Yaz Bitti...


"Âşıklar şehre döndüler / Yarıda kaldı sabah biten geceler" der şarkının devamı... Yazılmış en güzel yaz şarkılarından biridir belki de. Yaz aşıklarına seslenir aslında şarkı, biraz da sonbaharın hüznü hissedilir notalarında. Biz o âşıklardan olmasak da, hep tazelenerek döneriz mevsimin son demlerinde çıktığımız tatillerden... Yaz kimi tazelemez ki?


Bir kere sofralarda birbirinden leziz mezeler vardır. Kışın bulamayacağınız lezzettedir hepsi. Közlenmiş patlıcan, deniz börülcesi, haydari, barbunya pilaki... Aklınıza ne gelirse, buz gibi rakıya eşlik etsin diyedir, muhabbete katık olsun diye... Serince bir yaz gecesi, denizin kıyıcığında, sevgiliyle veya dostlarla paylaşılan rakı sofrası, kimi tazelemez ki?


Dolunaya şiirler yazabilirdim şair olsam.
Beste yapabilirdim, müzisyen olsam.
Dolunay ismini verebilirdim, bir kızım olsa.
Öyle severim.
"Mehtabı birlikte seyrederek / Benimle bir rüya kuruver şimdi" der ya hani... Yaz gecesi mehtabı izlemek gerçekten başkadır. Üstelik bambaşka bir enerji verir bana, ayın diğer günlerinde olmadığım kadar ışıkla dolu olurum, içim içime sığmaz olur...


Yaz biter ve herkes evine döner...
Kiminin işi var, kiminin okulu var diye, kimi de sadece dönmesi gerektiğini düşünerek döner. Yoksa herkesin aklı kalır gittiği yerlerde... Kimi ufak bir teknem olsaydı der, kimi pansiyonum olsaydı, kimi kafem olsaydı... Bir yol aranır çaresizce, gidilen yerlere yerleşivermek için... Hayaller kurulur, içten içe bilinir geri dönüleceği, ama hani öyle olsaydı ne olurdular düşünülür, konuşulur...


Lokmalar kızarmış yağa atılır ve ortalığı mis gibi kokusu sarar. Kimi için Bodrum demektir, kimi için belki Yeniköy, benim için Cunda... Bol susamlı, sıcacık lokma tatlısı, yanında sade dibek kahvesi, hayatın tam göbeğinden bir ısırık almak demektir. Öyle lezzetlidir!


Dört mevsim değil de, sadece yazın dondurma yiyenlerdenseniz, işte o dondurmaların tadı bir başka olur. Hele de fabrikasyon değil de el emeği ise... Karadutlu, cevizli, sakızlı, kavunlu... Yazın ta kendisi değildir de nedir?


Takvimlere göre tam da bugünlerde bitiyor yaz. Benim için Eylül'e girildiği an bitiyor ama hissedilmesi için ekinoksa girmek gerekiyor. İşte ışığın renginin değiştiği bugünler, yılın en sevdiğim günleri...


Yaza dair bütün keyifleri, özlediğimiz lezzetleri, dostları, hayalleri ve anıları yüreğimize depolayıp döndük yine şehr-i İstanbul'a. Bu kez yepyeni bir keşfin mutluluğu da var içimde; sizinle de tanıştırmak istiyorum: Tarlakuşu.


Tarlakuşu, Ayvalık sokaklarında yürürken kolaylıkla rastlayabileceğiniz bir yerde. Bir "Ekolojik Yaşam ve Sanat Ürünleri" mekânı. Burada soluklanıp kahvenizi içebilir, Ayfer hanımla sohbet edebilir ve zeytin, zeytinyağı, sabun ya da hediyelik alışverişinizi yapabilirsiniz.


Tarlakuşu aynı zamanda Ahmet Yorulmaz hocanın "Bizim Zeytinyağlı Ayvalık Yemeklerimiz" kitabının da satışını yapıyor. Bu güzel kaynak kitap, Ayvalık'a gelen ya da Ayvalık yemeklerini seven herkese ulaşmalı...


Yaz boyunca Ahmet hocanın kitabından pek çok yemek tarifi denedim. Ve her defasında, zeytinyağının mucizesine bir kez daha hayranlık duydum. Siz hiç "ekstra sızma" zeytinyağı ile sade pilav yaptınız mı? Yapmadıysanız bir deneyin. Pirinci kavurmadan, sadece 1-2 saat önceden ıslatarak, kendi ölçüsünde kaynamış suya yağ ile birlikte koyarak pişirmeyi bir deneyin. Ve yazın bana nasıl bir lezzetle karşılaştığınızı...


 Ayfer hanım bizim Tarlakuşu'na gittiğimiz gün Ayvalık Kültür Sanat Günleri kapsamında bir sergi açılışı için harıl harıl çalışıyordu yardımcılarıyla birlikte. Ne güzel şeyler oluyor bu küçücük yerde, şapka çıkarılası... Açılışta sunulmak üzere küçük tadımlık lezzetler ve kuru yemiş tabakları hazırlanmıştı. Ben şu gördüğünüzün tadına, güzelliğine inanamadım!


Kavrulmuş buğday, evet.
Bütün bir kâseyi yiyebilirim. Ama daha iyisi, salatalara eklemek olurdu herhalde. Bir de nasıl yapıldığını öğrenebilseydim...


Yaz bitti ve benim en sevdiğim zamanları başladı yılın... Mevsim döndü.
Tembel öğle sonraları bir gölgede veya serin bir odada okunan kitaplar kaldı geriye.
Hiçbir şey yapmamanın güzelliği kaldı, hatırımda, kış boyu saklanmak üzere.

Hani der ya Zen şiiri;
"Hiçbir şey yapmadan otur
Bahar gelir
Ve otlar kendiliğinden büyür"

Evet bu kitap kaldı en çok, yazdan geriye...
Bir anda çok satan kitaplar listesine nasıl giriverdiğini anlamadığım, Sabahattin Ali'nin o güzelim "Kürk Mantolu Madonna"sı...

"...insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor..."

Aşka dair, aşkı aramaya, bulmaya, kaybetmeye, hatırlamaya, tekrar aramaya ve tekrar aramaya dair... Bütün bunlara dair, ama en çok da insan olmaya dair belki de dilimizde yazılmış en güzel kitap bu. Günümüze kalabilmesi, belki en çok günümüzde okunması gerektiğinden. Eylül okumalarınız arasına almanızı dilerim.
Mutlu Eylüller!


Ayvalık Usulü Zeytinyağlı Barbunya






















Yine bir Eylül'e kavuşmaktan mutluyum!
Sonbaharı ne kadar sevdiğimi artık çok iyi bildiğinizi düşünüyorum. Yılın bu zamanları enerjiyle dolar, yepyeni planlar yapar, kararlar alır, okula başlayacak bir çocuk heyecanıyla "yeni sezon"u beklerim. Neyin sezonudur bu? Tabii ki erken inen akşamların, artan ev keyiflerinin, dostlarla toplanmaların, sinema vakitlerinin, yaz boyu uzak durulan fırınla barışmaların, daha çok kek ve kurabiye pişirmelerin, hafiften hırkalara sarınmaların... bu liste uzar gider benim gibiler için.

Ama bir itirafta bulunmak gerekirse, yaz sebzelerini daha çok seviyorum. Kış günlerinin kerevizini, brokolisini, pırasasını ne kadar sevsem de, yaz boyu yediğim barbunyalara, fasulyelere, patlıcanlara, domateslere doyamıyorum. Pek çoğu havalar soğuyana dek bizlerle kalmayı sürdürüyor olsa da, son demlerinde olduklarını biliyorum. Belki o yüzden bugünlerde elim hep bu sebzelere gidiyor.

İşte tatil dönüşü buzdolabında hiçbir şey olmadığı için alışverişe çıktığımda da, akşama pişirmek için aklıma ilk gelen barbunya olmuştu. Bu kez onu her zaman alıştığım usulde değil, Ahmet Yorulmaz'ın Bizim Zeytinyağlı Ayvalık Yemeklerimiz kitabında anlattığı gibi pişirdim. Ben normalde barbunyayı önden haşlamaz ve suyunu dökmezdim. Ama hiç ummadığım şekilde lezzetinden hiçbir şey kaybetmeyen, nefis bir barbunya yemeği oldu. Has zeytinyağıyla ne yapılsa lezzetli olmaz ki... Biraz arşivimde bu tarifin olmasını istediğim için, biraz da yeni evlilere ve tecrübesi olmayanlara yardımcı olmak dileğiyle tarifi paylaşıyorum:

Malzemeler: 

- 1 kilo barbunyanın ayıklanmış içi
- 3 adet iri domates
- Yarım su bardağından biraz fazla zeytinyağı
- 1 adet iri soğan
- 1 adet havuç
- 5-6 diş sarımsak
- Tuz, su

Yapılışı:

1. Barbunyaları su dolu bir tencereye alın. Kaynadıktan sonra kısık ateşte barbunyaları pişmeye yakın olacak şekilde haşlayın.

2. Başka bir tencereye zeytinyağını alıp ısıtın. Küp doğranmış soğan, havuç ve ince kıyılmış sarımsakları hafifçe kavurun. Domatesleri küçük küpler hâlinde doğrayıp tencereye ilave edin, karıştırın.

3. Hemen ardından haşlanıp suyu süzülmüş barbunyaları da ekleyin. Tuzunu unutmayın. Dilerseniz çok az su ilavesiyle, barbunyalar iyice yumuşayana dek dakika kısık ateşte pişirin.


Ahmet Yorulmaz, servisten önce defne yaprağı eklenebileceğini söylemiş ve "akşamcıların baş mezelerinden" olarak değerlendirmiş barbunyayı. Doğrusu ben de meze olarak çok severim, ama yanında bol çoban salata ile başlı başına bir yemektir benim için. Son pişirdiğimde yanına patlıcanlı pilav da yapmıştım. Dilerseniz bol domatesli bir bulgur pilavı da pişirebilirsiniz.

Bu aralar vedalaşacağımız bu güzel sebzeyi bir kez daha pişirmeyi ve dondurucunuza stoklamayı unutmayın. Kış günlerinde, hani o pırasaya kerevize burun kıvrılan günlerde hayat kurtarıcı olacağı kesin....