabuklarını soymadan sıcakken üstlerine zeytinyağı sürüyorsunuz fırçayla. Yerken kabukları ister soyun, ister benim gibi köz kokusu oh mis gibi diyerek bütün bütün yiyin, size kalmış.. Ama yaz bitmeden üşenmeyip deneyin derim, bir Pazar kahvaltısında. Közlenmiş patlıcanlar da en sade hallerinde, üstlerinde sadece zeytinyağı var, başka bir şey istememişler…


Bu güzellik, sonraki üç sabahta da sofrada çatalların en çok uzatıldığı tabak oldu, lezzetli yaz domatesleri ve annemin bu kez hafif acılı yaptığı tadına doyulmaz çemenle birlikte.. Bir de nohut mayalı ekmek tabii, vazgeçilmez...


İstanbul’dayken yaz-kış fark etmeden dolabımızdan eksik olmayan çikolatayı bile aramadık... Mendo dondurmaları varken aranabilir mi? Büyük büyük markalar, meşhur meşhur dondurmacılar hiç kıskanmasın, ben hiçbir yerde yemedim böylesi güzel naneli dondurmayı… After Eight çikolatalarının dondurma versiyonu gibi... İçi kıtır çikolata parçalı, her lokmada kaşığınıza gelen. Her gün olsa yer(d)im, off... şimdiden özledim...


İrem kuşum her gördüğümde biraz daha büyümüş oluyor, her seferinde bir başka güzel, bir başka lokum... İkinci doğum gününde de narin mi narin, nazlı, güzeller güzeli bir şey olmuştu, ileride tam bir Barbie olacağının sinyallerini de veriyordu hani:)


İkinci doğum günü için biz zaten geç kaldığımızdan, pastasını bu kez teyzesi yapamadı... Babası sipariş verdi bir arkadaşına. Annesi, anneannesi ve teyzesi de kolları sıvayıp mercimek köfteleri, börekler, poğaçalar, kurabiyeler yaptı ve ikinci yaşı yine kalabalıkla, pek şenlikli kutlandı İrem kuşun. Hediyelerini açarken çığlıklar atıp paketlerden çıkanları "cici! cici!" diyerek misafir bir hanımın kucağına dizmesi hepimizi güldürdü.


Yazın en sıcak günlerinde dünyaya gelen ve sık sık yıkanan İrem, doğduğundan beri tam bir su kuşu. Çok küçükken banyo sırasında değil banyo bittiğinde ağlardı, suyun altında o kadar mutlu ve huzurlu olurdu ki. Bu yaz annemlerin bahçesinde şişme havuza girmeye bayılıyormuş, altına koyulan tabure ile ulaşabildiği lavaboda suyla oynamaya da... İlk kez denize de girmiş bu yaz:)

Aydın'da günler çabucak geçti, Ayvalık yoluna düştük sonrasında... Durmadan "teyzemmm" diyen, yanağıma öpücükler konduran, benimle oyunlar oynayan, hatta son gece uyumak için annesiyle birlikte beni de yanında isteyen İremcikten ayrılmak çok zor oldu... Ama zeytin ağaçları arasında yaptığımız kısa bir yolculuktan sonra Ayvalık'a girdiğimizde derin bir nefes aldık, kocaman bir sevinç duygusuyla.

Hasret sona ermişti!