Mardin'in Renkleri


Doğunun masal şehri Mardin'deydim birkaç gün önce. Zaman nasıl hızlı akıyor... Oysa Mardin'de öyle değil! Zaman bir yerlerde durmuş kalmış orada... Bugüne dek tam 23 medeniyet kurulmuş bu bölgede. Kimler gelmiş kimler geçmiş!

Mor Gabriel Manastırı
1614 yıllık Mor Gabriel Manastırı...
(Mor, "Saint" anlamına geliyormuş, yani "Aziz")

Gün ışığının akşam saatlerinde taş duvarlarına dokunmasıyla bambaşka bir ruha bürünüyor manastır. Hz. İsa geldiğinde onu karşılayabilsin diye sandalyede otururken gömülen azizler yatıyormuş burada. 


Mardinli bir teyze, tam 36 yıl önce kumaş üzerine boyayla işlemiş bu tasviri. Daha nicesi vardı duvarlarda, büyülenmiş gibi kalakaldık... Belki de hayatta değildir artık o teyze. Kumaşlar da yıpranmış ama korunuyor hâlâ.

Manastırın kibrit çöplerinden yapılmış maketi


Nasıl bir sabırdır bu?

Tıpkı Müslümanlar gibi, Mardin'de yaşayan Doğu Süryanileri de oruç tutuyor. Tam 40 gün sürüyor oruçları. Mideyi terbiye etme amacıyla, hiçbir hayvansal gıda tüketmiyorlar oruç süresince. Ardından 5 günlük bir Paskalya Bayramı geliyor. Nisan ayına denk gelen bu dönemde, dünyanın her yerinden ziyaretçi akınına uğruyormuş Mardin.


Dünyadaki 4 milyon Süryani'nin 20 bini Türkiye'de yaşıyor. 15 bini İstanbul'da, kalanı ise bu bölgede. Hem manastır hem de evler doğuya bakacak şekilde inşa edilmiş çünkü Hz. İsa'nın doğudan geleceğine inanıyorlar. Orijinal yapısı korunan manastırda şarap küpleri var, Süryani erkekleri evde içtikleri şarapları kendileri yapıyor. Yöreye özgü, mahlepli özel bir şarap Süryani şarabı. Likör de yapıyorlar ayrıca.


Manastırda rahip ve rahibeler yaşıyor, bir de metropolit. Kırmızı kaftana benzeyen özel kıyafetini giymiş olan metropolit, biz fotoğraf çekerken karşımıza çıktı. Rehberimiz her seferinde farklı tepki verebildiğini söylediği için hazırlıklıydık. Yanımızdan yürüyüp geçti. Bazen ilgilenip sohbet ettiği de oluyormuş manastırı gezenlerle...

Tam 12 bin aziz yatıyormuş burada... 

Bu taş mezarların içinde, üst üste gömülüler... Ürpertici. Ama yeni defin yapılmayalı yüz yıl olmuş. Bu yerdeki küçük tümsekten görünen toprak, azizlerden birinin mezarına ait. Süryanilerin inancına göre bu toprağın bulunduğu ev, büyüye karşı korunuyormuş. Bu yüzden isteyenin buradan toprak alması serbest...



Manastır son derece temiz ve bakımlı. Dileyen hiçbir ücret vermeden konaklayabiliyor burada. Buırası bir inziva yeri elbette, yani halkın ibadetine açık değil. Bu nedenle, Şam'da eğitim gören din görevlileri de burayı yurt olarak kullanıyormuş. AB'nin desteğiyle oluyormuş bütün bunlar. Başka bir gelir kaynakları yok. 



Öğle yemeği yediğimiz Kasr-ı Nehroz, Mardin'in tipik özelliklerini taşıyan bir taş yapıydı. Ve Mardin'deki bütün yapılar gibi büyüleyici güzellikteydi... 


Tereyağlı yayla çorbasıyla birlikte gelen susamlı çörek otlu bu ekmek o kadar lezzetliydi ki, başka bir şey olmasa bile bana yeterdi diyebilirim. Ama ardından gelen, içinde yüksek ihtimalle koyun veya keçi sütünden yapılmış çökeleğin olduğu gül böreğini tadınca fikrimi değiştirdim. Finaldeki sakızlı sütlacın ardından (o da aynı sütle yapılmıştı) hangisinin daha şahane olduğuna karar veremedim. Yolunuz düşerse Mardin'e, bütün iştahınızı Cercis'e saklayıp da bu lokantayı ıskalamayın derim. (Burası aynı zamanda otel olarak da hizmet veriyormuş.) 


Mardin'in peksimeti, oteldeki kahvaltıda çıktı karşıma. Onu nereden hatırlıyordum? Tijen ablamın bana yıllar önce gelişinde getirdiği peksimetler bunlardı! Kıtır kıtır, çayın peynirin yanında harika oluyorlar. Şehir merkezindeki fırından bir paket alıp getirdim tabii ki. Çaya banmalık, yanında peynir ısırmalık. Girit peksimedi gibi, domatesle soslayıp yemelik belki...

Peksimet

Bir diğer güzellik de kiliçe çöreği...
Mardin'e özgü, paskalyaya benzeyen yöresel bir çörek olan kiliçe, bol baharatlı ve tatlı bir çörek. Kahvaltılara da, çay saatlerine de çok yakışıyor. Süryani geleneklerinde, evlenen genç kız ve delikanlının, nikahlarının kıyılmasından sonra bölüşerek tattıkları bu çöreğin, evliliğe sevgi dolu paylaşım ve bereket getirdiğine inanılıyor. Tam da bu nedenle, Cercis Murat Konağı'nın İstanbul Şubesi, Sevgililer Günü armağanı olarak kiliçe göndermişti bize. Sevgilime önce bu geleneği anlatmıştım, sonra da çöreği paylaşmıştık... O zaman iç çekerek andığım Mardin'e, iki hafta sonrasında davet edileceğim aklıma bile gelmezdi!










Cercis, ünü dünyaya yayılmış, Mardin'e dışarıdan gelenlerin mutlaka uğradığı, Mardin mutfağının tüm güzelliklerini bulabileceğiniz bir restoran. Başlangıçta ortaya servis edilen 10 çeşit mezeden benim damağımda en çok iz bırakanlar; tahinli patlıcan ezmesi, kuru domates mezesi, baharatlı zeytin salatası ve muhammara oldu. Hele o zeytin salatası! Bakır kepçede sunulanla yetinemeyip onu tabakla istedik. Hatta varsa satın almak isteyenlerimiz de oldu ama maalesef ellerinde fazla yoktu.


İlk kez bakır tastan şarap içtim. Harika bir anı oldu benim için. Süryani şarabı değildi ama tası elime her alışımda gülümseyerek çok eski zamanlara gittim...


Tabule farklı bir şekilde sunuldu; üzerine bolca fındık serpilmiş olarak... Benim için bunlar yeterli oldu ama menüyü merak edenler için sonradan gelenleri de yazayım: İçli köfte, oruk, erikli yahni ve kaburga dolması.


Son olarak sumak şerbeti ile beraber gelen portakallı irmik helvası. Sumak şerbetinden çok, sunulduğu minik kadehlere bayıldım ben...


Ya bu likör takımına ne demeli?
Çok güzeller çok...
Mardin'e gidince ne kadar bakır ve gümüş varsa toplayıp gelmek istiyorsunuz, Midyat'taki telkari ustalarının dükkanlarına girince hele, kendinizi tutmanız imkansız. Benim gibi takıyla arası pek olmayan biri için bile son derece cezbediciydi o şıkır şıkır bembeyaz gümüşler...


Midyat'taki telkari ustaları, babalarından devraldıkları mesleği sürdürüyor. Son derece ilgili ve nazik davrandılar bize, girdiğimiz her dükkanda çay ikram edildi, zaten uygun olan fiyatların üzerine indirimler yapıldı. Pahalı olduğunu düşünüyorduk ama hiç öyle değildi. Bu incelik, bu ustalık aslında çok daha fazlasını hak ediyor.

O kadar güzel taşlardan, öyle güzel yüzükler ve kolyeler yapmışlar ki. Diziler sayesinde meşhur oldu belki bu taşlar, ama eski zaman kadınlarının taktıklarına benzeyen bu takıların "modası" olacağına inanmıyorum ben. Onlar her zaman bir babaannenin çekmecesinden çıkıp bir toruna düğün hediyesi olacak, gelinlerin boyunlarına takılacaklar...


Şahmeran efsanesinin anlatılageldiği üç şehirden biri Mardin. Bu yüzden her yerde bu yılan başlı kadının tasvirleri var. Kumaş çantalar üzerinde, tepsilerde, hatta lavanta keselerinin üzerinde... 


Menengiç'ten sadece kahve değil, sabun da yapılıyor Mardin'de. Bir aktarın söylediği ve ikram ettiği gibi, çıtır çıtır yeniyor da! Rengi de çok güzel... Tıpkı Mardin'in badem şekerleri gibi, mavi!


Yabani bir fıstığın yağından elde edilen bıttım sabunları, sade haliyle Mardin'deki neredeyse her dükkanda bulunabiliyor. Defnelisi, ballısı, lavantalısı, menengiçlisi de var. Ve daha hatırlayamadığım pek çok çeşidi... Saça ve cilde iyi geldiği söylenen bu sabunlar kiloyla satılıyor.



O kadar çok rengi var ki bu şehrin. Sadece 2 günlük bir geziyle ne kadarı görülebilirse o kadarını gördüm ben. Şöyle bir baktığınızda tepelerinden, sadece boz renkli taş yapılar görünüyor. Yeşilliğe alışkınsa gözleriniz, garipsiyorsunuz. Ama bir arabanın geçemeyeceği kadar dar sokaklarına girdiğinizde, karşınıza çıkan renkler o kadar fazla ki, şaşırıyorsunuz. Hele gün batımından sonra, inanılmaz bir görünüme bürünüyor şehir. Mardin'e bu yüzden gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık diyorlar...