Son Zamanlarda Okuduklarım...

Blogumun yeni şekli ile ilgili planlarımın arasında, okuduğum kitaplarla ilgili bazı düşüncelerim de vardı. Halen de var! Ama sağ sütunda sizlerle son zamanlarda hangi kitapları okuduğumu paylaşmaya başladıktan sonra, bunlardan bazılarını yorumlamak da istedim ve hemen başlamaya karar verdim. Zaman zaman böyle "tarifsiz", ama keyif alacağınızı umduğum yazılar yazacağım...

Ortaokul yıllarında çok severek bol bol okuduğum ve sonra birdenbire bıktığım Agatha Christie romanlarından sonra polisiye okumadığımı ve hatta sevmediğimi itiraf edeyim öncelikle. Bolca cinayet içeren ve başka da bir derdi olmayan kanlı öyküler ne kadar itiyorsa beni; travmalar, kişilik bozuklukları, deliliğin türlü çeşitli hallerine varan ruhsal sıkıntılar ve bunlarla örülmüş gerilim ve kimi zaman felsefe soslu öyküler o kadar çekiyor. Ahmet Karcılılar’ın adını ilk kez bir romanı ile magazin gündemine düştüğü zamanlarda duymuş, pek merak etmemiştim. Daha sonra internette dolanırken rastladığım "Akrep ve Semender"in arka kapak yazısı o kadar çekiciydi ki, bu kitabı hemen okuma listeme almama yetti:

“Binyıllardır birbirimizi arıyoruz biz. Binyıllardır parçalanmış ruhumuzu bir araya getirmek, tamamlanmak için uğraşıyoruz. Binyıllardır birbirimizi bulmak için işaretler bırakıyoruz ya da işaretler arıyoruz dünyada. Anlamıyor musun, belki de ilk defa bu kadar yakınız tamamlanmaya. Bıraktığım bütün işaretleri buldun sen. İşaretleri izleyip buraya kadar geldin. Bak! Bütün gözlerinle bak!”

Yazar bir mitten yola çıkıyor ve oradan dört elemente (hava, su, toprak, ateş) ustaca bağladığı olaylar zinciriyle örülmüş inanılmaz bir aşk ve arayış öyküsü anlatıyor. Aynı zamanda polisiye bir öykü ama cinayetler alışık olduğum(uz) türden değil! Bölümler arasında yaptığı geçişler dışında hiç paragraf kullanmıyor, ama kitap o kadar akıcı ki bu durum rahatsız etmiyor hiç. Bazı okuyanlara belki rahatsızlık verebilecek tek şey var, o da yazarın tuhaf bir biçimde kadın argosu kullanması. Ben ilk sayfalarda biraz afalladım ama öykünün içine girdikçe bu dile alıştım. Tuhaf bir öykü, yer yer rahatsız edici olsa da soluksuz okudum ve günler boyu da etkisinde kaldım. Hala zaman zaman kitabın kahramanlarını düşünürken buluyorum kendimi.

Melih Cevdet Anday ve Arif Damar’ın ortak eseri olan "Yağmurlu Sokak" uzun zamandır okuma listemdeydi. Nihayet elime ulaştıktan sonra siz de kapağını sağ sütunda görmeye başladınız ama uzun sürmedi çünkü iki günde okuyup bitirdim. İki usta şairin şiirsel diliyle su gibi akan bu roman, edebiyattaki öyküleri gerçek hayatta arayan bir genç adamın öyküsünü anlatıyor. Kahramanımızın başkentte, romantik hayallerle başladığı yolculuğu 1940’li yılların Anadolu’suna, orada yaşanan ya da yaşanmaya çalışılan hayatlara uzanıyor. Zaman zaman gerçeküstü görünen, bu anlamda gülümseten, bazen de eski Türk filmlerini anımsatan olaylarla akıp gidiyor öykü...

“Benim gibi birinin bu yüzyılda yeryüzünde bulunabileceğine kimse inanmaz. Ben çağdışı bir insanım. Ya eskiden kalmayım, ya geleceğin işaretiyim. Fakat herhalde bugünün insanlarına benzemiyorum.”

Öyküden çok roman okumayı seven bir okurum ben. Güzel bir romana kendimi kaptırıp uzunca zaman onun dünyasında kalmayı severim… Öyküler ise, çok güzel de olsalar, bittiğinde ağzıma bir parmak bal çalınmış gibi hissettirip hayal kırıklığına uğratır beni. Bengalli kökleri olup Londra’da doğan ve Rhode Island’da büyüyen Jhumpa Lahiri’nin, 2000 yılında Pulitzer ödülü alan öykü kitabı "Dert Yorumcusu"nu, buna rağmen büyük bir keyifle okudum.

Lahiri, Kalküta’ya tatillerde sık sık gittiği için köklerini hiç unutmamış ama bambaşka bir yaşam sürmüş. Bundan olsa gerek, öykülerinde büyük dünya ülkelerinin metropollerinde yolunu kaybetmiş ya da yeni dünyalarına bir biçimde eklemlenmiş ama bir türlü kendilerini ifade edemeyen Hindistan ya da Pakistan kökenli insanlara dair öyküler anlatıyor. “Aidiyet” gibi zor bir meseleden yola çıksa da öykülerini öyle renkli ve ustaca kurguluyor ki büyük zevkle okunuyor kitap. Özellikle ilk öykü olan “Geçici Arıza”yı çok sevdim.

“Böyle şeyleri hep yapardı. Hep sürprizler hazırlardı; iyi veya kötü. Hoşuna giden bir etek veya cüzdan görürse iki tane alırdı. İşyerinden aldığı ikramiyeleri, kendi adına ayrı bir banka hesabında biriktiriyordu. Shukumar buna aldırmıyordu. Babası öldüğünde annesi perişan olmuş, Shukumar’ı büyüdüğü evde tek başına bırakıp Kalküta’ya geri dönmüştü. Shoba’nın farklı olması hoşuna gidiyordu. İleriyi görebilme yeteneği Shukumar’ı hayrete düşürüyordu. Alışveriş yaptığında, arka kapının önü, İtalyan veya Hindistan yemeklerinden hangisini yapacaklarına bağlı olarak fazladan zeytin ve mısır yağı şişeleriyle dolu olurdu.”

Her öyküden sonra bir müddet onun tadını almak için diğer öyküye hemen geçmemek gerekiyor, ben zor da olsa öyle yaptım ama bu öykünün bitmesine üzülüp “acaba daha sonra neler oldu?” diye düşünmeme engel olamadı (böyle düşüncelere bazı romanların ve filmlerin sonunda da kapılırım). Lahiri işte böylesine keyifli, kahramanların “yaşadığı” öyküler yazmış…

Bayatlamayan (Sodalı) Poğaça

Yine bir sodalı tarif... Bu tarif mail grubumuzda o kadar konuşuldu ki ben de denemek için fırsat kollamaya başladım. Bereketli bir poğaça olduğunu bildiğimden, kalabalık bir misafire yaparım diye düşünüyordum (gerçi bizde dondurucuda her daim poğaça bulunur, bahaneye de ihtiyacı yoktur ama...)

bayatlamayan sodalı poğaça tarifi

Tarifi grupla ilk paylaşan kimdi hatırlamıyorum şimdi, ama gerçekten çok fazla kişi denedi, bloglarında yayınlayanlar da oldu, daha önce rastlamış olma ihtimaliniz yüksek. Ama ben yine de arşivimde bulunmasını istedim bu kurtarıcı tarifin.

Poğaça türü mayalı hamur işlerini tazeyken (ve hatta sıcakken) seviyoruz, bayatlamasına izin vermeden aynı gün dondurucuya attığım için de her zaman taze yeme şansımız oluyor. Ama bu kez ertesi gün gelecek misafirler için bir gece önceden hazırlamam gerekiyordu ve bu tarifi olmasaydı muhtemelen poğaça yapmayacak, onun yerine böreği iki çeşide çıkaracaktım. Poğaçalar fırından ilk çıktıklarında o kadar puf puf ve yumuşaktı ki ertesi gün de bu halde olacaklarına çok emin olamadım başta... Soğuduktan sonra bezle örttüm ve sabah uyanır uyanmaz kontrol ettim. Hala yumuşacık olduklarını görünce de rahatladım. Akşam olduğunda da tazeliklerini koruyorlardı. 3-4 gün boyunca bayatlamadıkları söyleniyor deneyenler tarafından. Ama ben yine de misafirlerim gidince kalanları dondurucuya attım.

Bu bayatlamayan sodalı poğaça tarifini deneyen pek çok kişinin de verdiği olumlu referansla, sizlerle gönül rahatlığı ile paylaşıyorum. Denerseniz bu yumuşacık, pastane poğaçası kıvamındaki poğaçaları severek yiyeceğinizi düşünüyorum. Siz yine de fazla bekletmeden ilk gün yemeye bakın. Zaten karşı koymak zor, hele de sıcacık çayla birlikte hafta sonu kahvaltısında... (Üstelik erken kalkmanıza da gerek kalmaz, geceden yapıp sabah hafifçe ısıtabilirsiniz.)

Malzemeler
  • 1 küp yaş maya
  • 1 su bardağı ılık süt
  • 1 su bardağı sıvıyağ (soya yağı kullandım)
  • 1 şişe soda (oda sıcaklığında)
  • 2 tatlı kaşığı tuz
  • 2 yemek kaşığı toz şeker
  • Alabildiği kadar un
İç malzemesi için:
  • Siyah zeytin ezmesi; kekik ve pul biber eklenmiş,
  • Haşlanıp ezilmiş patates; pul biber, karabiber ve tuz eklenmiş,
  • Maydanoz ve beyaz peynir karışımı
Yapılışı
  1. Derin bir yoğurma kabının içine ılık sütü ve şekeri koyup yaş mayayı eritin.
  2. Üzerine sıvıyağ, soda, tuz ve un koyup yoğurun, gerektikçe un eklemeye devam ederek elinize yapışmayan yumuşak bir hamur elde edin.
  3. Hamurun üzerini streç filmle örtün, 50 derece ısıtılmış fırına alıp 45 dk kadar mayalandırın. Bu sürede 2-3 katı kabaracak.
  4. Hamurdan yumurta büyüklüğünde parçalar koparıp açın, ortasına dilediğiniz iç malzemeyi koyup yuvarlak şekilde kapatın. Ben hamuru 3 parçaya bölüp yazdığım alternatif 3 malzemeyi de kullandım.
  5. Poğaçaları yağlı kağıt serili fırın tepsilerine dizin (ben 30'dan fazla poğaça elde ettim, 2 büyük ve 1 küçük tepsi kullanmam gerekti). Tepside de tekrar kabarıncaya kadar bekletin. Yaklaşık yarım saatte kabarıyorlar.
  6. Poğaçalarınızın üzerine yumurta sarısı sürün, dilerseniz susam ve çörekotu serpin. Ben patateslilere susam, peynirlilere çörekotu serptim belli olması için, zeytin ezmelilere birşey serpmedim.
  7. Önceden ısıtılmış 190 derece fırında pişirin. Güzelce kızarınca alın, ılıdıktan sonra temiz bir mutfak beziyle sararak servise kadar bekletebilirsiniz. Kalan poğaçaları hava almayacak şekilde saklarsanız bayatlamaz. 
Grupta bu poğaçaya dair paylaşılan diğer alternatifleri de yazıp bitireyim:
  • Peynirli iç malzeme olarak rendelenmiş tulum peyniri ve maydanoz, ya da lor & dereotu ve taze soğan
  • Her hamurun içine birer tatlı kaşığı Nutella:) (buna özellikle çocuklar bayılmışlar, bizim de bayılacağımız kesin... tabii bu durumda hamurdaki tuzu biraz azaltmak iyi olabilir)
  • Hamuru yarı yarıya tam buğday unu ile hazırlayabilirsiniz.
Hafta sonu geliyor, Cumartesi günü çalışmayan şanslılardansanız hadi bu akşam kolları sıvayıp yarınki kahvaltı için poğaça yapın. Bir tek Pazarınız varsa benim gibi, yarın akşama saklayın hevesinizi. Mis gibi kokusu evi sarınca sabahı beklemek zor oluyor biraz ama sabredin, gece gece yemeyin. Dışarıda muhtemelen yağmur yağan tembel bir kış sabahında, demlenmiş çay kokusuna karışan sıcak poğaça kokusu kadar güzel şey var mı evde olmaya dair?

Sodalı Börek


Menümüzdeki lezzetlere sodalı börekle devam etmek istiyorum. Pek çok kişinin bildiği bir tariftir bu ama arşivimde bulunmasını istedim çünkü kurallarına uygun yapıldığı zaman sonucu garantili, nefis bir börek bu. Benim güzel yapmayı başardığım ilk börek sayılabilir aynı zamanda:) Yıllar önceki ilk börek denemelerimden birinde de yapmış, annemi bile şaşırtmıştım. En son denememde bu böreğin en önemli sırrı olan buzdolabında bekletme kısmını önemsememiş, bunun ne kadar önemli olduğunu da o zaman anlamıştım:)

Türkmenciğimin en sık yaptığı börektir, benden öğrendiğini söyler. Misafirleri için sürekli yapıyordu, bense sürekli yeni denemeler peşinde olduğumdan unutmuştum bu güzel böreği. Menümü planlarken tuzlulardan aklıma ilk olarak o geldi Türkmen sayesinde. Bir gün önceden yapılıp misafirler gelmeden önce pişirilebilmesi en güzel tarafı...

Malzemeler:

- 5 adet yufka
- 1 çay bardağı sıvıyağ
- 1 kase beyaz peynir, kaşar peyniri, örgü peyniri karışımı
- ½ demet kıyılmış maydonoz
- 3 adet yumurta
- 2 şişe soda

Yapılışı:

1. Sıvıyağı bir kaseye alın, fırın tepsisini fırçayla yağlayın, üzerine 1 tane yufka serin. Yufkanın üzerini de fırçayla yağlayın.

2. Geri kalan yufkaların hepsini 4 parçaya bölün. Bu parçalardan 6 tanesini (yani 1,5 yufkayı) tepsiye döşeyin, her katın arasını yağlayın.

3. Peynirleri rendeleyip kıyılmış maydanozla karıştırın, tepsideki yufkaların üzerine yayın.

4. Kalan yufka parçalarını da aralarını yağlayarak tepsiye döşeyin. Yağın tamamını kullanın. Hepsi bitince keskin bir bıçakla böreği dilimleyin. Bir püf noktası da böreğin çok iyi dilimlenmesi, böylece dökeceğiniz soda ve yumurta karışımı tüm böreğe eşit yayılır ve böreğiniz kuru kalmaz.

5. Yumurtaları çırpıp böreğin üzerine dökün. En son olarak sodaları dökün. Böreğinizi bu şekilde en az 1-2 saat buzdolabında bekletin (1 gece beklerse daha güzel oluyor). 190 derecede pişirin. Eğer böreği gece boyu dolapta beklettiyseniz fırını önceden ısıtmayın, soğuk fırına verin, bu da bir başka püf noktası...

Püf noktaları Türkmenciğime aittir! Teşekkürler canımcım:)


Bu gördüğünüz kek, olabilecek en güzel muzlu kek olsa gerek...
Cafe Fernando'daki bu tarifi daha önce de yapmıştım dostlarımız için, hem de çift ölçü olarak (Cenk'in tariflerine güvenim sonsuz). Bu kez normal ölçülerle, küçük baton kalıbımda pişirdim, ölçüler tam geldi. Menüde çeşit çok olduğu için yeterli de oldu, hatta kalan birkaç dilimi sonraki gün kahvaltıda Nutella ile yedik:) Bu kez yarım küçük paket bitter çikolatayı da kırarak ekledim hamura. Her hali çok güzel bu kekin.. Nemli dokusuna, muzun çok net hissedilen aromasına bayılıyor herkes. Yeni denemeleri çok sevsem de bir başka muzlu kek tarifi arayacağımı hiç sanmıyorum artık.

Kış bitmeden mutlaka deneyin derim...
Kış zamanı, kek ve kahve zamanıdır.
Bir de yanında mutlaka güzel bir kitap...

Közlenmiş Biberli, Çamfıstıklı Humus

Dün akşam sevgili dostlarımızı evimizde ağırladık, uzun bir zaman sonra... Günler öncesinden başlayan menü planlama süreci, yerini Salı ve Çarşamba geceleri hazırlık sürecine bıraktı. Mutfakta her zaman keyifle çalışıyorum ama dostlarımı ağırlayacağım zaman daha bir artıyor keyfim. Sevgiyle yapılan her şey güzel olur, o yüzden hazırladığım her şey sevilerek yendi...

Közlenmiş biberli çamfıstıklı humus

Yemek masamız fazla büyük olmadığından, 10 kişi için açık büfe yapmanın en iyisi olduğuna karar verdim ve atıştırmalık yaramaz yiyecekler hazırladım. Menümü paylaşmak istiyorum, Türkmenciğim çok dengeli ve uyumlu olduğu yorumunu yapmıştı öncesinde (ne çok kafasını şişirdim bilseniz:), belki sizlere de fikir verir kalabalık davetleriniz için:

- Közlenmiş biberli ve çamfıstıklı humus
- Mercimek köftesi
- Sodalı börek
- Peynirli / patatesli / zeytin ezmeli poğaçalar
- Alim'in getirdiği etli ve etsiz çiğköfte
- Muzlu kek
- Korova kurabiyeleri
- Karamelli sütlü irmik tatlısı

Menüden ilk olarak paylaşacağım tarif, Ahmet abimin çektiği bu güzel fotoğraflar nedeniyle, humus olacak... Tam bir Tijen abla tarifi! Hem klasik (ve aynı zamanda vejetaryen) bir lezzet, hem ona değişik bir yorum getirilmiş, hem de çamfıstıklı.. Bu üçü bir arada olunca bence tarifin Tijen abladan olması kaçınılmaz neredeyse:) "Her Güne Bir Yemek" kitabına sık sık başvuruyorum bugünlerde, humus tarifi tam benim davet günüme rastlıyordu üstelik.

Anneciğimin Aydın'dayken verdiği güzel nohutları sabahtan haşladım, yumuşacık piştiler. İşten eve dönünce de hemen diğer malzemelerle birlikte blendera attım. Kaseye aldıktan sonra da geniş bir tabağın ortasına oturtup kenarlarına Tarihi Harbiye Fırını'nın harika anasonlu ve zeytinli kıtır ekmeklerini yerleştirdim (ve herkesten çok ben yedim itiraf ediyorum).

Malzemeler
  • 1,5 su bardağı haşlanmış nohut
  • 3-4 adet közlenmiş kırmızı biber (konserve kullandım)
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağı
  • 3 diş sarımsak
  • 1/4 su bardağı tahin
  • 1/2 limon suyu
  • Kırmızı toz biber, tuz
  • 1 çorba kaşığı çamfıstığı

Çamfıstıklı Humus tarifi

Yapılışı
  1. 1 su bardağı nohutu bir gece önceden ıslatın. Ben kaynar su dolu tencerede ıslatıp kapağı kapalı olarak sabaha kadar bekletiyorum.
  2. Ertesi gün nohutları süzüp tekrar kaynar suya alın ve yaklaşık 45 dk, iyice yumuşayana kadar haşlayın. Piştikten sonra altını kapatın, hemen süzmeyip suda bir müddet daha bekletin (ben akşam eve dönene dek beklettim, ama siz evdeyseniz bu kadar bekletmenize gerek yok).
  3. Nohutları süzün, suyunun bir kısmını ayırın, belki gerekebilir. 1,5 bardak nohutu blender haznesine koyun. Kalan nohutu poşetleyip çorba ve pilavlarınız için dondurucuya atabilirsiniz.
  4. Közlenmiş kırmızı biberlerin kabuklarını soyup blendere atın. Ben konserve biber kullandım, biberler ince ince kesilmiş olduğu için 4 kaşık kadar koydum.
  5. Zeytinyağı, sarımsak, tahin, limon suyu, tuz ve kırmızı toz biberi ekleyin, blenderi çalıştırın. Tüm malzemeyi iyice püre haline getirin. Eğer kıvamı koyu olursa nohutun haşlama suyundan ekleyebilirsiniz, ben 1 kaşık kadar ekledim. Tadına bakarak tuzunu ayarlayın.
  6. Üzerini süslemek için yağsız tavada çamfıstıklarını kavurun. Humusunuz hazır, artık bir kaseye alıp süsleyerek kıtır ekmeklerle servis yapabilirsiniz...
Tam benlik bir lezzet bu.

Humusa zaten bayılıyorum, bir de içine közlenmiş biber girince inanılmaz oldu. Mutlaka deneyin derim. Humusla aranız çok iyi olmasa da seveceksiniz, iyiyse bayılacaksınız, garanti ediyorum. Anasonlu kıtırlar da yanına çok yakıştı, iyi ki güleryüzlü satış görevlilerinin tavsiyesini dinlemişim.

Göz atmak isterseniz arşivdeki bir diğer humus tarifi burada.

Üç Renkli Patates Salatası



Geçtiğimiz Pazar günü Özlemciğimde toplandık. Yine benden önce davrandı, ben çağırmayı düşünüyordum bu kez dostlarımızı. Bizdeki toplantıyı hafta içinde bir akşama almaya karar verip Pazar günü Özlemlerde buluştuk. Ben sabahtan yaptığım poğaçaları alıp erkenden gittim, Özlem'e yardım etmek için. O nefis börekler hazırlarken ben de Seran'ın doğum günü için pasta yaptım.

Özlem'in patates salataları meşhurdur, yine harika bir salata yaptı. Bu kez fotoğrafını çektim ve pek fazla salata tarifi bulunmayan kahve arşivine bu lezzeti kazandırmak istedim. Ben bu tür salataları başlıbaşına bir yemek gibi görüyorum aslında, özellikle de ofise ve pikniğe taşımak için ideal olduklarını düşünüyorum. Böyle bir salata, yanında yoğurtla pek güzel bir öğle yemeğidir benim için. Ama bir davet sofrasında da çok şık ve güzel duruyor. Özlemciğim, tekrar ellerine sağlık! 

Malzemeler:
- 10-12 adet mandalinadan biraz büyük patates
- 1 silme çorba kaşığı tereyağı
- 2 çorba kaşığı zeytinyağı
- 3 adet orta boy havuç
- 1 adet kırmızı lahana
- Tuz, karabiber
- 1 adet limon
- Dilediğiniz kadar mısır

Yapılışı:

1. Patatesleri soyup küp küp doğrayın ve içine tuz attığınız suda haşlayın.

2. Patatesler haşlandıktan sonra süzün, içine tereyağ ekleyip püre haline getirin. Özlem en iyisinin blender olduğunu ama kendisinin ısrarla patates ezicisi kullandığını söyledi bu işlem için:)

3. Patates püresinin 2/3 sini alıp altına streç film serdiğiniz borcama koyun, üzerinden bastırıp düzleştirin. Biz telaşla unuttuk bu aşamayı, o yüzden de borcamdan servis ettik. Bence böyle de çok güzeldi görüntüsü.. Ama streç film sererseniz ters çevirip dilimleme şansınız olur serviste.

4. Havuçları soyup rendeleyin ve 1 kaşık zeytinyağında rengi soluncaya kadar kavurun. İçine tuz, çok çok az karabiber, 1/2 limon suyu ve kalan patatesin yarısını ekleyip iyice karıştırın. Borcamdaki patatesin üzerine koyup bastırın.

5. Kırmızı lahananın yarısından biraz fazlasını (küçükse tamamını) birkaç parçaya bölüp robota atın, içine 1/2 limon, tuz, 1 kaşık zeytinyağı ve az karabiber ekleyip incecik kıydırın.

6. Kırmızı lahanayı kalan patetes ile karıştırıp en üste koyun, üzerini düzleştirip mısır serpiştirin. Eğer ters çevirecekseniz mısırı ters çevirdikten sonra serpebilirsiniz.

Bunlar da Özlem'in nefis peynirli börekleri... Buzlukta hazırdı, hemen tepsiye alıp üstlerine yumurta sarısı sürdü, susam serpti ve fırına attı. Çıtır çıtır oldular...


Ve hamurunu Özlem'in hazırladığı, şekillendirmesini benim yaptığım susamlı tuzlu kurabiyeler... Özlem bu kurabiyeleri çok sevmiş, sık sık yapıyor. Tazeyken ağızda dağılan, çok leziz kurabiyeler gerçekten. Ben bir de bu kalp şeklindeki tabağa bayılıyorum:)


Seran'a da çok güzel bir sürpriz oldu, muhtemelen beklemiyordu çünkü zaten toplanacaktık o gün... Biz ışıkları söndürüp pastayla salona girdiğimizde çok şaşırdı, "bugünkü 4. pastam!" derken gözleri ışıl ışıldı:) nice güzel yaşlara Serancığım!

Ben de Perşembe akşamı için menümü şimdiden planladım, hazırlıklarımı da bu akşam ve yarın akşam yapacağım. Uzun zaman sonra, güzel bir sofra etrafında dostlarımızı evimizde ağırlayacağımız için çok heyecanlıyım...