Peynirli Örgü Çörek


Tatile çıkma zamanı belli olup, yollara düşmek için biletler de ayırtıldıktan sonra ne zor geliyor kentte rutin hayat... Meğer ne çok sıkıldığını anlıyor insan, meğer ne çok yorulduğunu... Günler sayılırken sabırsızlıkla, bir de taşınma telaşınız varsa eğer, daha bir yorucu, daha bir bunaltıcı oluyor geçen zaman...

Evden değil, ofisten taşınıyoruz neyse ki... yani bana düşen işler ancak kendi çalışma alanımla sınırlı. Bu da bir teselli (mi). Ve evet, yeni bir ofise alışmaya çalışacağım. Yenilik güzeldir bir taraftan evet, ama güzel İstanbul'un karşı yakasından evime akşamın kaçında dönebileceğim, kısacık kış günlerinde akşamın hangi saatinde soframıza yemek koyabileceğim, günümün kaç saatini kendime, evime, sevgilime ayırabileceğim... bilmiyorum. Neyse... yine de bütün bu karmaşanın ardından ruhumu dinlendirebileceğimi bilmek güzel.

Bu tuzluları dostlarımızla toplantımız için yapmıştım. Cem'in dediği gibi şaşırtıcı bir sürpriz oldu yiyenler için. Ağızda dağılan cinsten, kurabiye gibi tuzlulara benziyorlar ama öyle değiller. Poğaça gibi yumuşacık ve lezzetliler. Ben kalanları kahvaltıda yedim hatta, çayla birlikte öyle güzel oluyorlar ki. İster yanında soğuk bir limonatayla öğleden sonra, ister kahvaltıda çayla ikram edin hafta sonu, ama mutlaka denemenizi tavsiye ediyorum.

Malzemeler:
- 160 gr tereyağı (oda sıcaklığında)
- 250 gr az tuzlu peynir (rendelenmiş)
- 1 tatlı kaşığı tuz
- 1 çay kaşığı toz şeker
- 1 çay kaşığı toz kırmızı biber
- Yaklaşık 2 su bardağı un
- 1 paket kabartma tozu
- 1 yumurta sarısı
- Çörekotu


Yapılışı:
1. Yumuşamış tereyağını ve peynir rendesini yoğurma kabına alın. Tuz, şeker, kırmızı biber ve kabartma tozunu ekleyin. Unu azar azar ekleyerek yoğurmaya başlayın. Elinize yapışmayan kıvamda ama kolay şekil alan bir hamur elde edin.

2. Hamurdan ufak parçalar koparıp avuç içinizde rulo yapın ve ortadan ikiye kıvırarak örün. Hazırladığınız örgüleri yağlı kağıt serdiğiniz 2 büyük fırın tepsisine sıralayın.

3. Üstlerine yumurta sarısı sürüp çörekotu serpiştirin. Önceden 180 derecede ısıtılmış fırında üzerleri güzelce kızarana dek pişirin.

Tabii ki soğumadan sıcak sıcak servis yapmanız en güzeli... Ama beklediklerinde de yumuşaklıklarını koruyorlar. Yine de içinde peynir olduğu için bu sıcak günlerde dışarıda çok fazla bekletmemeye çalışın. Artanını rahatlıkla dondurucuya atabilirsiniz.


Penceremizin önündeki fesleğen...
Her akşam suladıkça, her sabah koklayıp sevdikçe coştu.
Baktım minik beyaz çiçekler açmış üzerinde, öyle güzel ki...

Vişneli Cheesecake... ve Sibel'in Kahvesi 4 yaşında!


Mutfak maceralarımın gelen misafirlere kek-kurabiye pişirmekten öteye geçerek; hemen her akşam iş çıkışı mutfağa girmeye, farklı yemekler hazırlamaya, ekmek pişirmeye, ofise getirmek için türlü çeşit hamur işleri yapmaya ve giderek neredeyse tüm hafta sonlarımı mutfakta geçirmeye başladığım ilk zamanları düşündüm bu yazıyı yazmaya oturduğumda... Sanırım bu dönem; yemek yapmanın bir gereklilik olmaktan öte bir keyif, bir meditasyon, bir sanat ve "mutfak" dediğimizin bir kültür olduğunu keşfetmemle aynı zamanlara denk geliyor. Henüz blog dünyasında yaklaşık 50 kadar yemek blogu vardı sanırım o zamanlar... Hemen hepsini zevkle okuyor, tarifleri kaydediyor, hafta sonları denemeler yapıyor ve bunlardan mail gruplarında uzun uzun bahsediyordum.

İşte o zamanlar, bir hafta sonu tatilinde doğmuştu Sibel'in Kahvesi.
Mutfaktan yükselen tarçınlı, portakallı, çikolatalı ya da bazen elmalı kek kokuları; bir fincan taze kahvenin kokusuna, gıcır gıcır günlük gazetelere, mürekkep kokusu henüz kaybolmamış yeni bir kitaba, sayfalarında keyifli gezintiler vadeden aylık dergilere eşlik ederdi daima...

Havada asılı duran kahve kokusunu içime çekerek, ahşap masalarında okumaya, yazmaya, yalnızsam pencereden dışarıya dalıp hayaller kurmaya, karşı sandalye doluysa uzun sohbetler etmeye bayıldığım kafeleri düşündüm bloguma ismini verirken. Ve bol bol, içimden geldiği kadar yazmayı, paylaşmayı, kapının hep açık kalmasını, vaktim olduğunca uğramayı düşündüm buraya. Ben yokken de gelinsin istedim, geçmiş zamanlarda gezinilsin, bir kurabiye ya da bir dilim kek alınsın keyif ya da hüzün kahvelerinin yanına... Bazen de akşam keten örtülü bir Akdeniz sofrasına konulacak güzel bir zeytinyağlı tarifi alınıp, sevinçle girilsin istedim mutfaklara... Güzel kitaplar, güzel filmler de olsun elbette, onlar da paylaşılsın ki, sanatın başka hiçbir şeyde olmayan o büyülü kokusu da karışsın, o mucizevi kahve kokusuna...


Geldiğiniz, sevdiğiniz, sonra yine uğradığınız için okur-dostlarım, hepinize çok teşekkür ederim.
4. yılı kutlamaya saklamıştım cheesecake'imi, bir kadeh tatlı şarapla birlikte, sizlerle paylaşmak için. Geçen hafta sonlarından birinde, dostlarla geçirilen keyifli bir günde damakları şenlendirmiş olan bu cheesecake, evimizin arka bahçesinde fotoğraflandı, özenle... Alim'in kiraz ağacına tırmanarak topladığı kirazlar önce dekor oldu, sonra da açık büfe lezzetlerine inat, en büyük ilgiyi topladı o gün.

Cheesecake benim zaman zaman aklıma düşen, düştü mü de aklımdan çıkmayan lezzetlerden biri. Çok sık yapılmaz mutfağımda, çoğu kez hakkıyla yapılan kafelerde yemeyi tercih ederim, çok özlediğim zamanlarda. Bunun bir nedeni de, hazırlanan kocaman bir cheesecake'in fazla dayanmaması ve paylaşılmak için kalabalık gerektirmesidir illa ki. İşte kırk yılda bir denilen zaman geldi ve çok tecrübeli olmadığım halde riske girerek, dostlarımızı davet ettiğimiz gün için bir cheesecake pişirdim. Son hali ortaya çıkana dek yaşadığım endişeleri anlatmayacağım:) Çünkü bu tatlı maceraya girmenizi istiyorum. Evet! Sizlerin mutfağında da böyle bir güzellik olsun istiyorum yaz bitmeden.


Malzemeler:

- 400 gr Pınar labne peynir (yeşil paketli)
- 1 su bardağı süzme yoğurt
- 5 adet orta boy yumurta
- 1 su bardağı toz şeker
- 1 adet limon kabuğu - rendelenmiş
- 2 çorba kaşığı limon suyu
- 2 çorba kaşığı un
- 1 paket vanilya
- 1 paket petibör bisküvi*
- 100 gr tereyağı

Üzeri için:

- 1 orta boy kavanoz vişne kompostosu**
- 2 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 1 çorba kaşığı (tepeleme) mısır nişastası

* Cheesecake tabanları için genelde Burçak türü bisküviler kullanılır, ama petibör daha hafif bir alternatif, deneyin derim.

** Ben vaktim fazla olmadığı için hazır ev yapımı güzel bir komposto aldım Pangaltı'nın şirin mezecilerinden birinden. Büyük marketlerde de bulunabiliyor bazen. Kendiniz yapmak isterseniz yarım kiloluk bir konserve kavanozunu ölçek olarak kullanabilirsiniz...


Yapılışı:

1. Öncelikle tereyağını eritip ılımaya bırakın. Bisküvileri iyice ufalayın (ben kalınca bir poşet içine koyarak elimle eziyorum, siz rondo da kullanabilirsiniz). Tereyağı ile karıştırarak hafifçe yoğurun (kırıntılı bir hamur olacak).

2. 26 cm.lik kelepçeli bir kalıbın tabanına yağlı kağıt serin, hazırladığınız kırıntılı hamuru tabana bastırarak yayın. Bastırma işlemini bir su bardağının tabanıyla yapabilirsiniz.

3. Labne peynirini, süzme yoğurdu, toz şekeri, yumurtaları özleşene dek mikserle çırpın. Vanilya, limon kabuğu ve limon suyunu ekleyerek tekrar çırpın. Koyu bir ayran kıvamında olacak karışımınız. Benim gibi endişelenmeyin, gerçekten pişiyor:)

4. Hazırladığınız karışımı, tabanın üzerine dökün. Önceden 150 derecede ısıtılmış fırına verin ve yaklaşık 1 saat pişmeye bırakın. 1 saatin sonlarına doğru kontrol etmeye başlayabilirsiniz, ama kesinlikle fırının kapağını açmayın. Üzeri hafifçe kızardığında fırını kapatın, kapısına bir tahta kaşık sıkıştırın ve fırın soğuyana kadar cheesecake'i içinde bırakın. Böylece üzeri çatlamayacak.

5. Cheesecake soğurken üzerini hazırlamak için kompostoyu ufak bir tencere içine süzün, vişnelerini bir kenara ayırın. Çıkan suyun içine nişasta ve şekeri ekleyin, devamlı karıştırarak kaynayıp koyulaşana dek pişirin, ılımaya bırakın.

6. Ilıyan vişne sosunuzun içine vişne tanelerini ekleyin. Soğumuş olan cheesecake üzerine bu ılık sosu dökün. Buzdolabında 1 gece dinlenmeye bırakın.

7. Ertesi gün servisten hemen önce buzdolabından çıkarın, kelepçeyi açmadan önce kenarlarından bir bıçakla geçerek kalıptan ayrılmasını sağlayın. Daha sonra kelepçeyi çıkartıp servis tabağına alın. Biraz dikkatli olursanız alt tabanı da çıkartabilirsiniz aslında ama ben bu riske girmedim:) Cheesecake yarılandıktan sonra alt tabanı çıkartmak daha kolay oldu.


Bir dahaki sefere, nutellayı peynirle yemeye bayılan sevgilim için çikolatalı bir cheesecake yapmayı düşünüyorum! (ve evet, elbette kendim için de:)

Sebzeli Pilav


Sizde de durum aynı mı bilmem ama akşamları 1-2 çeşit yemek bize yeter de artar oldu son zamanlarda. Sıcakların etkisi var haliyle... İçimiz serin, hafif zeytinyağlılar, salatalar, yanında serin serin yoğurt ya da cacık yenebilecek yemekler istiyor sadece...

Ben de kışın yaptığım gibi akşamları ertesi günün yemeğini pişirmek için mutfağa girmek yerine, işten kaçta gelirsem mutfağa o zaman girip evde ne varsa, canımız ne isterse onu hazırlıyorum. Ve daha çok, yalnız yaşadığım zamanlarda kendim için hazırladığıma benzer tabaklar hazırlıyorum sevgilimle ikimiz için. O da hiç itiraz etmeden, bayıla bayıla yiyor üstelik. Bir akşam fırında kabak ve yanında ayrana, bir başka akşam bir kase patates salatası ve barbunya pilakiye, bazen de bol domatesli bir makarna ve yoğurt ikilisine hiç hayır demeyen bir adam o. Bunları bile yapmak istemezsem, ikimizin de sevdiği gibi bol hardallı, bol peynir ve domatesli, bazen de pesto soslu sandviçler hazırlıyorum ve TV karşısına geçip yiyoruz afiyetle.

İşte bu pilavı da, sebzelikte tek başlarına kalmış sebzelerimi değerlendirmek için yaptım geçen akşam. Süzme yoğurdumuz vardı, bir şey daha yapmalıydım ama sanki... Hemen bir tane kabağı soyup dilimledim, bir kaseye de bir yumurta kırdım, az un dökerek çırptım. Buladım kabaklarımı buna, kızarttım zeytinyağında. Oldu mu "kabak balığı":) Oldu, mis gibi oldu hem de. Deneyin bir ara derim.


Malzemeler
(5 kişilik)

- 2 su bardağı pirinç
- 4 çorba kaşığı zeytinyağı
- 1 adet kabak
- 1 adet havuç
- 1 adet patlıcan
- 2 adet yeşil biber
- 2 adet domates
- 2 su bardağı sıcak su
- Tuz, karabiber

Yapılışı:

1. Pirinci yıkayın, ılık suda 20 dk kadar bekletin.

2. Kabak ve havucun kabuklarını soyun, biberleri temizleyin, patlıcanı alacalı soyun. Hepsini ufak küpler halinde doğrayın.

3. Zeytinyağını geniş bir çelik tavada ısıtın, suyunu süzdüğünüz pirinci ekleyip kavurun.

4. Doğradığınız sebzeleri tavaya ekleyin, karıştırarak birkaç dakika daha kavurun.

5. Domatesleri rendeleyerek tavaya ilave edin, 2 bardak sıcak su, tuz ve karabiber ekleyin. Kapağını kapatarak kısık ateşte suyunu çekene kadar pişirin, bu sürede hiç karıştırmayın.

6. Piştikten sonra üzerine havlu örterek en az 10 dk demlenmeye bırakın. Servis ederken ben unuttum ama siz unutmayın, üzerine birkaç dal maydanoz serpiştirin...

Görmenizi istediğim bir şey var...
Geçenlerde tavşan Bugs Bunny'nin havuçlarından buldum ekolojik pazarda:)


Ne sevimliler değil mi?
Gördüğümde çok mutlu oldum, başka tezgahlarda da vardı ama böylesi değildi. Çıtır çıtır, leziz mi leziz yaz havucu... Zeytinyağlı yemeğini yaptım hemen o akşam. Böyle taze havuç bulduğumda az suyla, birkaç kaşık pirinçle pişirip bolca maydanoz ve limon sıkarak yemeye bayılıyorum...

İşte son zamanlarda bizim mutfaktan haberler böyle...

Görebilmek, Sevebilmek ve Yazabilmek Üzerine...

KÖRLÜK
Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun "Körlük" romanını 7 yıl önce, elimden hiç bırakamayarak, sanırım 1-2 gün içinde okuyup bitirmiş ve allak bullak olmuştum. O nasıl şiirsel bir anlatımdı, onlar nasıl karakter analizleriydi, o nasıl bir finaldi… hemen ardından Saramago’nun başka kitaplarını da almıştım okuma listeme.

Körlük’ün gün gelip sinemaya aktarılacağını ise ancak hayal edebilirdim sanırım. Nitekim bunu hayal eden sinemacılar da olmuş, ama hiçbiri cesaret edememişti muhtemelen. Zor bir öyküydü çünkü, çok derin toplumsal eleştiriler içeriyordu, bir kişi hariç tüm karakterler kördü, bunları hakkıyla peliküle aktarmak hiç de kolay değildi…

Ama oldu sonunda.
Fernando Meirelles’in yönetiminde, Don McKellar’ın yazdığı senaryo ile, o muhteşem kitabın hakkını veren bir film çekildi. Festivalde izleyememiş ve çok üzülmüşken, vizyona da girdi ve ben müthiş bir keyif alarak izledim.

Bir toplumda tüm insanlar birden görme yetilerini kaybederse ne olur?
Acaba insan denen varlık, sadece diğerleri tarafından görünür olduğu zaman mı “ahlaklı” ve iyi”dir?
Ya hiçkimse bizi görmezse?
Ya biz hiçkimseyi göremezsek?

İşte Körlük, bu sorulardan yola çıkıyor ve herkes bir salgın hastalığa yakalanıp teker teker kör olduğu için korkunç bir kaosa sürüklenen bir ülkede, medeniyetin tam ortasında bir büyük kentte, insanların vahşi hayvanlar gibi hayatta kalma çabasını anlatıyor. Etkilenmemek olanaksız…

Daha önce benimsenmiş / ezberlenmiş olan tüm medeni davranışlar ve tüm ahlak ölçütleri, körlük kaosu içinde yerlebir oluyor. Sadece ne kadar yiyecek kaldıysa paylaşabilmek ve hayatta kalanlardan olmak önem kazanıyor, başka her şey önemini yitiriyor. Kapatıldıkları hastanede karantina altında tutulan ilk körler, kentin geri kalanının da kör olduğunu ve kendilerinin oraya boşuna kapatıldıklarını anladıklarında, toplu halde ve birbirlerine tutunarak dışarı çıkıyorlar. İşte finale doğru muhteşem bir görsellikle anlatılan esas hayat mücadelesi de ondan sonra başlıyor…

Bu arada... Sadece bir kişi var hala görebilen, göz doktorunun karısı!
Görebildiğini uzun süre gizlemek zorunda kalıyor, içeride tutulan kocasına ve diğer insanlara yardım ve rehberlik edebilmek için. Çok şeyler görüyor, çok yıpranıyor bu süreçte ama vazgeçmiyor. Oyunculuğunu daima çok beğendiğim Julianne Moore bu rol için çok iyi bir seçim olmuş diye düşünüyorum. Hayat verdiği karakterin yaşadığı zorlukları, çelişkileri, çektiği acıları sadece bakışlarıyla öyle güzel yansıtıyordu ki.

Bu filmi izleyin, halen Anadolu sinemalarında gösteriliyor, kaçırdıysanız da DVD’sini beklemeyi not edin bir kenara. Bu arada da Can Yayınları’ndan Aykut Derman’ın leziz çevirisiyle çıkan kitabını okuyun. Has edebiyat lezzeti kalacak damaklarınızda...

KENTLERİN KRALİÇESİ

Tarihi romanlardan çok keyif alan biri değilim ben.
Saraylarda geçen entrikalar, savaş dönemlerinde arka planda yaşanan aşklar, ihanetler, düşmanlıklar çok da ilgimi çekmiyor. Açıkçası bu tür hikayelerin biraz suyunun da çıkarıldığını düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim...

Hakan Senbir'in yazdığı “Kentlerin Kraliçesi” de tarihi roman kategorisine alınabilir, üstelik bir (yoksa iki mi demeli) aşk öyküsü anlatıyor. İlgimi çekme nedeni ise bunun 1955’in İstanbul’unda ve 1453’ün henüz fethedilmemiş Poli’sinde geçen iki zamanlı bir aşk öyküsü olması…

Osmanlı tarihi aşığı Bedri, bir sahafta bulup aldığı 1453 tarihli gizemli bir el yazmasını çevirmesi için İstanbul aşığı Yunan Katina ile anlaşır. O yılların Türkiyesi karışık, dönem 6-7 Eylül olaylarına gebedir. Bedri ve Katina ise, İstanbul'un fethinden önce Bizanslı yüzbaşı Aleksios'a aşık olup evlenen ve içinde sevdiği adamla yaşamak istediği, çocuklarının büyümesini istediği kenti, kendi milletine karşı savunmak zorunda kalan Türk kızı Esma’nın tuttuğu el yazması günlük ile geçmişe uzanırlar.

Esma’nın çektiği acıların gözyaşı izleri halinde hala capcanlı durduğu el yazması, başlangıçta müthiş siyasi fikir ayrılıkları yaşayan Katina ile Bedri’yi birbirine yaklaştırır. Hatta öyle ki, el yazmasının sayfaları fetih tarihine doğru ilerlerken, kendileri de 6-7 Eylül olaylarına doğru ilerlemektedir ve 1453’te yaşanmış bu öykünün iki kahramanı ile kendilerini özdeşleştirirler. Kaçınılmaz olan aşk, inançlarını ve doğrularını yeniden sorgulamalarına neden olacak, Şişli’de, yaşlı bir Rum kadının evinde okudukları son sayfalardan sonra kendi kaderlerini çizmeleri gerekecektir.

İçine bir kez dalınca kolayca okunan ve bir çırpıda biten hoş bir roman. Hani tatil bavuluna atılabilecek, “yormayan” romanlardan. Herkesin mutlaka kendine göre bir “tatil kitabı” kategorisi vardır ya, ben kumsalda ya da uzun yolculuklarda tercih etmezdim belki ama tarihsel roman meraklılarına bu kitabı tavsiye edebilirim rahatlıkla.

"Sadece iyi insanları seviyorum... Kalbine Sokrat ya da Mevlana düşmüş herkesi..."

İSTİFA

Akça Zeynep’in "İstifa"sı uzunca bir zaman yatağımın başucunda durdu aslında.. İlk başladığınızda hemen sarıvermeyen kitaplar vardır hani.. Anlatımında, kurgusunda, öyküsünde de bir sorun yoktur aslında. Ama sarmaz, çünkü o anki ruh halinize ya da o anki “siz”e uygun değildir!

Benim kitaplarımla ilişkim böyle…
Kütüphanemde duran nice kitabıma bakıp “ben bunu nasıl okudum?” demişimdir sonradan, ki okuduğuma inanamadığım bu kitapların bazıları üniversite yıllarındayken akademisyen olma hevesiyle yuttuğum kitaplardır. Nicelerine de bakıp “şimdi olsa alıp okur muydum?” diye düşünmüşümdür ama başka benlik ve başka başka ruh hallerindeyken zevkle okumuşumdur.

Zamanlar üstü kitapları elbette ayrı tutuyorum… Öyle kitaplar vardır ki, her zaman, her durumda, her yaşta size bir şeyler söyler, bir yerinizden yakalar.

İstifa, nedenini bilmediğim bir şekilde nicedir duruyordu başucumda. Bitmeyen iştahımla yeni kitaplar sipariş ettiğim bir günde aklıma geldi, evde henüz bitmemiş ve muhtemelen bana küsmüş bir kitabımın olduğu. Yeniden ısınabilecek miyim, devam edebilecek miyim endişesiyle usulca elime aldım o akşam. Ve bir daha da bırakamadım… İstanbul içinde yapılabilecek en uzun yolculuklardan birinde, sevgilim omzuma yaslanmış uyuyorken, otobüsün sarsıntıları arasında satırları zorlukla çizerek ve sayfalar arasında sık sık uzaklara bakıp düşünerek bitirdim.

Maya Lale’nin öyküsü bana çok tanıdık gelen bir öyküydü, yazıyla sancılı bir ilişki yaşayan herkese tanıdık gelebilecek bir öyküydü aynı zamanda. Okuma sürecinde bir yandan satırları çizip bir yandan Maya Lale’yi etkileyen kitap ya da filmleri not alırken, bol bol "hiç olmazsa…", "ama...", "mutlaka.." ile başlayan cümleler kurdum, kendi yazma ya da yaz(a)mama ritüellerimi / serüvenlerimi düşünerek…

Maya Lale’nin güzel kalemlere ve defterlere duyduğu aşk, günlerini kendisine ilham verecek sanat yapıtlarını –kimi zaman kitaplığında, kimi zaman CD çalarda ya da filmlerde- arayarak geçirmesi, üst üste koyduğu kitapları ve karalama notları, ne zaman yazmak istese günlüklerine yönelmesi çok tanıdık geldi bana. Kafelere kapanıp bol bol kahve ve şarap içerek (Paris’te!) yazmaya çalışmasını, bu arada ruh halini bir türlü dengeleyemeyip psikanalizde çözüm aramasını, yani bir yandan “normalleşme” çabasını sürdürürken bir yandan da 35 yaşından önce mutlaka kitap yazma kararıyla edebi ritüellere sarılmasını yüzümde hep bir gülümsemeyle okudum.

Kitabı bitirdiğimde neden günlerce başucumda durduğunu da anladım, sadece zamanını bekliyordu. Okuma lambasına bir an önce kavuşmayı bekleyen yeni şifonyerimin ilk çekmecesine defterlerimi ve kalemlerimi hevesle yerleştirdim o akşam… Bir kitabın yazma ilhamı vermesi kadar güzel ne olabilir?

"Sapına kadar bireyciliğe gömülmüş Batı toplumunda, arasıra kafelerde insan sıcaklığına rastlamak bana çok hoş geliyor. Bu yüzden kafeleri seviyorum."

"İnsanın yeryüzü macerası uzun bir yalnızlık öyküsünden başka birşey değil aslında. Çaresizce yalnızlıkları paylaşmaya çalışmak değilse nedir yaptığımız?"

Kirazlı Çikolatalı Kek

Kahvenin mutfağından taze taze... Az önce pişti, evimizi mis gibi kokusuna boyadı, bir fincan sade kahveyle birlikte öğleden sonranın tadı oldu. Bu kirazlı çikolatalı kek tarifini hemen paylaşmak istedim, bizim gibi hafta sonları evinde illa ki kek pişenlere fikir versin, ilham versin istedim.

Kirazlı ve çikolatalı kek tarifi


Cumartesi günlerinin yarısını çalışarak geçirenlerden olsam da, şikayetçi değilim. Sabah her zamanki saatten biraz daha geç gitmenin ayrıcalığını daha fazla uyumak için kullanmıyor, saatimi aynı şekilde ayarlayıp erkenden ekolojik pazara gidiyorum. Ofisteki zaman ise sakin sakin akıp geçiyor; hafta boyunca birikenler masadan kaldırılıyor, dosyalanıyor, yeni hafta planlanıyor, başkaca da bir şey yapılmıyor çoğu kez. Telefonların az çalması bile bir nimet...

Evime market alışverişimi de yaptıktan sonra dönüyorum. Pazar günüm bana kalsın diye haftalık temizliğimi yapıyorum daha sonra. Ama eğer kendime bir iyilik yaparak Cuma akşamından hallettiysem bu işi, o zaman Cumartesi eve döner dönmez mutfağa girip kolları sıvıyorum, hafta sonu için ya bir kek, ya da kurabiye pişirmek üzere... Kurabiyesiz, keksiz bir mutfağı sevmiyorum ben. Teneke kurabiye kutusunda çaya kahveye eşlik edecek atıştırmalık kurabiyelerim olmalı, her hafta sonu taze bir kekim olmalı, fazlasını dondurucuya atmalıyım ki hazır bulunsun acil durumlarda... Ne zaman birileri uğrasa, ikram edecek bir şeylerim olmalı hazırda.

Kirazlı ve çikolatalı kek tarifi


Kirazlı kek daha önce denememiştim; ama vişne ve erik gibi meyvelerin girdiği kekleri seviyorsam, kirazlısını da severim diye düşünerek, evde bugünlerde bol bol tüketilen kirazlardan bir ufak kaseyi ekleyiverdim kekime. Sabah pazardan aldığım kuru üzüm ve günkurusu kayısıdan da ekledim. Biraz da bitter çikolata... Tereyağından dolayı vicdanımı rahatlatmak için de kepekli un karıştırdım Altın Harman'ıma. Sonuç; mis kokulu, dolgun, hani bir dilimi doyuracak cinsten bir kek oldu. Ben de Söke un paketindeki bir tariften esinlenerek, hayatımın ilk kirazlı kekini yapmış oldum, tavsiye ediyorum.

Malzemeler
  • 4 adet yumurta (oda ısısında)
  • 1 su bardağı toz şeker
  • 200 gr tereyağı(eritilip ılıtılmış)
  • 1 Türk kahvesi fincanı su
  • 2 su bardağı beyaz un
  • 1,5 su bardağı kepekli un
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1/2 su bardağı çekirdekleri çıkartılıp doğranmış kiraz
  • 1/2 su bardağı çekirdeksiz kuru üzüm
  • 4 adet günkurusu kayısı
  • 60 gr bitter çikolata
*Söke'nin mavi paketli Altın Harman'ını özellikle tavsiye ediyorum.

Yapılışı
  1. Öncelikle kuru kayısı ve kirazları doğrayın, çikolatayı ufak ufak kırın. Kuru üzümleri 10 dk kadar ılık suda beklettikten sonra kağıt havluyla kurulayın. Tüm bu malzemeyi bir kaseye alıp bir tutam un ekleyerek iyice una bulayın.
  2. Yumurtaları şekerle birlikte mikserin önce düşük sonra giderek yüksek ayarında 7-8 dk çırpın.
  3. Erimiş tereyağını ve suyu ekleyin, düşük hızda biraz daha çırptıktan sonra un ve kabartma tozu karışımını azar azar ekleyin. Sadece un gözden kaybolana kadar çırpın.
  4. Başta hazırlamış olduğunuz una bulanmış meyve ve çikolataları hamura ekleyip tahta kaşıkla yedirin. 26 cm.lik kelepçeli kalıbın dibine yağlı kağıt döşeyin, hamuru kalıba aktarın.
  5. Ben önceden ısıtılmış 180 derece fırında 35 dk kadar pişirdikten sonra fırını kapatıp 5 dk daha beklettikten sonra çıkarttım. Siz de kendi fırınınızda alıştığınız şekilde pişirebilirsiniz.

Kirazlı ve çikolatalı kek tarifi

Öğleden sonra ne zaman akşama vardı anlamadım ama akşam yemeği için mutfağa girme vaktim gelmiş de geçiyor bile!

Güzel geçsin hafta sonunuz...