Peynirli ve Kabaklı Gül Böreği

Her dergi bitiminde mutfağa girme isteğiyle yanıp tutuşuyorum. Mevsim hiç fark etmiyor; ya kek pişirmek istiyorum, ya da kurabiye, tatlı, börek. Bunun nedenini çözebilmiş değilim. Son günlerde hiç mutfağa giremiyor oluşumun, bütün öğünleri dışarıda yemek zorunda kaldığım günlerin acısını çıkartmak istiyor olabilirim. Önce sıkı bir mutfak ve buzdolabı temizliği yapıyor, sonra pişirmek istediklerimi planlıyor, alışverişimi tamamlayıp kendimi mutfağa atıyorum.

Peynirli ve Kabaklı Gül böreği Tarifi
Yine öyle oldu.

Akşam 20.00 civarı eve ulaşabildikten sonra, kendime çılbır hazırlayıp hızlı bir protein takviyesi yaptım, ardından yorgunluğu filan boşverip mutfağa girdim. Önceki gün aldığım ve dolapta beklerken hafifçe nemlenmiş yufkaları havalandırdım, tezgahı temizleyip yufkaları serdim, organik pazardan aldığım yeşil kabakları kabuklarını soymaya kıyamadan rendeleyip hafifçe soteledim, Ezine keçi peyniri ve bolca organik dereotuyla karıştırdım ve böreğimin içini hazırladım. Fırına vermeye hazırlanırken kapı çaldı, sevgilim karnı aç geldi. Eve aç gelip fırına verilmek üzere olan börek tepsisini görünce de çok mutlu oldu tabii!

Bu gül böreği tarifi onun referansı ile yazılıyor; zira ben böreğin tadına henüz bakamadım. Tarif Macro marketin dergisinden. Çok sevdiğim, aradığım her şeyi bulabildiğim bir market olan (benim için "şekerci dükkanı") Macro'nun dergisinden sık sık tarif deniyorum ve her defasında güzel sonuçlar alıyorum. Bu da onlardan biri oldu. 

Peynirli ve Kabaklı Gül böreği TarifiBen tarifteki yeşil soğanı kullanmadım, sevgilime dokunduğu için bizim eve hiç giremeyen ama çok sevdiğim bir malzemedir. Siz muhakkak kullanın. Yağlı peynirler pişerken börek veya poğaçaların içinden akabildiği için ben genelde az yağlı kullanmayı tercih ederim; keçi peyniri doğal olarak daha az yağlı olduğu için iyi bir alternatif. Lezzetine ise zaten bayılıyorum!

Malzemeler:

  • 3 adet yufka
  • 500 gr kabak (ben yeşil kabak kullandım)
  • 2 çorba kaşığı zeytinyağı (sotelemek için)
  • 2 diş sarımsak 
  • 6 dal ince doğranmış yeşil soğan
  • 1/2 demet ince doğranmış dereotu
  • 200 gr ufalanmış Ezine peyniri (ben keçi peyniri kullandım)
  • 60 ml zeytinyağı (sosu için)
  • 60 ml yoğurt
  • 1 yumurta
  • Susam, çörekotu, taze çekilmiş karabiber.

Yapılışı:

  1. Kabakları rendeleyin, hafifçe tuzlayıp 10 dk bekletin. Ardından fazla suyunu sıkın.
  2. Tavaya 2 kaşık zeytinyağını alın, kullanacaksanız taze soğanları ve ince kıyılmış sarımsağı hafifçe soteleyin. Kabakları ekleyip 5 dk kadar sotelemeye devam edin. Soğumaya bırakın.
  3. Peyniri ufalayın veya çatalla hafifçe ezin, dereotu ile karıştırın. Kabaklara ilave edin. Dilerseniz tuz ekleyebilirsiniz ama ben peynirin tuzu yeterli olur diye eklemedim. Taze çekilmiş karabiberle tatlandırın.
  4. Sos için zeytinyağı, yumurta ve yoğurdu çırpın. Yufkaların her birini üçgen şeklinde 4 parçaya ayırın. Tepsinize yağlı kağıt serin. Fırını 180 dereceye getirip ısıtın.
  5. Sostan bir kaşık alıp fırçayla her bir yufkanın yüzeyine sürün. Geniş kenarına iç malzemeden 2 kaşık kadar koyun, sigara böreği şeklinde sarıp kıvırın, uç kısmını alta yerleştirerek tepsiye dizin. Hepsi hazır olduktan sonra kalan sosu fırçayla böreklerin üzerine sürün (eğer yetmezse biraz daha zeytinyağı ve yoğurt ilave edebilirsiniz).
  6. Böreklerin üzerine susam ve çörekotu serpip ısınmış fırına verin, güzelce kızarana kadar pişirin. 


Ne zaman doğal ürünler görsem fena halde iştahım açılıyor benim, bilmem size de oluyor mu? 
Geçtiğimiz haftalarda posta kutumda bir e-mail buldum. Blogun okurlarından Firuzan hanım, sağlıklı beslenmeye çocukluğundan beri duyarlı olduğunu, bunu da severek yaptığı bir işe dönüştürdüğünü söylüyordu. Ne mutlu ona! Doğal ve katkı maddesiz ürünlerden oluşan Olinda Foods isimli bir gıda firması varmış. Şu an için sirke, zeytinyağı ve nar ekşisinden oluşan ürünlerine yenilerini eklemek için çalışıyormuş. Ben portakal ve acı kırmızı biber çeşnili bu zeytinyağlarını çok sevdim. Hem kahvaltıda ekmek banmak, hem de salataları lezzetlendirmek için idealler...

Güzel Atlar Ülkesi'nde...


"Bu adamları Bodrum'da güneşlenirken göremezsiniz. 

Hep böyle yerlere gelirler."
Basın gezisine katılanlardan birisi, heyecanla her gördüğünün fotoğrafını çeken Japon turistler hakkında böyle diyordu. Ben de onlardan farklı değildim aslında. Henüz yeni formatlanmış makinemi her gördüğüme doğrultur ve yüzlerce fotoğrafı hem makineye hem kendi hafızama kaydederken, içimdeki en derin duyguyu "hayranlık" diye tarif edebilirim...


Ben Kapadokya'ya hayran kaldım.
Hayranlıktan öte, belki de âşık oldum! Yakan kavuran ama asla İstanbul'daki gibi bunaltmayan güneşiyle, akşam ortalık kararınca ürpertip insana hırka-kazak aratmasıyla, nemsiz ve tertemiz havasıyla, içimde hep var olduğunu bildiğim bozkır iklimine usulcacık dokundu her şeyden önce. Sonra o yüzlerce yıllık yer altı mahzenleri, manastırlar, kiliseler... bir vakitler ev olarak kullanılmış, doğanın elinden başka el değmemiş taş yapılar... Kaldığım kaya odanın ürpertici tavanları, merdivenle çıkılan taş banyosu, sağa sola serpiştirilmiş eski sandıklar... Hani deselerdi tarih öncesi bir zamana gideceksin, ve burda açsaydım gözlerimi, inanırdım. Rahatlıkla birkaç yüzyıl öncesinde olduğuma ikna edebilirlerdi beni. Argos in Cappadocia'da, her mucizeye ikna olurdum!


Göreme Açık Hava Müzesi'nde doyumsuz bir gezinin ardından ziyaret ettiğimiz bir başka müzede de Nevşehir günlük hayatını dinledik. Birebir Nevşehirliler model alınarak yapılmış teyzeler ve amcalar, anlattılar bize öykülerini. Bir vakitler böyle odalarda yaşarlar, sofrada hep misafir için fazladan bir kaşık bulundururlarmış. Pekmez yapar, yufka açar, değirmende bulgur öğütür, halı dokur, dertlerini tasalarını o halılara aktarırlarmış. Ben en çok kız isteme merasimini anlatan bu kareyi sevdim. Kız eğer verilirse, damada bir çorap hediye edilirmiş. Damat ertesi gün o çorabı giydiğinde, artık sözlendiğini çevresine ilan etmiş sayılırmış. Ve bu geleneği halen sürdürenler varmış.






Kahve fincanını tutan teyze müstakbel gelinini pek beğenmişe benziyor, ne dersiniz?
Yerde duran tepsiye "geberlik" denirmiş. İçine Allah ne verdiyse konur, misafire ikram edilirmiş. Benim bildiğim bir "yat geber yemeği" vardır, herhalde aynı şey:)) Böylece artık yatma vakti olduğu anlaşılırmış.


Al yanaklı kayısılar o kadar çoktu ki! Zaten kayısıdan başka meyve ağacı görmedim diyebilirim. Bu iklime çok uygun bir meyve olsa gerek. Minik minik zerdali denen türleri de vardı. Cömertçe dallarını sunuyorlardı konuklarına...



















Kızılırmak'ı ben hep hüzünlü bir türküyle bilirdim. Kasvetli akan, karanlık bir nehir gelirdi aklıma. Halbuki yemyeşil salkımsöğütlere kucağını açmış, kıyılarında ördeklerin gezindiği, çocukların koşturup oynadığı, gelinlerin fotoğraf çektirmeye geldiği, pırıl pırıl, tertemiz bir nehirmiş. Önce jetle (ödüm koparak!), ardından gondolla bu nehri turlarken aldığım keyfi tarif edemem. İstedim ki saatlerce o şahane sazlıklarda aheste ilerleyelim, hiç bitmesin...


Ertesi sabah gün bizim için saat 04.00 civarı başladı. Önce tur şirketinin götürdüğü kahvaltı salonunda gözlerimizi açmaya çalıştık. Hava 13 derece olunca, uyanmamız da zor olmadı. Ardından balonumuzun şişmesini heyecanla izledik. "Ne acayip şeyler oluyor hayatta!" diyerek de özetleyebilirim aslında bunu. Sepete atlayışımız, kaptanımızın uyarılarını (biraz tedirginlikle) dinleyişimiz, ardından havalanmamız... Yaklaşık bir saat göklerden bu şahane coğrafyayı izledikten sonra yere konuşumuz...


O gün yaklaşık 75 balon vardı gökyüzünde. Minik, rengârenk sabun köpükleri gibi uçuyorlardı... hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan biri olarak kaydettim zihnime. O kadar çabuk, adeta rüya gibi geçti ki! İndikten sonra kaptanımızın şampanya patlatması... Portakal suyuyla şampanya karışımı "mimoza"dan aldığım yudumlar... masayı süsleyen kabak çiçekleri... madalya töreni ve anı defterine birkaç kelime yazışım... hepsi bir rüya gibiydi.


Otele dönüp uyuduktan sonra ikinci kahvaltı için tekrar kalktığımda bir müddet kendime gelemedim. Rüya değildi, fotoğraf makinem kaydetmişti hepsini:) Peki artık ben hiçbir yere gitmesem, burada kalsam olmaz mıydı? Hani kitap okumaktan, gün batımını izlemekten, Norah Jones dinlemekten sıkılana kadar... Hıı.. mümkün olmaz mıydı?


Sonra gizemli bir kapıdan adım attığımız şarap mahzeni...
Bir vakitler genç kızların eteklerini sıvayıp üzüm ezdikleri tekneler... Taş duvarlardaki girintilere sıralanmış, yıllandırılan şaraplar... Kimbilir hangi akşamda, hangi âşıkların dudağına uzanmak için bekliyorlar... kimbilir kaç sene daha bekleyecekler...


Bazlama yapan elleri öpmek isterim ben hep. O eller hiç dert görmesin, ne kadar dertleri tasaları varsa, hamurları yoğururken uçup gitsin, bir daha da geri gelmesin isterim. Unutmadan, bir de tandır çorbası dedikleri nefis bir çorba tattım Göreme'de. Keşke o kadar sabırsız olmayıp onu da fotoğraflasaydım. Temmuz'da çorba içip de bu kadar seveceğimi düşünemezdim. Yaz domateslerinin mis gibi kokusunun hissedildiği, biraz ezogelini anımsatsa da yoğun domates tadıyla muhteşem bir tahıl çorbasıydı.


Her güzel şey çabuk geçiyor. Yazılı olmayan bir kuralı bu hayatın.
İki günlük hafta sonu da uçup gitti.
Son birkaç saat bu terastaki manzarayı içime çektim. En kısa zamanda tekrar gelmek istiyorum dedim. Geleceğim dedim hatta! Geleceğim ve bu kez kalın bir hırkaya sarmalanarak, ay doğana dek oturup bir şişe Kalecik Karası'nı sevgiliyle paylaşacağım...