Labneli Ispanak

Pınar Labne'den bir kutu geldi geçenlerde ofise... Ben de hemen paketin içinden çıkan tariflerle ilgilendim :)  

Labneyi yalnızca tatlılarda kullananlara oldukça şaşırtıcı gelebilecek tarifler vardı. Ve hepsi de deneme isteği uyandırıyordu. Birkaç deneme yaptım tabii hemen. İçlerinden en beğendiğim bu haydari oldu. Hatta ilk lokmadan sonuncusuna dek hımhım sesleriyle yedim desem hiç abartmış olmam. Aklınıza gelir miydi ıspanağı labnelemek? Benim gelmezdi. Buyrun yapılmışı:

Malzemeler
  • 1 kutu (200 gr) labne
  • Yarım demet (250 gr) ıspanak
  • 1 diş ezilmiş sarımsak
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağı
  • 2 çorba kaşığı dövülmüş ceviz
  • Tuz, pul biber
Yapılışı
  1. Ispanağı yıkayıp temizleyin, doğrayın.
  2. Yağın 1 kaşığını tavaya alarak ısıtın, ıspanakları ekleyip yüksek ateşte kısa süre soteleyin. Ilınmaya bırakın.
  3. Ilınan ıspanağı bir kâseye alın. Labneyi üzerine ekleyin. Cevizleri ve sarımsağı ilave edin. Peyniri malzemeye yedirinceye kadar karıştırın.
  4. Servis tabağına alın. Üzerine kalan zeytinyağını gezdirip pul biberle süsleyin. Ilık veya buzdolabında soğutarak servis yapın.

Ben buzdolabından çıkmış hiçbir yemeği sevmeyen biri olarak ılık hâline bayıldım. Ah tabii bir de ıspanaklar organikti. En güzel zamanı bir de şimdi. Tazecik alıyorum her hafta, temizleyip kaldırıyorum. Hafta içi iş çıkışı çabucak hazır oluyor ıspanaklı ne yapacaksam, ne istediyse canım. Bu da haydarisiydi.

Tavsiye ederim, yapın. Ekmeğinizi bana bana yiyin. Mutlaka taze veya kızarmış ev ekmeği olmalı ama... Ya da Komşufırın'ın yayla ekmeği. (Beyaz ekmek sevenler bu ekmeğe bayılacaktır, ben bile bitiyorum...)

Bu hafta sonum upuzundu, tam 3 gün... Gerçi 2 günü iş gezisiydi ama "iş"ten saymıyorum. Huzur doldu içim Sapanca'da... Hele o yoğun mu yoğun iş günlerinin ardından, kelimenin tam anlamıyla ilaç gibi geldi.






Yağmurlu, gri, soğuk ve pusluydu hava ama göz alabildiğine yeşillikti dışarısı. Dev kaplumbağa ve geyik heykelleriyle süslü bahçe inanılmaz güzeldi.


Bol bol uyudum, aromaterapi masajıyla pamuk gibi oldum, bitki çayları içtim, bahçeden toplanmış gibi taze envai çeşit ot yedim.  

Gideceğimiz günün sabahı, kahvaltı sonrası yağmurlu verandaya bakıp kahve içerken "beni burada bırakın!" dedim...



Herkes aynı şeyi söylüyordu ama kent bizi bekliyordu. Kent ve müptelası olduğumuz telaşlarımız. Şikâyetlerimiz olsa da, hayat hiç tozpembe olmasa da, hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü / zannedildiği gibi mükemmel olmadığını / olamayacağını bilsek de gerçek olan bir şey var ki, bu işi sadece bu işe âşık olan yapıyor, yapabiliyor. Bunu daha iyi anladım. Bir tek ben değilmişim "matbaa kokusuna âşık" olan!


Otelden ayrılmadan önce son olarak bir-iki mağazayı dolaştık. Çok sevdim bu fincanları. Evde bin tane kahve takımım olsa da yenisine gözüm kayar benim. Ama bakar mısınız renklere? Şeker gibiler.


Bir ara bütün yemek takımlarımı böyle renk renk yapmak gibi çılgınca fikirlerim vardı. Sadeliğin büyüsü baskın çıktı elbette sonunda. Kırık beyaz renkli sade takımımı ve eflatun çiçekli günlük tabaklarımı çok severek kullanıyorum ama böyle renk renk bir kahvaltı ya da çay seti toplamak yapılacaklar listemde... Hiç bitmeyen listelerimi de seviyorum ben!

Fındık Kurabiye (Kahve Kurabiyesi)

Nihayet yazabiliyorum. Üstelik aylar sonra (aylar mı oldu gerçekten?!) yeni bir tarifim var. Tariften önce biraz sohbet edelim tabii... Hayat deli bir tempoyla geçiyor artık benim için. Haftalardır yazamadım yine çünkü aynen aşağıdaki yazımda anlattıklarım tekrar etti. Her ay tekrar edeceği gibi. Zamanımı daha iyi planlayıp (ve daha iyi kullanıp) bir de her şeyi kendim yapmaya çalışmak yerine insanlardan da istemeyi öğrenebilirsem, herhalde daha rahat geçireceğim bu dönemi. Başarabilirim bunu, değil mi? Birikmiş onca kitabım, izlemediğim filmlerim, denenecek tariflerim, biraz ilgi bekleyen sevgilim, son derece hor kullandığım bedenim ve tadını çıkaramadığım mutfağım / evim, bu tempo içinde kendine yer bulmalı. Sahi, bütün bunları bir arada başarabilen var mı?

Karanlık bir kış geçirmiyoruz, çok üşümüyoruz ama yine de günler çok kısa ve içimi karartan bir hızda geçip gidiyor. Öğleden sonra bir kahve içeyim dediğim an havanın kararmış olduğunu görmek çok moral bozucu. Ama bir şey söyleyeyim mi? Mutluyum ben. Başka türlü olamadığım / olamayacağım kadar hem de! Her gün o kadar çok şey öğreniyorum, öyle güzel şeyler deniyorum ve her açıdan öyle güzel besleniyorum ki, şikayet edersem nankörlük olur. Hiç şikayetim yok, tek derdim denge! (Terazi olmak zor zanaat, bilen bilir.)

Dergimi alıyor musunuz, okuyor musunuz?
"Kendim Olmak Güzeldir!" diyen Women's Health dergisindeyim artık ben...
Ses gelirse sizden, çok mutlu olurum!

İçinden tarif denemek istediğim oldukça çok kitap birikti elimde, bir kısmı Leziz'in arşivinden kalma, bazıları İnci'min hediyesi. Bazılarının daha kapağını bile açamadım. Ama geçtiğimiz ay (tamam kabul, çok daha önce) denediğim bir kurabiye tarifini paylaşmak istiyorum şimdi. Fatoş Yağcı'nın Çaya Davet kitabından (Tijen ablamın hediyesiydi) hoş bir kurabiye tarifi. Aslında çok daha minik olmaları gerekiyordu kurabiyelerin ama sanırım sabredemedim. Siz denerseniz minik minik yapın, hani kafelerde kahve fincanının yanında getirdikleri gibi. Çünkü bu tam bir kahve kurabiyesi.

Malzemeler
  • 2 su bardağı un (gerekirse ekleyin)
  • 150 gr oda sıcaklığında margarin (ben tereyağı kullandım)
  • 1 çay bardağı nişasta
  • 1 su bardağı pudra şekeri
  • 1 paket vanilya
  • 1 çay bardağı çekilmiş fındık
Üzeri için
  • Yarım çay bardağı pudra şekeri
  • 1 tatlı kaşığı kakao
Yapılışı
  1. Oda sıcaklığındaki yağ ile pudra şekerini mikserle çırpın. Vanilyayı ekleyip biraz daha çırpın, pürüzsüz bir kıvama getirin.
  2. Mikseri çıkartın. Un, fındık ve nişastayı ekleyip yoğurun.
  3. Hamur toparlanınca ufak parçalar koparıp top şekli vererek yağlı kağıt serili tepsiye sıralayın.
  4. Önceden ısıtılmış 170 derece fırında pembeleşene kadar pişirin.
  5. Bir kâsede pudra şekeri ve kakaoyu karıştırın. Fırından aldığınız kurabiyeler ılınınca, karışımı üzerine eleyip servis yapın.
Birer lokmalık olursa atıştırmak daha keyifli olur eminim ama böyle de hiç fena değildi :) 

Ağız tadı işte.
Kahve ve kurabiye... 

Yolculuğun Yeni Durağı...

Biten yılın son günlerine dek, her gün bir şeyler yazmak istedim inanın... Olmadı bir türlü. Hep yapılacak işler vardı. Dergide yetiştirilmesi gereken okumalar, yapılması gereken çeviriler, geç vakit geldiğim evde beni bekleyen bir düzine yapılacak iş, planlar, listeler, alışverişler, mutfak telaşları... Derken bir baktım Aralık sonuna gelmişiz. Bir yıl daha geçip gidivermiş...

Yılın son gününden bir gün önce, yeni ekip arkadaşlarımdan Ece'nin uzattığı kutudan bir şans kurabiyesi aldım. İçinde, "her gün kendin için zaman ayır" yazıyordu. İşte bu dedim. En çok ihtiyacım olan şey bu belki de...

Bu yılın Noel paskalyası Ahmet abimden geldi. Hemen yan sokağımızdaki tarihi bir fırından almış, benim nedense varlığını hep unuttuğum bir fırından. Mis gibi sakız ve mahlep kokan bu kocaman çöreği dilimleyip tadına baktığımda mutlulukla gülümsedim. Yılda bir defaya mahsus olan bütün buluşmalar gibi özeldi.


Rabia ablamdan gelen bu melek ise çam ağacımızın tepesini süsledi. Evimizi aydınlattı gülümseyen yüzüyle. Biz onu çok sevdik. Diğer yılbaşı süsleriyle birlikte kaldırmaya hiç niyetimiz yok bu yüzden. Kütüphanede, kitaplarımın arasında yeri hazır...

Uzun süredir tarif vermediğimi biliyorum. Biriktiler ve yazılacaklar, merak etmeyin. Aradan çok zaman geçti, çok yaşanmışlık birikti... Yılın ilk gününde, blogumla daha fazla ilgilenmek kararlarımın arasındayken, daha fazla gecikmeden yazmak istedim. "Kendim" için ayırdığım saatler başladı çünkü. Dilerim her gün bunu yapabilirim, kendim için birazcık zaman ayırabilirim hayatın telaşı içinde.

2010 benim için çok özel bir yıldı, içimdeki düğümlerin çözülmeye başladığı, yolumun ışıklandığı, içimin ferahladığı yıl... Ama giderken, dergideki ilk günlerimde sadece birkaç kez karşılaşıp kısacık konuştuğum, hep gülen yüzüyle hatırlayacağım bir iş arkadaşımızı götürdü aramızdan. Yılın son gününde, günün akşam saatlerinde, bizim yılbaşı coşkusu içine girdiğimiz dakikalarda, Zeynep (Aşıklar) gitti. Dilerim gittiği yerde hiç acı yoktur ve şimdi gülümsüyordur bizlere bakarak. Hâlâ yolculuğun telaşlı durakları arasında koşuşturan bizlere...

Bize emanet bedenlerimiz, sadece ruhlarımızın kılıfı değil.
Hayata tutunduğumuz dikişler onlar...
Ne olur iyi bakın, iyi davranın kendinize. Sadece kendinize değil, bütün evrene... Başkaları için iyi şeyler dileyin ki, sizin için de iyi şeyler olsun. En büyük SIR budur demişti Üstad!

En çok ihtiyacınız olanların size geldiği yıl olsun bu yıl...
Ama lütfen onları çağırın.
Siz ne çağırırsanız, size o gelir.