Yeni Yıl, Yeni Lezzetler

Bir yıl daha geçti, zamanın tozuna karışarak. Eskittiğimiz nice yıl gibi, kırpılıp yıldız yapılmak üzere evrendeki yerini alacak üç gün sonra...

Bugünleri telaşlı mı yaşıyorsunuz yoksa uzaktan bütün bu telaşeyi seyrederek gülümsüyor musunuz bilmem... Belki de heyecana ve planlara kapılıp gittiniz pek çok kişi gibi. Nasıl bir ruh hâlinde olursak olalım, yeni yılın hepimize az veya çok merak / heyecan / sevinç getirdiği bir gerçek.  


Dostlarımızla olacağız bir yılbaşı gecesinde daha.
Ne mutlu bize.
Mor mumlar olacak mı acaba masamızda? Belki de olur. Ama minik melekler, ışıklar, süsler ve kocaman gülümseyen yüzler olacağı kesin.

Sibel'in Kahvesi'nde bu yıl sizlerle çok fazla paylaşımda bulunamadım. Hayatımın girmiş olduğu yepyeni dönemeç ve tutturduğum deli tempo, oturup sakince blogum için planlar ve yeni düzenlemeler yapabilmeme, hatta mutfağa girip yeni tarifler deneyebilmeme engel oldu çoğu kez. Bu yıl bir not defterini sadece blogum için ayırdım; sizlerden gelen istekleri, yeni denemeleri, lezzetleri, keşifleri sıcağı sıcağına not etmek ve daha sık paylaşmak niyetiyle... Yoksa kararıyla mı diyeyim:)


Yaptıklarım yapacaklarımın teminatı olsun diye, bu yılı üç tarifle kapatmak istiyorum:)
Hepsi yılbaşı akşamında sofranızda yer verebileceğiniz lezzetler.
Tarifleri geçtiğimiz haftalarda EKS Mutfak Akademisi'nde düzenlenen yılbaşı workshop'unda denemiştik. Bizim için erken bir yılbaşı kutlamasına vesile olan, lezzet garantili bu tarifleri umarım sizler de dener ve seversiniz.


Sarımsaklı Ekmek Üzerinde Ilık Fava
(4 kişilik)

Sarımsaklı ekmek için;

- 4 dilim kepekli ekmek
- 1 diş sarımsak
- 2 çorba kaşığı tereyağı
- 1 tatlı kaşığı pul biber
- 1 dal taze biberiye
- 2 dal taze kekik
- 1 dal taze tarhun
- Tuz, karabiber

Fava için;
- 1/2 su bardağı kuru bakla
- 1/4 çay bardağı zeytinyağı
- 1 küçük kuru soğan
- 2-3 dal dereotu
- 1 çay kaşığı toz şeker
- Tuz

Yapılışı:

1. Baklaları bir gece önceden suya ıslatın. Ertesi gün süzüp yıkayın ve üzerini iki katı geçecek kadar su ilave edin. Soğanı doğrayıp tuz, şeker ve zeytinyağı ile birlikte tencereye ekleyin. Baklalar suyunu çekip yumuşayıncaya kadar kısık ateşte pişirin. Daha sonra blenderdan geçirin, içine ince doğranmış dereotunu ekleyip karıştırın ve ılımaya bırakın.

2. Taze baharatları incecik kıyın. Tereyağı, ezilmiş sarımsak, pul biber, karabiber ve tuzla karıştırın. Kepekli ekmek dilimlerinin üzerine sürün. Ekmekleri 200 derece fırında hafifçe kızartın. Favayı ekmeklerin üzerine sürüp servis edin. 


Patlıcan Mücveri

(4 kişilik)

- 1 su bardağı közlenmiş patlıcan (konserve kullanabilirsiniz)
- 2 yumurta
- 3 dal taze soğan
- 1 çay bardağı kadar un (gerekirse ilave edin)
- 1 çay bardağı rendelenmiş beyaz peynir
- 1/4 demet dereotu
- 1 çay kaşığı pul biber, tuz
- Kızartmak için sıvıyağ

Yapılışı:

Yumurtaları geniş bir kasede çırpın. Taze soğan ve dereotunu ince kıyarak ekleyin. Un, patlıcan, peynir rendesi ve pul biberi de ekleyip karıştırın. Kıvamı çok sıvı olursa un ekleyebilirsiniz. Sıvıyağı tavada kızdırın ve karışımdan bir çorba kaşığı alıp tavaya dökün. Tüm mücverleri aynı şekilde önlü-arkalı kızartın. Kâğıt havlu üzerine aktarıp fazla yağını alın, sıcak servis yapın. Yanında küçük bir kâseye yoğurt koyabilir, maydanoz veya nane ile süsleyebilirsiniz.


Sütlaçlı ve Çikolatalı Mini Tartöletler


Hamuru için;

- 150 gr un
- 3 çorba kaşığı tereyağı, oda ısısında
- 1/2 çay bardağı pudra şekeri
- 1 küçük yumurta

İç dolgusu için;
- 200 gr sürülebilir çikolata (Nutella gibi)
- 800 ml (4 su bardağı) süt
- Bir tutam tuz
- 1/4 su bardağı baldo pirinç
- 1 paket vanilya
- 1 tatlı kaşığı mısır nişastası
- 2 çorba kaşığı toz şeker

Yapılışı:

1. Bir kabın içerisinde tereyağı, un, pudra şekeri ve yumurtayı yoğurup hamur hâline getirin. 1 saat buzdolabında dinlendirin. Daha sonra merdane ile açın ve mini tart kalıplarına yerleştirin. Kenarlarını düzeltip kabarmamaları için bir çatalla delin. 200 derece ısıtılmış fırında yaklaşık 15 dk pişirin, soğutun.

2. Sütü, tuzu, nişastayı, şekeri ve vanilyayı bir tencereye alın, yıkadığınız pirinçleri ilave edin. Pirinç pişene kadar karıştırarak kaynatın. Piştikten sonra oda ısısına gelmesini bekleyin.

3. Hazırladığınız tartöletlerin içine ufak bir kaşıkla önce Chokella dökün. Üzerine sütlacı ilave edin, düzeltin ve servis tabağına alın. Tümünü bu şekilde hazırladıktan sonra kakao serperek servis yapın.


Ben bu minik tatlılara ba-yıl-dım!
Yılbaşı sofrasındaki onca seçenek arasında bu tip bir tatlı eminim cezbedici olacaktır. Üstelik hem çikolatalı hem de çok hafif. Deneyin derim!

Son zamanlarda sütlacın çok farklı tatlılarda kullanımına şahit oldum. Geleneksel tatlılarımızın farklı yorumlarına herkesin açık olmadığını biliyorum ama ben bunları tattıktan sonra "neden olmasın?" diyorum. 


Dostluklara, sevgilere, yalın ve sade zamanlara kadeh kaldıracağız bu yıl yine. Dilerim nicelerine, nicelerine...

Daha saf ve temiz bir dünya dileği artık kartpostallarda kalsa da,
... ben inadına sonsuza dek sürecek bir şeyler dileyeceğim evrenden.


Nice nice lezzetlerde buluşmak dileğiyle.
Herkese mutlu yıllar...

Çok Uzak Değil

Bazı yerlerde ağır akar zaman. Siz tutup ucundan yakalamaya çalışmazsınız. Yapılacak işler, uzayıp giden listeler, yahu ne zaman akşam oldu demeler, vaktim olmuyor diye sızlanmalar yoktur oralarda.


Sabah erkenden yola çıkmak gerekir ama...
Gidebilmek için zamanın ağır aktığı yerlere, biraz erken kalkılıp bulutlu gökyüzünün ve yağmur habercisi sonbahar kokusunun yoldaşlığında, uzanmak gerekir şehrin dışına...


Dilerseniz eğer, hani gözlerinizi kapatıp içinizden bir dilek tutarsanız, bir köy sofrası kuruluverir önünüze. Üstelik öyle lokantada, kır kahvesinde filan değil, gerçekten bir köy evinde. Soğuk bir pazar sabahı, yağmur son anda vazgeçip yağmamış ve hava açmışken, hâlâ çok üşümenize rağmen güneşe gülümser, eve girip yeni yanmış gürül gürül sobanın önüne oturursunuz. Sırtınızdaki kemikler adeta eriyip çözülür. Hani usta bir el masaj yapmışcasına... Yanan bir sobaya sırtını verip oturmak öyle hissettirir...


Sobanın üzerine çaydanlıkta taze demlenmiş çay konmuş, o keyifli keyifli cızırdarken ekmekler kızartılmış, ev yapımı kabak ve incir reçelleri arz-ı endam eylemiş, gözlemeler pişene dek soğutulmaması gereken yumurtalara, çilli kızlara teşekkür edilerek ekmek banılmıştır.

Artık istediği kadar essin rüzgâr, isterse yağmur başlasın...
Çaylar da sohbetle beraber koyulaşır.
Dostlar vardır sofrada. 
Sarıkız'dan taze sağılmış sütün kaymağına, dut pekmezi eşlik eder. Yaz gelene kadar artık bu son denilerek domatesler yenir. Hele o zeytinler, ah o zeytinler! Acukaya batırıldıkça lokmalar, hiç doyulmayacak zannedilir. Hatta öyle güzeldir ki her şey, bitmesin istenir...


Ama tartışmasız yıldızı bütün bu lezzetlerin, ekmektir.
Her sofranın olduğu gibi, köy sofralarının da baştacı; ekşi mayalı, sabır ve emek ürünü, mis kokulu, buğdayın armağanı ekmekler...
Şükredilir her lokmasına. Yoğuran ellere dua edilir.







Keyif çayları içilirken, camdan gün çağırmaktadır...
Alışık olmadığınız, halbuki en doğal hakkınız olan temiz hava, oksijen vardır dışarıda. İştahınızı bu kadar açan da, sizi neşeden deli eden de odur belki. Kimbilir?



Köy meydanında, kıyıda köşede, evlerin önünde kadınlar reçel, konserve, salça, erişte, ekmek, tarhana satar. Sonbaharın meyveleri dalından toplandığı gibi getirilmiştir bazı tezgâhlara. Muşmula, cennet elması, kocayemiş... Her birine gülümsersiniz. Evet, ben sevdiğim meyveleri görünce, hele ki çocukluğumu anımsatanları, gülümserim hep. Garip bir sevgi duyarım onlara, tam iştah gibi bir şey değil, bir tür sevgi. Bilmem anlıyor musunuz beni?


Bu minik bebeciklere de sevgi duydum ben. Dilerim hepsini kıymetlerini bilen birileri alır götürür, yıllar boyu saklar, çocuklarına hatıra bırakır... Dilerim emek verilmiş hiçbir şey kaybolup gitmez...


Bir kâse kocayemiş alır, tadına vararak, her yumuşacık lokmada gülümseyerek gezersiniz köy meydanını. Eve götürmek üzere kurutulmuş defne yaprakları, bitki çayları alırsınız güleryüzlü bir amcadan. Tatlı dilli bir teyzeden de ekşi mayalı ekmek. Zaten herkes öyle güleryüzlüdür ki, maviş gözlü köylü kızlar öyle güzeldir ki şaşar da kalırsınız.







Ben sonbaharda geldim dünya üzerine.
Bilmem ondan mı, hüzünlü olan her şeyde garip bir mutluluk da bulurum. Dünyaya gelebilmiş, bu şansı bulabilmiş olmanın mutluluğu mudur bu? Sonbahar olunca mevsim, nefes aldığım her anda garip bir lezzet bulurum, tam tarif edemem belki, eksik kalır anlatamam, ama bilirim...


İşte böylesi bir pazar günü de geçirirsiniz bazen.
Hani gözlerinizi kapayıp çok isterseniz... Bir dilek tutarsanız...


Cumalıkızık, Bursa

Pankek


Pazar kahvaltısı deyince aklınıza ne gelir? 
Benim aklıma pankek gelir oldu son zamanlarda. O yumuşacık, puf puf, iki lokmalık hamurların içine Nutella ya da reçel sürüp hüpletmeye bayılıyorum! Kendimi bir-iki taneyle sınırlamaya çalışıyorum gerçi ama kaptırmak çok kolay, hem de çok. Bir kere minikler, sonra çok lezzetliler ve özellikle tatlı şeylerle güzel ikili olduklarından akla hemen Nutella kavanozunu getiriyorlar:) Dolayısıyla cazibeleri bence krepten çok daha fazla. 

Pankek esasen bir Amerikan kahvaltısı. Krepten önemli bir farkı içine muhakkak kabartıcı konulması ve krep gibi inceciğinin değil tam tersine kabarığının makbul olması. Küçük ebatlarda yapılıyor, akçaağaç şurubu ve pudra şekeriyle servis ediliyor klasik şekliyle. Benim mutfağımda defalarca pişmiş olmasına rağmen blogda yer almama sebebi, açık söylemek gerekirse fotoğraflarda görülen kıvamın tutturulamamış olmasıydı. "Budur" demeden tarif vermek istememiş ve bu şahane tarifi beklemişim sanırım. Efendim tarif Jamie Oliver'a ait. İlk olarak sevgili Ebru ve Fatih'in bizde oldukları bir Pazar sabahı yaptım, afiyetle yedik. Ertesi hafta tekrar yaptım, bu kez fotoğrafladım. Onları daha fazla bekletmek istemiyor ve belki pazar sabahında denersiniz diyerek yazıyorum. 

Malzemeler: 

- 115 gr un (yaklaşık 1 su bardağı)
- 3 adet yumurta
- 140 ml süt (yaklaşık 2/3 su bardağı)
- 1 paket kabartma tozu
- 2 çorba kaşığı toz şeker (bu benim ilavem, eklemeyebilirsiniz)
- Bir tutam tuz

Yapılışı:

1. Yumurtaların sarıları ve aklarını ayırın. Akları bir tutam tuz ile kar haline getirin. Bu işlem için kullandığınız kap ve mikser uçları tamamen kuru olmalı. Mikserin yüksek devrinde sabırla çırptığınız yumurta akları aşağıdaki kıvamı alacak: 


2. Kabı ters çevirdiğinizde akmıyorsa ve tepecikler oluşmuşsa işlem başarılı demektir. Şimdi hızlıca diğer aşamaya geçebilirsiniz: Yumurta sarılarını ve sütü çırpın, içine un ve kabartma tozunu (dilerseniz şekeri de) ekleyip tekrar çırpın. Çok çırpmanıza gerek yok, malzemenin birbirine karışması yeterli.

3. Şimdi mikseri bir kenara koyun ve yumurta aklarını söndürmemeye çalışarak kaşıkla hamura yedirin. Tamamen kaybolması gerekmiyor, biraz görünür olsa da sorun değil.

4. Bir krep tavasını hafifçe yağlayın. (Bir kez yağlamanız yeterli olacaktır. Ancak pankekler tavaya yapışırsa tekrar yağlayabilirsiniz.) Hazırladığınız puf puf hamurdan bir tahta kaşıkla alıp tavaya dökün. Tek seferde 3-4 tane pişirebilirsiniz. Arkalı önlü pişirdiğiniz pankekleri servis tabağına alın. O kadar narinler ki çevirirken şekilleri bozulabiliyor, bence hiç sorun değil:)


Yanında Nutella, reçel, bal, dilerseniz akçaağaç şurubuyla servis yapabilirsiniz. Bu arada akçaağaç şurubunu ilk kez deneme fırsatı buldum gittiğim bir kahvaltıda. Lezzet olarak şahsen ben mis gibi çam balını tercih ederim, ama sevenleri de var. Gerçi haksız değiller, gerçek akçaağaç şurubunda tam 54 tür antioksidan varmış ve bunların yaklaşık yarısının sağlığa faydalı olduğu kanıtlanmış. Bu da bir Women's Health bilgisi olsun:)


Ve mutlu son...

İstanbul Lezzetleri-3


Epeydir İstanbul gezilerimizden bahsetmemişim. Epeydir eskisi kadar çok gezemiyor oluşum(uz)un yanında, tariflere öncelik verme isteğim de bunun nedeni... Halbuki elimde iki şahane kitap var, gidip görme, yeni lezzetler keşfetme isteği uyandıran. Biri Lezzetli İstanbul (Mehmet Yaşin) diğeri de 100 Tarihi Lokanta (Dr. Oğuz Erkara). Bu kitapların elimin altında durması bile beni mutlu etmeye yetiyor, bir de ara sıra sevgiliyle sayfaları karıştırıp öncelikli gidilmesi gereken yerlerden bahsetmek... 

Mado'nun lattesi fotoğrafta görülen. Basın gezilerinin havaalanındaki buluşma noktalarından biridir Mado; uçağı beklerken ya bir şeyler atıştırılır ya da çay-kahve içilir. Bu kareyi de o anlardan birinde çekmiştim, İnci ile beraber yola çıkmak üzereydik. Dondurma ve sahleplerini severim buranın en çok. Aydın'da yaşadığım son dönemlerde Özsüt'le beraber şehrin filtre kahve ve kaliteli pasta bulunabilen iki kafesinden biri olduğu için neredeyse her hafta sonu giderdim. Geçen yaz gittiğimde Özsüt artık yoktu ama Mado hâlâ eski yerindeydi. Lattesi de çok leziz bu arada. 


Güzel havalarda sevgiliyle evden çıkıp Taksim'e yürümeyi, oradan Karaköy'e inip Eminönü'ne gitmeyi seviyoruz. Bir keresinde kaptırıp Sirkeci'ye, oradan Gülhane'ye ve nihayetinde Sultanahmet'e kadar yürümüştük. Aynı mesafeyi geri yürümeyi başaramadık ama o da olacak inşallah:) Tabii bu rotada zaman zaman mola vermek şart! Enerji toplamak için en sevdiğim adreslerden biri de Çiğdem Pastanesi. Tramvay yolu üzerindeki (Sultanahmet durağına yakın) bu şirin pastane, tam eski tarzda, hani sevgililerin buluşma yeri gibi olan gizli saklı lezzet duraklarından biri. Gizli saklılığı pek "moda" mekanlardan olmamasından, yoksa öyle zor bulunacak bir adres değil. Belki önünden kırk kez geçip de içeri girmemişsinizdir. Girin bir gün. Briyoşlarının, az şekerli bol çilekli tartlarının, milföylerinin tadına bakın. Bu kısaca milföy denen lezzetli pasta İstanbul'a özgü sanırım, zira bu şehirde tanıştım kendisiyle ben. Yanına ince belli, tazecik bir çay da söyleyin. Her şey taptaze, çalışanlar güleryüzlü, içerisi tertemiz ve evet, orada bir yerlerde eski İstanbul var! 



Sultanahmet'e kadar gelmişken bir de közlenmiş mısır yemek şart.
Sizi bilmem ama ben közlenmişini daha çok severim. Yanık olsun, tuzlu olsun, benim olsun:)

Yine yol üstünde, Tünel'e yürüken (ya da oradan dönerken) soluklanmak için en sevdiğimiz adreslerden biri Ara Kafe. Onun artık pek gizli saklılığı kalmadı, hatta her defasında yer bulamayıp geri döner olduk kapısından hüzünle, ama yine de severiz kendisini. Çünkü yanına lokumuyla gelen kahvelerinin lezzeti pek her yerde bulunmaz. Sonra duvarlardaki fotoğraflar, orada saatlerce oturup kitap okuma isteği uyandırır bende, hiç yalnız gitmişliğim yoktur halbuki ama yalnız oturulacak kafeler listesinde ilk sıralardadır benim için. Çıkışta hemen dibindeki kitapçılara sırayla girip kitap koklamak da kaçınılmazdır.


Yıllar önce Tijen ablacığım bir çayla tanıştırmıştı beni. Kokusunu içime çekip bir yudum alır almaz, şimdi bu yeşil çaysa daha önce içtiklerim neydi? diye düşünmüştüm. Patlak pirinçli yeşil çay, içine "matcha" ve "brown rice" eklenmiş leziz mi leziz bir Japon çayı. Miniminnacık bir Japon kafesi olan Bunka'da içmek mümkün. İstiklal'in hemen girişinde, Fransız Konsolosluğu arkasındaki Bunka o kadar sevimli bir mekân ki, oturduğunuzda kesinlikle kalkmak gelmiyor içinizden. O yüzden bazen gittiğinizde içerisini dolu görüp hayal kırıklığına uğramanız mümkün. Hele de hava soğuksa...


Son gidişimde ben de yer bulamayıp girişteki bar taburelerinden birine oturmuştum ve o sırada kiliseden çıkan yeni evli çifti izlemiştim gülümseyerek. İç karartıcı yağmurlu bir İstanbul akşamına çıkan gelin öyle mutluydu ki ıslanmak filan pek umrunda değildi belli ki. Ben de avuçlarımı Japon ritüellerine uygun olarak kulpsuz fincanda sunulan çayla ısıtıp şifon kekin tadına baktım, şekersiz süt kremasına bandıra bandıra. Yeşil çaylı profiteroldü asıl isteğim ama yoktu o gün. (Zerenciğim de yazmış geçenlerde, belki de artık yapmıyorlardır. Yazık olur eğer öyleyse, bu özel çaya yakışan, çok zarif, çok ince bir lezzetti çünkü...)


Antiochia, Asmalımescit'te Antakya mutfağından lezzetler sunan sevimli bir restoran. Sokağa atılan masalarda insanların gönüllerince eğlenebildiği zamanlardan birinde gitmiştik! (Son zamanlarda ne durumda güzelim Asmalı bilmiyorum, yasağın ardından pek çok mekânın kapandığını duydum.) Antiochia'ya sadece meze yemek için gittik biz, zira mezeler parmak yedirten cinsten. Gördüğünüz tabaktaki lezzetleri, hele o humusu, o zeytin salatasını her gün olsa bıkmadan yiyebilirim, başka bir şey de aramam. Zaten rakı ve sevgili olunca, mezeden başka neye lüzum var ki masada?


Sevgiliyle iş çıkışı, hiç nedensiz, keyfimiz öyle istediği için gidip rakı içmiştik o akşam. Hiç boş kalmayan sıcak pide sepeti, güleryüzlü servis ve pideleri bandıra bandıra yediğimiz lezzetli mezelerle çok keyifli vakit geçirmiştik.

Ordan burdan bir yazı oldu.
Havadan sudan, kahveden rakıdan.
Burası böyle bir İstanbul, bu ruh hâli böyle bir hâl...

Kabak Sufle

Eskiden "Bugün Tadım Yok" diye bir şarkı vardı. Nereden geldi aklıma şimdi bilmem... Ne güzel tercüman olurdu duygulara... Her şeyde duygulanacak bir şey bulduğum(uz) yıllardı gerçi. Neyse... Bu aralar öyleyim. Tadım yok. Ülkenin gündemine bakınca keyifli olmak ne kadar mümkün ki zaten? Bazen şükretmek bile içini sızlatıyor insanın...

kabak sufle

Sevdiğim hiçbir şey tat vermiyor bu aralar... Ama onlara tutunmayı sürdürüyorum inatla. Akşamları vanilyalı mumlarımı yakıyor, Joy fm dinliyor, kitaplarıma gömülüyorum... Hilal'in öyküsünü merak ederek akşamı zor ediyorum kimi günler... Başka ne yapabilirim ki? Geçmesini, hayatın sarkacında daha iyi yerlere savrulmamızı beklemekten başka...

Yine de evde bizi neşelendiren bir şey var: Sokakta soğuktan ve açlıktan ölmek üzereyken bulduğumuz Yumak... Simsiyah bir kız kedi, bebek daha. Adı Yumak, çünkü tüy yumağı gibi bir şey... İlk günler bizden ödü kopuyordu. Çabuk toparladı kendini, şimdilerde kucağımızdan inmez oldu. O bize, biz ona alıştık...

Tarife geçmezsem bu yazı bu savruklukta devam eder gider...

Söz konusu tarif kabak sufle. Kabaklı kolay börek de diyebiliriz belki. Bu kabaklı tarifi sevgili Selin paylaşmıştı yemek grubumuzda. Onun iştahla yazdığı tarifleri hep keyifle okur ve genellikle de denerim. Bu tarifi de kabak mevsiminin son demlerinde denemek istedim. Sonuç çok güzel, yumuşacık ve leziz oldu. Organik pazarda hâlâ koyu yeşil renkte Ege kabakları bulunabiliyor. Ama artık çok az tezgâhta görülüyorlar. Denemek isterseniz acele edin...

Malzemeler
  • 4 adet kabak
  • 3 adet yufka
  • 2 adet yumurta
  • 1 çay bardağı süt
  • Yarım çay bardağı zeytinyağı
  • 350 gr kadar tam yağlı beyaz peynir
  • 1 demet dereotu
  • Tuz (peynir çok tuzluysa eklemeseniz de olur)
  • Taze çekilmiş karabiber

kabak sufle tarifi

Yapılışı
  1. Derin bir kaba yufkaları parçalayarak alın.
  2. Kabakları soyarak mutfak robotuna aktarın. Dereotu, tuz ve beyaz peyniri de ekleyip iyice karıştırın.
  3. Kabaklı karışımı yufkaların olduğu kaba ekleyip hepsini güzelce karıştırın. Büyük veya orta boy bir borcamı zeytinyağı ile yağlayın. Karışımı içine döküp yayın ve üzerini düzleştirin.
  4. Süt ve yumurtaları ayrı bir yerde çırpıp borcamdaki karışımın üzerine dökün. Hafif acı seviyorsanız pul biber serpin üstüne, biraz da karabiber çekip önceden ısıtılmış fırına verin. 200 derecede 35-40 dk kadar pişirin. Üzeri güzelce kızarıp kabaracak. Sıcak sıcak hemen servis yapın.

Kabak Sufle Tarifi

Gerçekten çok pratik; buzluğunuzda yufka bulunduruyorsanız, dolabınızda bekleyen kabaklar da varsa hemen yapabileceğiniz bir tarif bu. Selin'in tarifinde taze soğan da vardı 4-5 dal, ben de çok sevmeme rağmen sevgilimin midesine dokunduğu için ekleyemedim. Sizde böyle bir engel yoksa muhakkak ekleyin derim... Eminim lezzetini bir kat daha arttıracaktır.

Şimdi kitabımı alıp köşeme çekileceğim ve başka bir dünya mümkün mü? diye düşünmeye devam edeceğim...

Peynirli Pişi (Şişko Börek)

Önce hikâyeyi anlatmam gerek. 
Yıllar, yıllar öncesi... Ben henüz çocuğum, kardeşlerim de bebek denecek yaştalar. Anneciğim her gün bizleri doyuracak bir şeyler hazırlama telaşında... Kahvaltısı ayrı, öğleden sonrası ayrı, akşamı ayrı... Okuldan gelen aç gelir, sokaktan gelen aç gelir... E, ne yapsın kadın? Evde ne varsa pişirilir, doyurucu olsun diye mayalı hamurlar hazırlanır, çayın yanına peynirdi zeytindi karınlar doyurulur...

Peynirli Pişi - Şişko Börek
Hikâyeye gelirsek... İşte bu yıllar öncesinde, evin ortanca çocuğunun, annesinin "mayalı hamurum" diye sevdiği oğlanın canı börek çeker. Çeker ya, bir türlü anlatamaz hangisi olduğunu. Tarif eder annesine, "hani sen yapıyosun ya, böle şişko şişko oluyo hani... şişko börek!" Anne o zaman anlar, peynirli pişi istediğini oğlunun. O zamandan sonra da bu pişinin adı, aile içinde şişko börek kalır.
Kim derdi ki, o çocuk yıllar sonra ablasının blogunun yayın yönetmeni olacak:) blogu her geçen gün daha da güzelleştirecek, kendisi de birbirinden güzel projelerle uğraşacak ve ablası o böreğin tarifini bir gün bloga yazacak! Bir internet kafede birlikte oturup, bu blogun temellerini attığımız akşam dün gibi hatırımda. Yılmazcığım, verdiğin bütün emekler için bir kez de buradan teşekkür ederim sana. Ve işte en sevdiğin hamur işinin tarifi (mesaj gerekli yere gitti, şimdiden afiyet olsun:)

Bu tarifi klasik Ege usulü pişiden farklı kılan, annemin hamura yumurta eklemesi ve içine poğaça içi koyması. Ama pekala boş olarak da yapılabilir, çayın yanında peynirle çok da güzel yenir. Hamuru güzel mayalandırmanız çok önemli, lezzetli olmasında... Annemin mayaladığı her hamur mükemmel kabarır, bilmem neden. Bana da hayran olup fotoğraflamak kalır:) Maya sizce de bir mucize değil mi?

Malzemeler:

  • 1 çorba kaşığı kuru maya
  • 1 tatlı kaşığı toz şeker
  • 1 tatlı kaşığı un
  • 1 fincan ılık su
  • 1 kilo un
  • 1 adet yumurta
  • Aldığı kadar su
  • Tuz

İçine:

  • 1 kâse yarım yağlı beyaz peynir
  • 1 avuç kadar çökelek
  • 1/2 demet maydanoz

Yapılışı:

1. Öncelikle maya, toz şeker, 1 tatlı kaşığı un ve 1 fincan ılık suyu karıştırın, kabarması için 10-15 dk ılık yerde bekletin.

2. Bir kilo unu yoğurma kabına alın, ortasını açıp mayalı suyu dökün. Yumurtayı ekleyin. Kullanacağınız peynire göre tuz ilave edin. Yavaş yavaş ılık su ekleyerek, ele yapışan kıvamda yumuşak bir hamur elde edin. Üzerini örterek mayalanmaya bırakın.

3. Mayalanmış olan hamurdan yumurta iriliğinde parçalar koparın, yağlı tezgâhta açarak ortasına iç malzemeden koyun. Kapatıp kenarlarını parmaklarınızla bastırarak yapıştırın. Hamur bu aşamada da elinize yapışmaya devam edebilir ama un ilave etmeyin ki pişiler yumuşacık olsun.

4. Kızgın yağa atarak her iki yüzünü iyice kızartın.


Kızaran pişileri bir süzgeç ya da kâğıt havlu üzerine alıp fazla yağını süzdürün. Sıcak sıcak hemen servis yapın. Ertesi güne kalırsa çıtırlığını kaybeder ama lezzetini asla:)

Annem bu böreği kıyma ile de yapardı bazen eskiden, bir tür çiğ börek gibi ama kıymayı soğanla kavururdu içine koymadan önce. Biraz daha ağır olur tabii peynirliye oranla, ama severseniz bu şekilde de deneyebilirsiniz.

Peynirli pişi

Bu malzemelerle oldukça bereketli oluyor tabii... Bizde 4 yetişkin ve 1 İrem kuş (ama benim kadar yediği için onu da yetişkin saymak lazım belki de:)) silip süpürdü ilk pişenleri. Kalanlar da ertesi gün tükendi çabucak. Doyurucu, hatta yanında ayranla bir öğün...

Kızartmalar için zeytinyağı kullanır annem. Ben de aynı şekilde, kim ne derse desin asla vazgeçmedim bundan. Belki besin değerlerinin bir kısmını yitiriyordur söyledikleri gibi, olsun. Zeytinyağlı kızartmanın ardından ocağın, tavanın ne kadar kolay temizlendiğini görmek bile yeter, diğer yağlarla kızartmanın daha zararlı olduğunu anlamaya! Yılların bilgeliği ile, bütün bir nesil böyle pişirmiş yemekleri...

Neyse, pişimizin birkaç ısırık sonrası kesiti de aşağıda... Şu an bunları yazarken gecenin 1'i ve nasıl acıktığımı tarif edemem size. Yapacak ve yiyecek herkese afiyet olsun, ters bir vakitte acıktırdıysam sizi de, affola...

Peynirli pişi

Taze İncirli Cheesecake

Vazgeçilmez tatlılar deyince, gerçekten doyumsuz bir lezzet olan aşure ilk sıradadır ama az bir farkla onu takip eden bir tatlı vardır benim için: Cheesecake. Hem de nasıl olursa, neli olursa olsun... En sade haliyle bile o kadar dayanılmaz ki!

Taze İncirli Cheesecake


Peynirin büründüğü her şekli seven damağım, elbette ondan yapılan tatlıları da seviyor. Peynir helvası, peynir tatlısı, höşmerim, cheesecake... Hepsini ayrı ayrı seviyorum ama cheesecake, kahveye şahane bir eşlikçi olması nedeniyle diğerlerinden ayrılıyor. Yüksek kalorisi nedeniyle, mutfağımda sadece misafir geleceği zaman yapılıyor, diğer türlü gidip gelip tırtıklamam kaçınılmaz olduğu için! Ama evde nadiren yapsam da, dışarıdaki kahve keyiflerimde sık sık ısmarladığım, bir süre yemezsem deli gibi özlediğim bir lezzet bu.

Ve büründüğü son şekli görüyorsunuz: İncirli!

Rahmetli Arman Kırım'ın tarifi bu. Belki iki sene olmuştur, gazeteden kesip saklayalı. O kadar özel bir tarifti ki, adeta hazine gibi sakladım ve incir zamanını bekledim. Geçen yaz geçip giderken bu lezzeti ıskalamıştım ne yazık ki. Ama bu yaz, denenecekler listemin en başına yazdım ve incirlerin en ballandığı zamanı bekledim. Yani sonbaharın ilk günlerini... Hafta sonu organik pazardan aldığım incirlerle de denedim. Her aşamasından büyük keyif alarak. Ama en güzel an, tadına bakma anıydı. Sevgilim şöyle dedi: "Bu benim yediğim en güzel tatlı!" Biraz abarttı bana kalırsa, ama herhalde ilk sıralara yerleşti onun için. Benim için de öyle. O yüzden, hâlâ pazarda incir bulunabiliyorken tarifi bloga almalıyım dedim. Hemşerim, rahmetli Arman Kırım nur içinde yatsın. İşte ustanın verdiği isimle "Taze İncirli Peynir Keki"nin tarifi:

Malzemeler

Taban için:
  • 1,5 su bardağı dövülmüş kepekli bisküvi (1 paket Burçak kullandım)
  • 3 çorba kaşığı tereyağı (eritilecek)
Dolgu için:
  • 500 gr krem peynir*
  • 3/4 su bardağı toz şeker
  • 5 tatlı kaşığı mısır nişastası
  • 3 adet yumurta
  • 1 yumurtanın sarısı
  • 2/3 su bardağı soyulup püre hâline getirilmiş taze incir
  • İsteğe göre 3 çorba kaşığı kanyak veya likör
  • 1/2 paket vanilya
* Peynirin lezzeti oldukça önemli, bu yüzden daha nötr tadı olan labne yerine, "beyaz" gibi bir peynir kullanın.

incirli cheesecake


Yapılışı

  1. Tereyağını erittikten sonra bisküvilere karıştırıp kırıntılı bir hamur oluşturun, kelepçeli kalıbın tabanına yayın. Elinizle ya da bir bardağın dibini kullanarak iyice bastırın.
  2. Krem peynir, nişasta ve şekeri mikserle pürüzsüz hâle getirin. Yumurtaları birer birer ekleyip çırpmaya devam edin.
  3. İncir püresini, kullanıyorsanız kanyağı ve vanilyayı ekleyin. Karışımı bisküvi tabanının üzerine boşaltın.
  4. Önceden ısıtılmış 175 derece fırında 15 dakika pişirin. Daha sonra ısıyı 100 dereceye indirip 50 dk-1 saat kadar daha pişirin. Fırını kapatınca hemen çıkarmayın, fırın kapağına bir kaşık sıkıştırarak yavaş yavaş soğumasını sağlayın. Böylece üzeri hiç çatlamayacak.
  5. Dışarıda tamamen soğuduktan sonra buzdolabına kaldırın. Sabredebilirseniz ertesi gün servis yapın:)
İncirin verdiği, damağınızı hafifçe okşayan lezzete bayılacaksınız...

Garanti veriyorum :)

Biz Geçtik Zamanın İçinden...

Ayvalıkta kahvaltı sofrası

Çok sevdiniz, özlediğinizi söylediniz, devam edelim o halde dedim.
Zaten henüz dönmeye niyetim yok oralardan...
İstanbul özellikle günün erken saatlerinde sonbaharı karşılamaya hevesli olsa da şimdilerde, ben hâlâ yaz sabahlarındayım, ve o lor peynirli, dut reçelli kahvaltılarda...

Lor peyniri

"Ziyaret eden, sokaklarını, tepelerini gezen herkesin hemen her yanını, hemen her özelliğini beğendiği; kiminde yaşanacak yer duygusu, kiminde neşe, kiminde hüzün uyandıran ada... Güzelliklerine doyulamayan, adeta Tanrı'nın kullarına bir lütfu gibi olan Ayvalık'ın karşısındaki adaya Cunda deniyor."
Böyle anlatıyor Ahmet Yorulmaz, "Ayvalık'ı Gezerken" kitabında.

Ve devam ediyor:


"Paha biçilmez güzellikleri olan, büyüleyen bir denizin çevrelediği ve önceki oturanlarınca 'Küçük Paris' diye adlandırılan Cunda'da gün batımını, kâh tepelerinden, kâh kıyılarından izlemek, insana olağanüstü hoş bir ruh dinginliği verir."

Cunda el yapımı ekmek sepetleri

Cunda sokakları hep sürprizlerle dolu gelir bana. Böyle aniden, balık formlu ekmek sepetleri çıkar karşıma mesela, ya da birbirinden güzel toprak saksılar... Alıp hepsini evime götüresim gelir. Öyle güzeldir ki o sokak aralarındaki tezgâhlar. Çın çın sesleri ile rüzgar çanları, deniz kabukları, renk renk taşlar, boncuklar...


Ayvalık'ın bir de üzümü var ki, Ahmet Yorulmaz en çok onu övüyor kitabında. Peynirlerin eski güzelliğinin kalmadığını anlatırken, şimdilerde sarılabileceğimiz en önemli lezzetin Kozak üzümü olduğunu söylüyor. Kozak deyince akla bir de çam fıstığı geliyor tabii... Aklınızda olsun, giderseniz alabildiğiniz kadar alın. Hemen her kuru yemişçide ve pazarlarda kiloyla satılıyor çam fıstığı.


Ah kapı önlerine vurmuş gün ışıkları...
Ah evlerden kaçışlar ve geri dönüşler...
Bu kapıdan içeri girivermek, o eve yerleşivermek istedim, inanır mısınız?


Demliğe bir kadın eliyle yerleştirilmiş çiçek, kaktüs bile olsa romantiktir.
Sonra pencere önüne öylece bırakıverilir; İstanbullu kadının biri geçerken görsün de gülümsesin, ilham alsın diye!


Bu kez farklı bir tecrübe de yaşadık Ayvalık'ta, ondan da bahsetmek isterim size. Yıllar önce sevgili Nedim Atilla rehberliğindeki (beni Ayvalık'la tanıştıran) gezinin ardından, bir kez daha kültür turuna katıldım, bu kez sevgilim istediği için. Ahmet Yorulmaz'ın öğrencilerinden Nedim Kartal rehberlik yaptı bize. Bu yaz ilk kez başladığı şehir turuna, klasik tekne turu meraklısı turistlerin ilgi göstermemesinden şikayetçi gibiydi. Ama vardı elbette buraya denize girmek için değil de tanımak ve anlamak için gelen.

Yolun bir kısmını penceresiz gezi otobüsüyle, bir kısmını da yürüyerek aldık. Çoğunu bilsem de anlattığı öykülerin, bazısını yeniden dinlemek, kimisini de sevgiliyle birlikte öğrenmek güzeldi. "Sarımsaklı" adının nereden geldiğine dair anlatılan öykü gibi. Hepsini anlatmayayım ama ipucu vereyim: Kelimeyi bölün ikiye. "Sarım", bir genç adamın sarışın sevgilisine hitabı olsun. "Saklı" ise o genç adamın kalbini işaret etsin. Ve hüzünlü bir öykü olsun bu...


Cunda'da gezerken "Aşıklar Tepesi"ne çıkmalı, Cunda'ya bir de oradan bakmalısınız. Zaten tepelere doğru yürürseniz yol sizi oraya götürecektir. Yorulduğunuza kesinlikle değecek, en güzel ve en doyumsuz manzaralardan birini bulacaksınız karşınızda. İşte orada gün batımını en sevdiğinizin omzuna kolunuzu dolayıp izlemelisiniz...


Sevecendir Cunda'nın kedileri. Bol bol sevin onları her rastlaştığınızda.
Ne kadar sevseniz bıkmazlar, pati atıp ısırmaya kalkmazlar. Çok minikleri ürkek olur belki biraz ama hepsi eninde sonunda sokulur yanınıza. Alıp kucaklamak, eve götürüvermek istersiniz.


Üstteki sokak kedisi.
Alttaki ise Rahmi Koç Müzesi'nin kafe kedisi. Siz otururken önce böyle sevimli sevimli bakıyor, sonra da hiç çekinmeden hoop masanıza çıkıyor. Dişine uygun bir şey var mı diye aranıyor.


Sonra gün batımlarında, mevsim dönümlerinde bırakıp gidiyor herkes buraları işte...
Büyük kentlerin soğuğuna, karmaşasına, yorgunluğuna...

İyi ki fotoğraf kareleri var....