Kahveli Kurabiye


Yılın son gününe geldik... Bitti mi telaşınız? Bütün o koşturmaları bir kenara bırakıp, hızla akan zamandan bir gün, birkaç saat çalmaya hazır mısınız? Düşünme fırsatınız oldu mu son bir yılda neler kazandım, neler öğrendim, hayata ve kendime neler kattım diye? Eksik bulduklarınızı biraz daha tamamlamaya karar verdiniz mi önümüzdeki yılda? Ve "ne olursa olsun kendime daha çok zaman ayıracağım" diye karar aldınız mı bir kez daha?

Aldığımız kararları içselleştiremediğimiz, onlara yüreğimizle inanamadığımız sürece, yapılacaklar listemizde üstünü bir türlü çizemediğimiz maddeler gibi öylece boynu bükük kalacaklar halbuki... Sigarayı bırakacağım kararı alırsınız mantığınızla, ama kalbiniz istemediği sürece mantığınıza söz geçiremezsiniz. Spora başlama kararı alırsınız, bedeniniz hareket etmeyi yan gelip yatmak kadar sevmediği sürece öyle bir hayat tarzına geçemezsiniz. Hep sevmekle ilgili bütün kararların uygulanabilirliği, yani yürekle... Mantığınız (ve iradeniz) ne söylerse söylesin, kalbiniz "evet, haklı!" diye onaylamadığı sürece o kararları her sene tekrar tekrar almaya devam edersiniz...

Dilerim bu yıl farklı olsun, hepimiz için.
Yılın son tarifinin kurabiye olmasını seviyorum. Aslında birkaç gün öncesinden yayınlayabilmek istemiştim, belki hediye edeceğiniz kurabiyeler arasına eklersiniz diye ama kısmet olmadı. Olsun, belki yılın ilk günü geç vakit gözlerinizi açtıktan sonra, şöyle kahvenizin yanında atıştıracak bir şeyler olsun istersiniz. Sessizlikte, sabah saatlerinde mutfağa girmek terapi gibidir. Yılın ilk günü kendinize gelmek için uzmanlar pek çok farklı şey öneriyorsa da ben mutfağa girmeyi öneriyorum. İster kurabiye yapın, ister benim yapacağım gibi paskalya çöreği veya ekmek... Ama elleriniz hamura girsin. Yeni yıl bereketiyle, ağız tadıyla gelsin...

Malzemeler:
(yaklaşık 20 adet)

- 100 gr toz şeker (yarısı hamur için, yarısı üzerine)
- 125 gr tereyağı (oda sıcaklığında)
- 180 gr un
- 60 gr ceviz
- 2 çay kaşığı granül kahve (neskafe)
- 1 adet yumurtanın sarısı

Yapılışı:

1. Cevizi mutfak robotunda çekerek toz haline getirin.

2. Toz şekerin yarısını tereyağı ile birlikte tahta kaşıkla ezerek iyice karıştırın (mikser kullanmayın).

3. Unu eleyerek ilave edin. Yumurta sarısını ve çektiğiniz cevizi ekleyin. Kahveyi aynı miktar sıcak suda (2 çay kaşığı) eritip hamura karıştırın ve yoğurun. Un ölçüsü tam geliyor ama olur da hamur elinize yapışmaya devam ederse çok az ilave edebilirsiniz.

4. Hamuru streç filme sararak buzdolabında yaklaşık 45 dakika dinlendirin. Süre sonunda fırını 160 dereceye ayarlayıp ısıtmaya başlayın.

5. Fırın tepsisine yağlı kâğıt serin. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp elinizle beş santimlik çubuk yapın ve hafifçe kıvırıp ay şekli verin.

6. Tepsiye sıraladığınız kurabiyelerin üzerine kalan toz şekeri serpin. Fırında yaklaşık 15 dk pişirin. (Süre fırına göre değişebilir, hafifçe kızardığında alabilirsiniz.)


Tarif içindeki fotoğraflara bakarak bile mutlu olduğum, "Beyaz Fırın'dan Yeni Çıkmış Kurabiyeler" kitabından. Evdeki malzemelerle hemen yapıvermek çok kolay. Oldukça az şekerli, hafif, atıştırmaya bayılacağınız kurabiyeler bunlar, hem de mis gibi kahve kokuyorlar. Kavanoza doldurun, kahvenizin yanında keyifle yiyin.

Yeni yıl yeniliklerle, sevinçlerle, sağlık ve huzurla gelsin...
Herkese mutlu yıllar!

Süt Reçeli


İlk kez duyan herkesin "sütün reçeli mi olurmuş?" diye tepki verdiği, tadınca da inanamadığı, şahane bir lezzetle tanıştırmak istiyorum sizleri. Zaten tanışmış olanlarınız mutlaka vardır. Nasıl bir tat diye sorarsanız; karamelle krema karışımı ama ne krema kadar ağır, ne de karamel kadar iç bayıcı... kaşık kaşık yiyebileceğiniz kadar hafif ama tatlı ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz kadar yoğun... diyebilirim. Dünyada "dulce de leche" olarak bilinen ve kökeni Arjantin olan süt reçeli, daha çok tatlı ve pastalarda kullanılan bir malzeme. Muffinlerin üzerine sos yapılabiliyor, cheesecake'lerin üstüne dökülebiliyor, dondurma yanına, kurabiye katları arasına, sütlü tatlıların üzerine eklenebiliyor. Dileyen krep üstüne sürüyor, dileyen bisküvisini-krakerini tatlandırıyor. Aslında canınız nasıl isterse öyle yiyebileceğiniz bir şey bu, tıpkı Nutella gibi.

Benim açımdan kreplerin ve az şekerli keklerin vazgeçilmezi oldu şimdiden... Ah, bir de kahvemin! Bir tatlı kaşığı süt reçeli, sade bir kahveyi inanılmaz bir şeye dönüştürüyor. Kahvaltı sofrasında ekmek üstünde, taze kaymakla beraber damakta "yok artık" dedirtecek bir lezzet patlaması yaratıyor. "Nutella'dan rol çalan" adını koydum kendisine, inanın boşuna değil!


Adını hep duyduğum ama denemeye kalkışmayı hiç düşünmediğim süt reçelini, Refika Birgül'ün Hürriyet'teki köşesinde gayet basit anlattığını görünce, "yapılır ki bu" dedim. Tarifi kesip bir müddet denenecekler dosyasında tuttuktan sonra, Aysun hanımdan sütü bol aldığım bir hafta sonu denedim. Oldukça zaman alıyor, hatta sabır istiyor diyebilirim. Ancak bu biraz da size bağlı... Ocakta mis kokulu bir lezzet pişerken mutfak civarında dolanmayı, hatta ocağın yanında beklerken bir sandalyeye, varsa koltuğunuza oturup kitap-dergi okumayı seviyorsanız, o süre gayet güzel geçiyor, hiç sıkılmadan. Evet, reçelimizin pişme süresi yaklaşık 2 saat... Ama inanın değiyor... Refika Birgül'ün anlatımıyla "sütün içindeki laktoz yavaş yavaş kaynayarak karamelize oluyor", hele sütünüz hiçbir işlemden geçmeyip, taze sağılıp size ulaştıktan hemen sonra kaynattığınız sütse, işte o zaman elde edeceğiniz sonuç yemeyip yanında yatacağınız bir lezzet oluyor.

Malzemeler: 

- 1 litre süt
- 170 gr (yaklaşık 1 dolu su bardağı) toz şeker
- 170 gr esmer şeker
- 1 çay kaşığı karbonat*
*Taze olması önemli, yoksa reçelinize acımsı bir tat verebilir.

Yapılışı:

- Sütü şekerlerle birlikte derince bir tencereye koyup ocağa alın. Kaynamasını bekleyin.

- Kaynadıktan sonra altını kısıp karbonatı ekleyin. Tel çırpıcıyla çırparak sürekli karıştırın. Karbonat sütü oldukça kabartacak, merak etmeyin karıştırdığınız sürece taşmayacak. Ardından çırpmayı bıraktığınızda yavaş yavaş sönecek. Bu işlem sütün kabuk bağlamasını önleyecek.

- Sütün köpürmesi durunca ya da hafifleyince, yayvan ve kalın tabanlı bir tencereye aktarın. Ben büyük boy çelik tavamı kullandım. Aktarma işlemi sütü biraz soğutacağından tekrar kaynamasını bekleyin. Ateşi biraz yükseltebilirsiniz. Kaynamaya başlayınca da ateşi en kısık seviyeye getirin ve arada karıştırarak (5-10 dakikada bir ya da aklınıza geldikçe, ama sakın yanından uzaklaşmayın) yaklaşık 2 saat kaynamaya bırakın.

- Süre sonlarına doğru, hatta yaklaşık 1,5 saat sonra sütün kıvamı puding gibi olmaya başlayacak. Çok koyu bir puding değil ama koyulaştığını fark edeceksiniz. 1,5-2 saat sonunda bir tabağa damla testi uygulayın, akıttığınız bir damla reçel, tabağı eğdiğinizde hafif kıvamlı akmalı. Soğuma aşamasında da koyulaşacak, unutmayın. Gereğinden uzun kaynatmak reçelinizin renginin fazla kararmasına neden olabilir.


Gördüğünüz gibi işte sonuç...
Evet tarif biraz detaylı görünüyor, ama göründüğü kadar da büyütmeyin gözünüzde. Bu kadar basit miymiş? diyeceksiniz sonunda. Buzdolabından eksik etmek istemeyip, bittikçe yeniden yapacaksınız. Çocuklarınıza gönül rahatlığıyla yedireceksiniz (ve bayılacaklar, eminim!) Siz de hemen bir kahve yapıp, taze taze ekleyin süt reçelinizden... Soğuyunca cam kavanozlara aktarıp buzdolabında saklayın.

Bu tariften iki küçük ya da 1,5 orta boy kavanoz reçel çıkıyor. Malzemeyi 2 katına çıkartabilirsiniz. Harika bir yılbaşı hediyesi de olur üstelik. Kavanozunu kurdele ve etiketle süsleyin, yılbaşı sepeti hazırlarsanız içine ekleyin, yemeğe ya da kahvaltıya gittiğiniz ev sahibesine hediye edin.
Herkesi gülümsetecek, adıyla da, mis kokusuyla da, tadıyla da...
Gülümsemeye hepimizin her şeyden çok ihtiyacı yok mu?

Zencefilli Bal Kabağı Çorbası


Dışarda buz gibi bir hava ve lapa lapa yağan kar varken evde olmak ne güzeldir... Cama çarpıp eriyen kar tanelerine dalıp gitmek, mutfakta sürekli sıcak bir demlik çayı hazır ederek kanepede kitap okumak, belki güzel bir film izlemek... Eğer İstanbul'un Erzurum'a döndüğü bugün ev keyfi yapanlardansanız, gerçekten şanslısınız. Ben olsam bu keyfi bir de güzel, baharatlı bir kış kekiyle taçlandırırdım. Tabii yanında dumanı tüten bir fincan kahve veya ince bellide sıcacık çay ile...

Böyle günlerde kek-kurabiye bir keyiftir ama olmazsa olmaz bir şey vardır ki, o da çorba... Keksiz olur, kurabiyesiz olur, çorbasız olmaz. Çorbasız karlı bir kış akşamı teklif dahi edilemez:) Artık bu akşam için tarhana mı ıslatırsınız, acele tarafından bir mercimek mi kaynatırsınız, yoksa pazardan aldığınız ve tatlı mı yapsam ne yapsam diye düşündüğünüz bal kabaklarını güzel bir çorba yaparak mı değerlendirirsiniz, bilmem... Ama ben üçüncü seçeneği işaretleyeceğinizi varsayıyorum. Zira bu havada evde olmayan bir malzemeyi dışarı çıkıp almak her babayiğidin harcı olmasa gerek.

Gerçi zorunlu haller dışında evden burnumuzu bile çıkaramadığımız günlerde, hazır paketlenmiş ürünlerin kolaycılığına kaçmadan, hepimiz nefis çorbalar yapabiliriz el altındaki malzemelerle... Gerçekten de el altında olan her malzeme ile yapılabilen, tarif istemeyen, kolayca uydurulabilen bir şeydir çorba. O yok, bu kalmadı gibi mazeretler başka yemekler için geçerli olabilse de, çorba için bahane bulmak biraz zordur. Sadece yoğurt ve artmış pilavdan bile çorba yapılabilen bir mutfak bizimkisi. Bir avuç bulgur, bir patates, dolap dibinde kalmış bir havuçla bile harikalar yaratabilirsiniz... Biraz baharat, varsa sarımsak, bıçak ucuyla da tereyağı eklediniz mi... Ortaya öyle bir lezzet çıkabilir ki, şaşırır da kalırsınız.

Ama şimdi konumuz bu şahane bal kabağı çorbası... İçinde taze zencefil var. Her yudumda boğazınızı yakıp giden, şahane iç ısıtan bir çorba bu. Hemen söyleyeyim, bal kabağının tatlımsı tadını sevmeyenlerin, çorbasını tatlı bulanların seveceği bir lezzeti var. İçindeki zencefil, kimyon, sarımsak ve limon suyuyla birleşince, bal kabağı adeta evrim geçiriyor. Boğazı da bir güzel yakıyor ki... Özellikle hastalar için gerçek bir şifa.












Geçtiğimiz sene yemek grubumuza yazan İsmet hanım, yemek konusunda usta bir arkadaşından aldığını söylemişti bu tarifi. Kendisi de deneyip çok beğendiğini yazınca, bir de içindeki malzemeler son derece cazip olunca, hep klasik usulde pişirdiğim bal kabağı çorbasını (ki sevgilim çok bayılmasa da beni kıramadığından yerdi) bu şekilde denemek istedim. Sonuç mu? Artık bizde eski usulde pişmeyeceği kesin. Bu versiyonu, bal kabağı ile arası iyi olmayan herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Klasik usulden şaşmayanlara ise bir de bu şekilde şans verin demek istiyorum. Daha çok sevebilirsiniz. (TDK'nın neden ayırdığını hiç bilmiyorum ama doğru yazılışı "bal kabağı" imiş. Dergi için araştırınca öğrenmiştim.)

Malzemeler: 

- 1/2 kg bal kabağı, soyulmuş
- 1 küçük patates
- 2 veya 3 diş sarımsak
- 2 ufak köy biberi
- 1 tatlı kaşığı rendelenmiş taze kök zencefil
- Dilediğiniz kadar kimyon, karabiber
- 2 çorba kaşığı zeytinyağı
- Deniz tuzu
- Çeyrek limonun suyu
* 3-4 dal taze soğan da var tarifte ama ben eklemedim. Siz seviyorsanız ekleyin. 

Yapılışı:

1. Bal kabaklarını kabaca doğrayın. Patatesi birkaç parçaya ayırın. Biberleri de irice doğrayın.

2. Soğan kullanıyorsanız öncelikle soğanları zeytinyağında hafifçe soteleyin. Kimyon, zencefil ve limon suyu haricinde bütün malzemeleri tencereye ekleyin.

3. Üzerini örtecek şekilde sıcak su ilave edip kapağı kapalı olarak pişmeye bırakın. Çorbanızın pişmesi yarım saat bile sürmeyecek. Sebzeler yumuşadığı anda zencefili ekleyin. Bu şekilde aromasını daha net hissedeceksiniz. Kimyon ve limon suyunu da ilave edin.

4. Blender ile pürüzsüz hâle getirin, gerekirse sıcak su ekleyip bir taşım daha kaynatın. Ardından servis kâselerine paylaştırın.

5. Serviste klasik çorbada krema gezdirilir ama ben bu çorbaya tereyağında çevrilmiş kırmızıbiberi yakıştırdım. Siz dilediğiniz şekilde süsleyebilirsiniz.


Mutfağınızdan zencefili eksik etmeyin olur mu? Şifadır. Çorbanıza koyun, salatanıza ekleyin, kurabiye-kek hamurunuza katın, çayını demleyip için.
Evinizde huzurla, keyifle, sıcacık oturabildiğiniz bir kış olsun...

Sakızlı Kek



Bu çok sevdiğim kekin tarifini vereceğimi söylemiştim bir önceki yazımda. Ara fazla uzamasın istiyordum ama bir baktım ki neredeyse iki hafta geçmiş bile aradan... Zaman çok hızlı akıyor, özellikle yılın son günleri yaklaştığında... Aralık ayı bitmeden sizlere güzel kurabiye tarifleri de verebilmek istiyorum; mutfaktaki teneke kutu ve cam kavanozlara doldurup günün mutluluğu olarak kahveye eşlik ettirmeniz ve eşe dosta hediye edebilmeniz için.

Sakız Günleri'ndeki tadım masasının benim için en favori lezzeti bu keklerdi. Hem yumuşacık, hem de kırıntılanmayan sünger kıvamında leziz bir kek. Sevgili Ayfer Yavi'den kekin tarifini istediğimde, arkadaşı Müjgan Hanım'ın göndereceğini söylemişti. Kısa bir süre sonra da Müjgan Yurtseven'den (kendisini @mujganyurtseven İnstagram hesabından takip edebilirsiniz) bu güzel tarif geldi. Paylaştığınız için tekrar çok teşekkürler Müjgan Hanım!

Müjgan Hanım'ın gönderdiği ölçüler büyük bir borcam için olduğundan, ben ufak bir kek kalıbı ya da baton kalıpta yapılabilecek şekilde, yarım ölçü yazıyorum tarifi. Dilerseniz malzemeleri iki katına çıkarıp büyük kalıpta pişirebilirsiniz, daha bereketli bir kek olsun istiyorsanız... Biliyorsunuz margarin benim pek kullandığım bir malzeme değil, tarifteki margarin yerine siz de dilerseniz tereyağı kullanabilirsiniz. Sakız seviyorsanız şayet, mutlaka ama mutlaka denemelisiniz bu tarifi. Sizin de bayılacağınıza çok eminim! Yanında iyi demlenmiş güzel bir çay olmazsa olmaz elbette... 

Malzemeler: 

- 1 adet yumurta
- 1 adet yumurta akı (kekin üzerine biraz çırpıp sürmek için)
- 1 su bardağı toz şeker
- 3/4 su bardağı yoğurt
- 125 gr Becel veya Sana Hamurişi (eritilmiş ılınmış olacak)
- 1/2 paket sade Kekun (225 gr) 
- 1,5 tatlı kaşığı mahlep 
- 1/2 tatlı kaşığı damla sakızı (ezilmiş)
- Üzeri için susam

Yapılışı:

1. Eritilmiş margarinin üzerine sırayla yoğurt, toz şeker ve yumurtayı ilave edin; mikserin orta ayarında 1-2 dakika kadar karıştırın.

2. Kekunu, mahlepi ve damla sakızını ilave edin. 2-3 dakika daha karıştırın. (Normal kek hamurundan biraz daha koyu bir kıvamda oluyor). 

3. Üzerine fırça ile çok bastırmadan yumurta akını sürüp bol susam serpin. 5 dakika önceden 170 derece ısıtılmış fırında yaklaşık 50 dakika kadar pişirin. 

"Kekin dışı çabuk kızarıyor, ben 30 dakika sonra kontrollü olarak fırın ayarını 160 dereceye alıyorum" demiş Müjgan Hanım. Benim fırınım da genelde yarım saatte pişirir kekleri. O yüzden siz de kendi fırınınızın huyuna suyuna göre ayarlayın pişirme sürenizi:) Sadece bunda değil bütün tariflerde. 


Susam, sakızlı lezzetlere çok ama çok yakışıyor. O yüzden elinizi bol tutun susam konusunda:) Afiyet olsun, şeker olsun, sakız eksik olmasın mutfaklarınızdan... 

Sakız Ağacının Hikâyesi

Sakız Adası'nda çok güzel kadınlara "sakız gibi kadın" derlermiş.
Öyle değer veriyorlarmış ki bu kıymetli "Tanrı'nın gözyaşları"na, sıkı sıkı koruyorlarmış sakız ağaçlarını. Latince adı Pistacia Lentiscus/Chia olan sakız ağacının fıstıkgiller ailesinden geldiğini öğrendiğinizde siz de benim gibi şaşıracaksınız belki. Bir tür doğal reçine olan damla sakızı, ağacın kabukları kesilerek toplanıyormuş. Kabukların içinde sakız, gözyaşı şeklinde akmaya başlıyor, bir süre sonra toprağa kendiliğinden düşüyor, 15 gün kadar katılaşması beklendikten sonra sakız kristalleri hâline geliyormuş. Kısa süre sonra acılığını kaybeden sakız, kendine özgü muhteşem kokusu ve aromasına kavuşuyormuş. Son kullanma tarihi olmaması ile (serin yerde saklamanız şartıyla) doğanın bize sunduğu nadir ölümsüz armağanlardan olsa da, en büyük lezzetini ve şifasını ilk bir yıl içerisinde veriyormuş.

Geçtiğimiz cumartesi günü damla sakızı tadında bir etkinliğe katıldım. Kendini sakız kültürüne adayan Sema Temizkan'ın öncülüğünde, Sakız Adası'ndaki Doğal Damla Sakızı Üreticileri Birliği ve Mastihashop'un desteğiyle, İstanbul Sakız Günleri ikinci kez düzenleniyordu. İlkinden bihaber olmama rağmen, bunu asla kaçıramazdım! Sabahın 06.45'inde kalkıp organik pazara gitmeyi göze alarak (çünkü olmazsa olmaz), saat tam 10.00'da Ahırkapı yakınlarındaki Armada Otel'e ulaştım. Bizi 1957 model bu sevimli Mercedes otobüs bekliyordu.



17 kişilik bir grup sakız tutkunu olarak tıngır mıngır yola çıkıp Florya Atatürk Ormanı'na ulaştık. Koruma altına alınan ve sakız ağacı olduğu söylenen ağaçları yakından görmekti amacımız. Güneşsiz bir sonbahar gününde, ağaçların yaprak döktüğü serin bir sabahta ormanda olmak rüya gibiydi benim için. O güzel ağaç dedelere sevgiyle baktım. 200-250 yaşında oldukları söyleniyordu. Ama İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden gezimize katılan değerli Kerim Alpınar hocamızın bize söylediği üzere maalesef sakız ağacı değillerdi. Fıstıkgillerin bir başka üyesi olan ve sakıza benzeyen "menengiç" veya diğer adıyla çitlembik ağaçlarıydı bunlar.

"Menengiçin dalında çifte sığırcık" türküsü geldi dolandı dilime bütün gezi boyunca, iyi mi? Bir de İncim'le gittiğimiz Gönen gezisinde tattığım menengiç kahvesini andım. Nasıl güzel, nasıl fıstık tadında bir kahveydi... Bu tohumlardan mı yapılıyor o kahve acaba, merak ettim. Çitlembik isminin nereden geldiğini de öğrendim bu arada. Meyvesinin kırılırken "çıt" sesi çıkarmasından geliyormuş meğer... 

Orman havası hepimizi farkında olmadan epeyce üşütmüşken, ormanda bize ağaçlar hakkında bilgi veren nazik görevlilerin çay davetine çok sevindik. Florya Bölge Şefliği, işte böyle Şirinler Köyü'ne benzeyen bir yer. İnce belli bardaklarda demli çaylarımızı içip, ısıtıcıların altında birazcık ısınırken, şirin mi şirin kedisini de sevmeyi ihmal etmedik çay bahçesinin. Giderseniz ve o sarı-beyaz, kucak delisi tekir orada olursa benim için de sevin, olur mu?

Florya'dan sonra Bakırköy'e geçtik ve Yunus Emre Kültür Merkezi'nin bahçesindeki 370 yıllık bir başka ağaç dedeyi ziyaret ettik. Dalları o kadar yayılmış ve eğilmişti ki çevresine, etrafını demirlerle çevirememişler, onun yerine dalların altına destek koymuşlardı. Bastonlu bir ihtiyara benziyordu bu haliyle, iç acıtan... Ah dedim, ulu ağaç, sen neler gördün geçirdin?

Yine bir menengiç. Gövdesindeki reçineyi sakız sanıp heyecanlandık önce. Ama değil. Sonradan panelde öğrendik ki, Çeşme'de birkaç ailenin kendi bahçesinde aşılayarak yetiştirdiklerinden başka sakız ağacı yokmuş Türkiye'de. (Falım ve Tema Vakfı önderliğindeki "Sakız Ağaçlarına Sevgi Aşılıyoruz" projesi de ne yazık ki başarıya ulaşmamış.) Sakız sadece Yunanistan'daki Sakız Adası'nın güneyini sevmiş meğer. Kuzeyinde bile yetişmemiş. Neler yapmışlar, ne emek dökülmüş, ne çaba gösterilmiş, yok demiş... Benim toprağım burası. Başka hiçbir yerde tutmamış fidanlar. Olmamış. Sakız, tesadüfen keşfedildiği kendi toprağından başka yere gitmemiş... Hem de binlerce yıldan beri.

Usulca dokundum menengiç dedenin gövdesine, sevdim... Gövdemden kalın dalına başımı yasladım. Belki eski zamanlardan bir söz fısıldar kulağıma diye. Fısıldadı da...






Tarihin bütün dönemlerinde çok pahalıymış sakız. Üretimindeki ciddi emek ve çok sınırlı alanda yetişmesi göz önüne alınırsa şaşırtıcı değil. (Mısır Çarşısı'ndaki şu anki kilo fiyatı yaklaşık 800 lira.) Beş yaşındaki bir ağaçtan elde edilen sakızın yıllık 30 gram olduğunu söylersem herhalde daha net anlaşılır bu zorluk.

Yemek Yazarı Sula Bozis'in panelde verdiği bilgiye göre, Osmanlı döneminde Sakız Adası'ndaki 100 bin ağaçtan elde edilerek Valide Sultan'a armağan diye gönderilen 300 çuval sakız, sarayda mühürlü özel seramik çömlekler içinde muhafaza ediliyor, tatlı ve yemek yapımında  kullanılıyormuş. 1912'de Yunanistan egemenliğine geçen adada çiğnenmek üzere ilk sakız 1957'de üretilmiş. Sakız üreticisi 21 köyden toplanan sakızlar 1985'te kurulan ilk sakız fabrikasında paketlenmeye başlamış. 2008 yılında da AB'den destek alan bir ürün hâline gelmiş.

Her yıl Haziran ayında sakız ağaçlarının köklerinin çevresi temizleniyor ve kalsiyum karbonat serpiliyor. Ardından ağaç gövdelerine özel aletlerle yarıklar açılıyor ve 1-2 saat içinde sakız akmaya başlıyor. Giderek uzayıp toprağa düşen damlalar katılaştıktan sonra hasat ediliyor. İlk düştüğünde şeffaf olan sakız damlaları, bekledikçe bizim bildiğimiz açık sarı hâline geliyor. Sonra da sakız rakısı (arak, uzo, mastika), sakızlı likör, kahve, mum, tütsü (sakızdan arta kalan odunsu yapılardan elde ediliyor), bizim sakız reçeli diye bildiğimiz beyaz çevirme tatlısı (Yunanistan'da "denizaltı" adı veriliyor) üretiminde kullanılıyor. Kozmetik sektöründe de ciddi bir öneme sahip. Ve tabii ki evlere girip birbirinden güzel tatlı ve yemeklere o nefis aromasını veriyor sakız. Kurabiye mi istersiniz, kek mi, paskalya mı, muhallebi mi, sütlaç mı, ekmek mi? Her yıl sonunda Kurtuluş ve Feriköy civarındaki pastane ve fırınların ürettiği, üzerinde yeni gelen yıl yazılı o sakız kokulu hamurişi de bereket dileğiyle yapılan yılbaşı pidesi değil miymiş meğer?

Sağlığa olan faydaları ise saymakla bitmiyor... Ama onları başka bir yazıya saklıyorum, dergiye yazacağım yazıya... Burada esas paylaşmak istediğim ise heyecanla beklediğimiz tadım saatindeki "sakızlı lezzetler"...







En başta bu güzel etkinliği düzenleyenlerden Mastihashop'un sakızları, sakızlı lokumları ve şekerlemeleri bekliyordu bizi. Maria'nın Bahçesi'nden gelmiş içi sakız lokumlu mini kurabiyelere bayıldım... Maria hanımın oğlu, daha o gün kendi elleriyle yaptığını söylüyordu. Menüsünden sakızlı lezzetleri eksik etmeyen Asitane Restoran, sakızlı pilavı, levreği (yanlış hatırlamıyorsam) ve sakızlı, mahlepli ve anasonlu leziz ekmekleriyle katılmıştı sunum masasına. Karaköyüm'ün gönderdiği nefis balla birlikte baktım tadına, ama bir şey diyeyim mi, tek başına bile yeniyor.






Tabii ki Hacı Bekir, o eşi benzeri olmayan sakızlı akide şekerleri, lokumları ve benim Türk kahvesi yanında bir bardak soğuk suyun içine koyarak sunmaya ve yemeye bayıldığım çevirme tatlısı ile oradaydı. Aynı şekilde Nar Gourmet, minik şık kartonlarda tadımlık lokum ve şekerlemeler göndermişti. Balık Pazarı civarına her yolum düştüğünde içeri dalıp kavanoz kavanoz reçel almamak için kendimi zor tuttuğum Üç Yıldız Şekerleme, kocaman bir tepsi sakızlı lokumla oradaydı, hem de inanılmaz tazelikte...




Sakıza ne zaman hayır diyebildim ki ben? Ayvalık'ta ilk kez Güler'in sakızlı kurabiyesini tadıp ona âşık olduğumdan beri, vazgeçilmezdir benim için. Yaptığım ve bloga yazdığım onca kurabiye içinden en çok sakızlı lorlu kurabiyemi sevmem de boşuna değil...  Sakızlı muhallebi, fırın sütlaç deyince akan suların durması da öyle... Bunlar da sanıyorum evde yapılıp getirilmiş sütlaçlardı. En yanmış olanını seçtim desem, bu lezzetin tutkunuysanız beni iyi anlarsınız sanırım.


Slow Food'dan sevgili Ayfer Yavi'nin (Yağmur Böreği) getirdiği arası sakızlı mini kurabiyelere de bayıldım. Arkadaşı Müjgan hanımın yapıp gönderdiği sakızlı kek ise bir oturuşta birkaç dilimini yiyebileceğim kadar lezizdi. Ricamı kırmayıp tarifini de gönderdi sağolsun. Paylaşacağım sizlerle çok yakında...


Kerim hocanın sunumunu noktaladığı Can Yücel'in "Sakız Ağacı" şiiri ise, boğazıma bir düğüm attı gitti... Bu yazı da, sunum sırasında fotoğrafladığım "Tanrı'nın gözyaşları" görüntüsüyle ve bu şiirle bitmeli bence...

O bir sakız ağacıydı, alelade
Bir gün o yeşil sahile çıktı geldi
O zaman bu zamandır memnun yerinden
Seyreder bulutları, göğü, denizi

Titreşirdi rüzgarla güneşli yaprakları
Ömür sürdü öyle hoşnut dünyasından
Aydınlıktan uyku tutmazdı bazı gece
Motor sesi duyulurdu uzaklardan

Tanrı adın işitmedi ömründe
İnanmadan da madem yaşanıyor diye
Rüzgarlı bir kıyıda, sevinç içinde
Yaşamak dururken düşünmek niye?

Anmadı geçenleri bir defa bile
Ne uğraşır mesut olan gelecekle?
Bir avare misali, günü gününe,
O bir sakız ağacıydı, yaşadı sade.



Fırın Sütlaç


En sevdiğim sütlü tatlılar arasında bir numaraya layık gördüğüm fırın sütlaç, nasıl olur da blog arşivimde yer almaz? Bilmiyorum ama biraz düşündüm... Burada pişirip sevdiğim tarifleri paylaşmaya başlayalı 8 sene olduğundan, artık yazmadığım pek bir şey kalmadı düşüncesindeyim sanırım. O yüzden arşivde olmayan bir tarif fark edince şaşırıyorum her defasında. Lütfen siz de eksiklik hissettiğiniz, şunu da yazsa ne güzel olur dediğiniz bir tarif olursa bana yazın. Elimden geliyorsa eğer yapıp paylaşmaya çalışırım.

Fırın sütlacın bugüne kadar arşivde yer almamasının bir nedeni de yüzde 100 "oldu!" diyebileceğim bir sonuç almayışım olabilir. Bu çok sevdiğim tatlıyı hakkıyla yapan yerlerde yemeyi tercih ediyor, evde çok fazla deneme yapmıyordum artık. Çünkü kendisinden beklentilerim hayli fazlaydı: Üzeri güzel yanacak ama şeker marifetiyle yakılmayacak, kıvamı kaşıktan akacak kadar sıvı, bıçakla kesilecek derecede katı olmayacak, şeker oranı tam sevdiğim gibi (az) olacak, içi pirinç dolu olmayacak ve olan pirinçler de çok iyi pişmiş olacak... E bunca beklenti olunca, bugüne kadarki denemelerimin hiçbirinden buraya yazacak kadar memnun kalmayışımda şaşıracak bir şey yok.

Bu kez oldu.
Üstelik hiçbir özel çaba göstermeden, yoğun bir günün sonrasında evde akşam mesaisi başlamışken, bu haftanın taze sütü gelip diğer haftadan kalan henüz bitirilemediğinden yapıldı. Özenmediğimden mi, süt nasılsa az, birkaç kâselik deneme olsun (nasılsa yenir!) diye düşündüğümden mi bilmiyorum:) Bütün kriterlerime uygun bir sonuç alınca da hemen buraya not düşmek istedim. Hem güzel bir fırın sütlaç tarifi arayan ve bulamayanlar (sizi çok iyi anlıyorum) için, hem de ileride her pişirmek isteyişimde açıp bakayım diye kendim için. Buyrunuz:

Malzemeler:
(4 kâse için)

- 500 ml süt
- 1/2 su bardağı + 1 çorba kaşığı toz şeker
- 1,5 çorba kaşığı buğday nişastası (tepeleme olmayacak)
- 1/2 çay bardağı pirinç (şimdiki şişman çay bardaklarından değil, klasik ince belli küçük çay bardaklarından)
- 1 yumurtanın sarısı
- 1 paket vanilya

Yapılışı:

1. Küçük bir tencereye pirinci alın, üzerine su ekleyerek haşlanmaya bırakın. Pirinçler şişip oldukça yumuşayana dek haşlayın. Su kaldıysa süzün, bir kenarda bekletin.

2. Başka bir tencereye sütü aktarın. Üzerine toz şekeri ekleyip ocağı yakın. Biraz karıştırıp şekeri erittikten sonra süt ısınmadan yumurta sarısını ilave edin. Çırparak karıştırın. Haşladığınız pirinci de ekleyin.

3. Ufak bir kasede buğday nişastasını yarım çay bardağı kadar su ile eritin. Tenceredeki karışım kaynamaya başladığında, nişastalı suyu yavaş yavaş akıtarak bir yandan sürekli karıştırın. En son vanilyayı ekleyin. Kısık ateşte beş dakika kadar kaynamaya bırakın.

4. Fırını 200 derecede ısıtın. Bu esnada dört tane fırın kabı ya da sütlaç kasesini (ben sufle kabı kullandım) bir tepsiye sıralayıp hazır edin. Sütlacı kâselere paylaştırın. Ardından, kâselerin dibini bir parmak geçinceye kadar tepsiyi soğuk su ile doldurun.

5. Sütlaçları fırına verme vakti... Yaklaşık 15 dakikada güzelce kızarıyorlar. Ancak siz kontrollü olun. Sürenin yarısında tepsinin arkasını öne çevirmek, hepsinin eşit kızarması için yararlı olabilir. Ben üstlerine şeker vs serpmedim, ama tatlının içine eklediğim yumurta sarısı güzel kızarmasında etkili oldu diye düşünüyorum.

6. Fırından tepsiyi dikkatlice alın (su kaynamış olacak), sütlaç kâselerini fırın eldivenleriyle tutarak hemen sudan çıkartın. Tezgâhta biraz ılınmasını bekledikten sonra buzdolabına kaldırın. Üzerlerinin fazla kurumasını önlemek için, iyice soğuduktan sonra streç filmle örtebilirsiniz.


Dün evde çalışmam gerekiyordu, üstelik nefis bir tatlı tarifi çevirisi okuyordum o sırada. Bu sütlaç yanında nasıl güzel gitti anlatamam:) Yapın, yiyin, yedirin. Tatlı krizleri için sütlü tatlılar en güzeli. Misafirleriniz için de gönül rahatlığı ile (belki çift ölçü olarak) hazırlayabilirsiniz.

Bu aralar son derece güçlü bir motivasyon hissediyorum içimde, her şeye karşı. İşime, evime, ilgi alanlarıma, genel olarak hayata! Mevsimden mi dersiniz:) Beni tanıyanlar sonbaharda artan enerjime hiç şaşırmıyor artık. Ama bu enerjiden ziyade motivasyon bence. Yoksa çok yorgun hissettiğim zamanlar olmuyor değil. Ama genel olarak yapmak istediğim şeylere de, yapmak zorunda olduklarıma da hem zaman hem enerji bulabiliyorum. Mesela kendimi ve sevdiğimi sağlıklı beslemek için her gün farklı sebze yemekleri, salatalar hazırlıyor, hiç üşenmeden -başka işim olsa bile- sabahın köründe organik pazara gidiyor, gecenin bir yarısı menü planları yapıyor, blogda da yer verebileceğim tariflerin heyecanına kapılıyorum. Yeni deneyimlerle zenginleşiyor insan. Ve bunlar paylaşılınca güzel, her zaman!

Cevizli Anne Kurabiyesi


Yemek yazarı Sahrap Soysal'ın oğlu Mehmet Bey'den bir mesaj almasaydım herhalde tekrar buraya dönmem daha uzun sürecekti. Zira her uzun ara verişte olduğu gibi, "şimdi nasıl bir tarifle dönmeliyim" konusunu kara kara düşünüyordum. Mehmet Bey'den Sahrap Hanım'ın selamını alınca gülümsedim. Kendisiyle bir basın workshop'unda tanışmış, hatta birlikte mutfağa girip yemek pişirme (mantarlı kuşkonmaz sote) imkânı bulmuştum. Hani kimi insanlar vardır, tanıştığınız anda ona olan bütün hayranlığınız bir anda bitiverir. Kimi insanlara ise hiç ummadığınız kadar ısınıverirsiniz, "ne tatlı biriymiş!" dersiniz. Sahrap Hanım benim için ikinci gruptaki insanlardan olmuştu. Herkese anne şefkatiyle yaklaşması, yemek yapmaktan ve insanları doyurmaktan müthiş keyif almasıyla çok sempatik bulmuştum kendisini. 

Oğlu Mehmet Bey, web sitesindeki (www.sahrapsoysal.com) kurabiye tariflerinden birini blogumda paylaşmamı rica edince de kıramadım. Ve bu çok beğendiğim kurabiyeyi paylaşmak istedim. Anne kurabiyesi olsun da, ister cevizli, ister portakallı, ister hiçbir şeysiz olsun diyenlerdenim ben. Biz ne kadar afili kekler, kurabiyeler de yapsak, onların en basit tarifindeki lezzete ulaşamıyoruz ne yazık ki. Kıymetlerini bilelim. 

Tarifi paylaşayım önce, ardından bir de notum olacak. Bu malzemelerden epeyce çıkacaktır, dilerseniz ilk seferde yarım ölçü yapın ama Sahrap Hanım uzun süre dayanacağını söylüyor. Evde kurabiye bulunması her zaman için iyidir:) 

MALZEMELER
  • 2 adet yumurta
  • 125 gr yumuşamış bitkisel margarin
  • 1 su bardağı yoğurt
  • ½ su bardağı süt
  • 1,5 su bardağı tozşeker
  • 1 çay kaşığı karbonat
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya
  • 1,5 su bardağı çekilmiş ceviz içi
  • Yaklaşık 7-8 su bardağı un
YAPILIŞI
  • Hamuru hazırlamak için; oda sıcaklığındaki yumurtaları derin bir kaba kırıp margarini ilave edin. Üzerine karbonat, vanilya, süt, yoğurt, tozşeker ve kabartma tozunu ekleyip bir taraftan yoğururken bir taraftan da unu azar azar katın. Son olarak, ceviz içini de katıp tekrar yoğurun.
  • Hamur elinize yapışan çok yumuşak bir hamur olmalı. Bu yüzden elinizi arada sırada sıvıyağa batırarak hamurdan pinpon topu büyüklüğünde parçalar koparıp parçaları avuçlarınız arasında yuvarlayın. Üzerlerine hafifçe bastırın. Bu kurabiyeye, biraz zor olsa da kurabiye kalıplarıyla da şekil verebilirsiniz. Fazla miktarda hamur olduğu için bir kısmını ayırıp damla çikolata, üzüm, incir gibi malzemelerle karıştırabilirsiniz.
  • Hazırladığınız kurabiyeleri fırın kağıdı serilmiş tepsiye aralıklı olarak dizin. Çünkü bu kurabiye çok kabarıp çatlayabilir. Ama çok lezzetli ve uzun süre dayanan bir kurabiyedir.
  • Kurabiyeleri 5 dakika önceden ısıtıp 180 dereceye ve alt-üst konuma ayarladığnız fırında üzerleri sarı kahverengi oluncaya kadar, en az 35 dakika pişirip çıkarın. Ilık ya da soğuk olarak servise sunun. Afiyet olsun... 
Notuma gelince...
Belki sizin de zaman zaman ilginizi çeken ama malzeme listesine bakınca "nerede bulacağım ki şimdi bunu?" diye düşünüp vazgeçtiğiniz tarifler olmuştur. Bu tür ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz güzel bir site keşfettim: www.gurmereyon.com Tek kötü tarafı, siteye girince kendinizi kaybedebilme riski:) Benim için şekerci dükkanıdır böyle marketler / siteler, sizin için de öyleyse gezinmekten bile keyif alabilirsiniz. Benden tavsiye etmesi...

Zaman sıkışıklığı her zaman var ama fotoğraf makinem de ne yazık ki bana ihanet ediyor son zamanlarda. Lezzetler birikiyor ama! Arayı çok açmadan burada olmak, burada olmanız dileğiyle... Sonbaharın tadını çıkarın... 


Çikolatalı Çavdar Ekmeği


Bugüne dek pek çok ekmek tarifi verdiğim blogumda hiç çikolatalı ekmek olmaması tuhaf şey doğrusu. Ve büyük bir eksiklik olduğunu, bu ekmeği tadınca anladım. Belki şimdiye dek tatlı ekmek kategorisinde gördüğüm ve içine çikolata konan ekmekleri kek olarak düşündüğümden. Annem de zaten böyle bir ekmek yaptığımı duysa "çikolatalı ekmek mi olur, kektir o!" der, kesin. Aslına bakarsanız bu ekmeği tazeyken dilimleyin, koyun kahvenin yanına, gayet de kek niyetine yersiniz. İçindeki çikolata miktarının fazlalığından olsa gerek, şeker oranı çok çok az olsa bile bir nevi kek tadında, kokusunda bir ekmek bu. Pişerken bütün ev çikolata kokuyor, yani mutluluk!

Bütün hafta istediğim kadar uyuyabilmeyi hayal ettikten sonra bu pazar sabahı diğer günlerden sadece yarım saat geç uyanmam, kaderin bir cilvesi ya da akşamdan niyetlendiğim ekmek pişirme fikrinin beni erkenden dürtmesi olsa gerek. Böyle erken uyandığım hafta sonu sabahlarını kitap okuyarak değerlendirmeyi sevsem de, bu sabah "e hadi o zaman" dedim ve dünden hazır ettiğim malzemeleri mutfak tezgâhıma sıraladım. Söke'nin ekmeklik un karışımlarını epeydir almıyordum. Zamanında epeyce deneme yapmıştım kendileriyle ve hiç istisnasız hep harika ekmekler elde etmiştim. Bu biraz farklı bir tarif olsa da, sonuç yine süper oldu. Söke Un'un kendi tariflerinden olan bu ekmeklerde hem ekmeklik çavdar unu karışımı, hem de normal beyaz un kullanılıyor. Ben beyaz unumu organik tercih ettim.

Mayalanma sürecinde market alışverişini yaptım ve ekmek pişerken de kahvaltıyı hazırladım. Erken uyanmasaydım bekleme süreleriyle filan kahvaltıya yetişmesi biraz zordu. Siz de eğer bir Pazar sabahı biraz erken kalkarsanız, hele bir de kahvaltıya misafir bekliyorsanız, bu şahane ekmeği yapın derim. Çikolata düşkünleri zaten ıskalamayacaktır eminim! Günün her saati yenebilecek bir kek-ekmek bu. Biz bayıldık, hatta bu kadar çikolata yetmez deyip bir de üstüne Nutella sürdük. Anne yapımı çilek reçeliyle de şahane oluyor.

Malzemeler:

- 3 su bardağı Söke çavdar unu karışımı
- 2 su bardağı un
- 1 adet yumurta (oda ısısında)
- 1 su bardağı ılık su
- 1/2 su bardağı ılık süt
- 3 çay kaşığı toz kakao
- 1,5 çay kaşığı tuz
- 2 çorba kaşığı toz şeker
- 25 gr tereyağı (oda ısısında)
- 3 çay kaşığı kuru maya (ekmek paketinden çıkanı kullanabilirsiniz)
- 1 su bardağı damla çikolata

Üzeri için:
- 2 çorba kaşığı ılık süt veya su


Yapılışı:

1. Çavdar unu karışımı, beyaz un, kakao, kuru maya, tuz ve toz şekeri yoğurma kabına alın. Ortasını çukur şeklinde açın; ılık su ve süt karışımını, tereyağını ve yumurtayı ekleyin. Hamuru yoğurun. (Malzeme ölçüsü tam geliyor ve hamur hafifçe elinize yapışan, sert bir kıvamda kalıyor. Ama eğer çok yapışırsa azıcık daha un, çok katı olursa çok az su ilave edebilirsiniz.)

2. Hamurun üzerini örterek (ben bez kullanmıyorum, hamura değmeyecek şekilde kabın üstüne naylon poşet geçiriyorum), ılık bir yerde 15 dk bekletin. Sonra hamuru bir kez daha yoğurun, bir 15 dk daha bekletin.

3. Hamura damla çikolatayı ekleyin. Karışıncaya kadar yoğurun. Hamuru dikdörtgen kek kalıbına yerleştirin. Ben kalıba yağlı kağıt döşedim, bu tür kek ve ekmekler pişince dibe çöken çikolata nedeniyle kalıptan ayrılması zor olabilir. Bu nedenle mutlaka yağlı kağıt öneririm.

4. Ekmeğinizi tekrar örterek, güzelce kabarana kadar bekletin. Minimum yarım saat sürecektir. Bu arada fırını 210 dereceye ayarlayıp ısıtın. Ekmeğin üzerine fırçayla süt veya su sürün.

5. Fırına verdikten 10 dk sonra ısıyı 190 dereceye düşürün. 20 dk sonra kontrol edin, eğer üstü fazla kızardıysa alüminyum folyo ile örtüp bir 10-15 dk daha pişirin.

Fırından alıp kalıptan çıkardıktan sonra dilimlemek için azıcık sabredin. Ben hiç beklemediğim için henüz sıcak olan damla çikolatalar keserken bulaştı ama ne gam:) Tarifte fırından alınca da ekmeğin üstüne ılık süt veya su sürülmesi tavsiye ediliyordu ama ben bunu yapmadım. Kabuğunu hafif kıtır seviyorum. Eğer siz yumuşacık olsun istiyorsanız fırçayla süt sürebilirsiniz.

Bu ekmek bana sonbahar sabahlarını, hafif yağmurlu pazar günlerini, kahve ve kitap kokusunu çağrıştırdı. Eylül'ün yakın olduğunu hissederek gülümsedim çikolatalı ekmeğimi yerken. Sizi de gülümsetmesi ve evinizden çikolata, yani mutluluk kokusunun eksik olmaması dileğimle...

Tahıl Gevrekli Muffin


Uzun ara verince yazmaya başlamak da zorlaşıyor. Galiba hiçbir şey eskisi gibi değil. Biz eskisi gibi değiliz, yaşadığımız ülke, arkadaşlarımız, ailelerimiz... Hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Önceliklerimiz, düşlerimiz, gerçeklerimiz. Her şey değişti. Herkes ve her şey incecik bir elekten geçti. Kimileri döküldü, kimileri eleğin üstünde kaldı, hatta kimileriyle aslında yeni tanışıldı. İnsan denen varlık beni şaşırtmaya devam etti, artık ona hiç şaşırmam zannederken... Hiç ummadığım insanların "kör kuyuya taş atılsa ses gelir" denen bir ortamda sustuğuna, sindiğine, konuşsa bile başka dillerden konuştuğuna tanık oldum! Yine hiç beklemediğim insanları en önlerde cesaretle yürürken gördüm, somut olarak sokakta olamasa bile klavyesinin başında... Başım sıkışsa kimleri arayabileceğimi, kimlere gerçekten güvenebileceğimi, sığınabileceğimi öğrendim. Çok şey kazandım, kaybettiklerime ise üzülmüyorum.

Daha kurulacak çok cümle var. Belki zamanını bekliyorlar.
Uzunca bir süredir böyle bir ruh halindeyim. Günlük hayat ise her şeye rağmen tüm acımasızlığıyla devam ediyor. Görevler, sorumluluklar, işler... Onlar bir an bile nefes aldırmıyor. Yine nefes almak istediğimde mutfağa giriyorum. Eskisi kadar keyifle değil her zaman. Ama elime değecek bir hamurun sakinleştirici gücüne hâlâ inanıyorum. Ocakta kaynayan sütlacın iç ısıtan şefkatine de. Balkonumda ben su verdikçe bana mis kokulu yapraklarını veren fesleğenim iyileştiriyor beni bazen. Bazen de demlediğim çaydan ya da kahve makinesinden yayılan koku... Elime bir kitap aldığımda, uykuya yenilmeden birkaç satır okuyabildiğimde, ağaçların altında uzanıp dalların arasından sızan güneşe bakıp gülümseyebildiğimde umutlanıyorum.

Bu kek, mutlu başlaması istenen bir sabah için yapıldı. Tüm sabahların kahve ve kek kokması, kızarmış ekmek kokması, mutluluk ve huzur kokması dileği ile... Her güne güzelliklerle, iyi ki burada yaşıyorum diyerek başlayabilmemiz umuduyla... Tarif Trendsetter İstanbul Ocak sayısından, fikirlerine bayıldığım Blenderella'nın Mutfağı'ndan.

Malzemeler:
(12-14 muffin için)

- 2 su bardağı meyveli tahıl gevreği (ben Nesfit kullandım)
- 1/3 su bardağı esmer şeker
- 1+1/4 su bardağı yağsız veya yarım yağlı süt
- 1 yumurta, çırpılmış
- 2 iri elma, rendelenmiş (yeşil elma kullandım)
- 50 gr ceviz
- 50 gr kuru üzüm (veya yaban mersini)
- 1 su bardağı tam buğday unu (karabuğday unu kullandım)
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı karbonat
- 1 çay kaşığı tarçın
- 1 çay kaşığı zencefil
- Bir tutam tuz


Yapılışı:

1. İlk üç malzemeyi (tahıl gevreği, esmer şeker, süt) karıştırın. 10 dk bekletin.

2. Çırpılmış yumurta, rendelenmiş elma, iri kırılmış ceviz ve kuru üzüm karışımını beklettiğiniz sütlü karışıma ekleyin.

3. En son un ve diğer kuru malzemeleri karıştırın. Hepsi için spatula kullanın, miksere gerek yok. Sadece malzemelerin bütünleşmesi yeterli.

4. Karışımı muffin kalıplarına doldurun. Fırını 210 dereceye ayarlayıp ısıtın. Muffinleri fırına verince ısıyı 190 dereceye düşürün. (Fırın ısısını kendinize göre ayarlayabilirsiniz.) Kabarıp üstleri kızarıncaya kadar pişirin.  

Muffinler light labne ile muhteşem oluyor. Kahvaltı için ideal. Üstelik oynamalara son derece açık bir tarif. Ben bir dahaki sefere elma yerine havuç koyacağım. Esmer şeker yerine pekmez koymak mümkün. İçine keten tohumu da eklenebilir. Ceviz yerine badem olabilir. Artık keyfiniz nasıl bir kahvaltı muffini çekerse... İçinde yağ olmadığı için çok düşük kalorili olduğunu da ekleyeyim...

Sebzeli Tart

Ne çok yapılacak iş var...
Bazen eskiden de böyle miydi diyorum, bundan bir 10 sene öncesini düşünüyorum, hayır böyle değildi. Okunacak kitaplarım, izlenecek filmlerim her zaman çok oldu ama "iş" olarak bakmıyorum tabii bunlara. Gerçek anlamda işin çok olması, listelerin üstünü çize çize bitirememek, bir işi yaparken bir sonraki işi düşünmek, plan üstüne plan yapıp hepsine yetişeceğim diye koşturmak bu şehirde karşılaştığım bir yaşama biçimi. Ve sanki hep böyle yaşamışım gibi adapte olduğum.

Bu kadar hızlı akması hayatın, günlerin böyle soluksuz geçmesi iyi bir şey değil... Hiç kimsenin istediği böyle bir hayat olmamalı. Ama nerede ve nasıl kurulduysa bir yaşam biçimi, onu kökten değiştirecek radikal bir karar alınmadıkça öyle devam ediyor. Yapabileceğimiz şey sanırım sık sık sakinlemeyi, nefes almayı, her şeye bu derece "mecbur" olmadığımızı hatırlamayı başarmak. Biraz oluruna, biraz akışına, biraz rüzgara bırakmayı başarmak.

Sebzeli tartları seviyorum diye başlayacaktı aslında bu yazı. Ve niye sevdiğimi anlatacaktım. Ben sebzeli tartları çabucak hazırlanması, hem çay yanında hem ana yemek niyetine yenebilmesi ve doyurucu olması nedeniyle seviyorum... diyecektim. Düşününce yine o iki kavram geldi aklıma: Pratiklik, işlevsellik. Hayat bunu getiriyor / gerektiriyor çoğu zaman, değil mi? Mutfakta saatlerinizi harcamayı, her ne hazırlıyorsanız ona yoğunlaşmayı ve bir süreliğine tüm dünyayı unutmayı ne kadar sevseniz de, her ayın bir haftası boyunca gecenizi gündüzünüzü ona vermenizi gerektiren (üstelik aşık olduğunuz) bir işiniz olunca, sonraki bir haftayı da önceki hafta yapamadığınız bir sürü gündelik işe harcamanız gerekebiliyor. Kendinizle mi ilgileneceksiniz, evinizle mi, eşinizle mi? Yeni tarifler mi deneyeceksiniz, vizyona giren filmleri kaçırmama telaşına mı düşeceksiniz, boynu bükük sizi bekleyen kitaplarınızdan birinin kapağını mı aralayacaksınız? Arkadaşınızın izlediği şu harika diziye mi başlayacaksınız, yoksa aylarca önce Beyoğlu'ndan alınmış dvd'lere mi dalacaksınız? Hangi ara alışverişe çıkacaksınız? Peki ya olmazsa olmaz egzersiz nereye sıkışacak ajandanızda? Ya görmek istediğiniz dostlar, sizi özleyenler, sizin özledikleriniz? Sahi en son ne zaman deniz kıyısına gittiniz? Kendimi klonlamak istiyorum! Bir gün 24 saat değil 48 saat olmalı! diye nereye kadar söyleneceksiniz?



Malzemeler:

Hamuru için: 

- 2 su bardağı un
- 150 gr tereyağı
- 1 adet yumurtanın sarısı
- 1 Türk kahvesi fincanı soğuk su
- 1 çay kaşığı kabartma tozu
- 1 çay kaşığı tuz

Üstü için:
- 3 adet yumurta
- 1 su bardağı süt
- 1/2 su bardağı rendelenmiş kaşar peyniri (yaklaşık 50 gr)
- Bir tutam tuz

Sebzeli harç:
- 1 adet patlıcan
- 1 adet kabak
- 1 adet kuru soğan
- 1 adet havuç
- 2 diş sarımsak, ezilmiş
- 3 çorba kaşığı zeytinyağı
- Bir tutam tuz

Yapılışı:

1. Kabak, patlıcan, havuç ve kuru soğanı küp küp doğrayın. Bir tavaya zeytinyağını alıp ısıtın, sebzeleri ve ezilmiş sarımsağı ekleyip soteleyin. Hafifçe piştikten sonra ocaktan alın ılınmaya bırakın.

2. Hamuru hazırlamak için yumurta sarısını yoğurma kabına alın, soğuk suyu ekleyip çatalla çırpın. Üzerine tereyağını, unu, kabartma tozunu ve tuzu ekleyip yoğurun. Un az gelirse ekleyebilirsiniz. 10 dakika dinlenmeye bırakın.

3. Bu sırada üst malzemelerini çırpın, bir kenara alın.

4. Hamuru tart kalıbına kenarlarını hafif yükselterek yerleştirin. Ben küçük yuvarlak borcam kullandım. Elinizde varsa tek kişilik tart kalıpları da kullanabilirsiniz.

5. Hamurun üzerine sebzeli harcı yerleştirin. Eşit olarak yaydıktan sonra üstü için hazırladığınız yumurtalı-sütlü karışımı dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında, üzeri kızarıncaya kadar pişirin. Hafifçe ılınmasını bekleyip dilimleyin.

Tarifi eski bir Yemek Zevki dergisinden kesip saklamışım. Tam zamanıdır diyerek paylaşmak istedim. Yanına çayla öğleden sonra, ayran ve salatayla akşam yemeği niyetine yenebilir. Ben en çok ayranla sevdim.

Hayattan derin nefesler alabilmeniz, yaşadığınız hiçbir güzel anı ıskalamamanız dileğiyle...

Soya Sütlü, Ballı Kek


Yaklaşık 10 gündür hayata "ara verdim"; o sinemadan bu sinemaya, o filmden şu filme koşturuyorum. Bütün sene beklediğim Nisan ayı benim için bahar değil, film festivali demek epeydir. Festival bitmeden İstanbul'a bahar gelmez inancım bu yıl da değişmedi ve şaşırtıcı şekilde sıcak bir havada başlayan festivalin ikinci hafta sonunda hava yine buz kesti.

Ellerimizde şemsiyeler; çamurlara, zıplayan taşlara basa basa, bir yandan film öncesi (olmazsa olmaz) kahve sırasına girip geç kalmama telaşıyla dakikaları sayarak doldurduk salonları. Bilet bulamayıp koridorlarda 'belki birileri gelmez' umuduyla bekleyenlere, gişenin önünde umutsuz kuyruklara girenlere bakıp, "iyi ki o buz gibi Cumartesi sabahı, ilk dakikalarda aldım biletlerimi" dedik. Tabii bazılarımız 'bu kadar işkence yeter, evimin konforunda alırım biletlerimi bundan sonra, bilet kalmayacak korkusu yaşamadan' diye karar aldı ve Lale Kart sahibi oldu bu yıl. (Evet, onlardan biri de benim.)

Bu seneki 21 biletimin yarısından fazlası kesilip festival kitapçığının arasında kitaplığa kaldırılmak üzere yerini almışken, hafta sonu birkaç saatlik boş vaktim oldu. Normalde Beyoğlu'ndaysam gizli sığınağım olan bir kahvecide kitap okuyarak geçirdiğim bu saatleri, bu kez evime yakın bir sinemaya gideceğim için eve gelip kek yaparak değerlendirdim. Kekim çabucak hazırlandı, fırına girdi, yaklaşık yarım saat sonra çıktığında da yağmur serpiştirmeye başladı. Kahvemi demledim, size bu keyfi anlatmaya karar verip fotoğraflarını çektim ve işte huzurlarınızda "yağmurlu gün keki"m!
 
Bu kekin tarifini, sevdiğim "dost" diyetisyenlerden olan Elvan Odabaşı Kanar Twitter'da paylaşmıştı bir süre önce. Galiba iyice 'kış'tı o zamanlar ve bir kek yapma furyası gidiyordu:) Yapın, yiyin ama sağlıklı olsun, doyursun demek için birkaç tarifini yazmıştı o zaman. İşte onlardan biri de buydu ve adı aslında 'limonlu kış keki' idi. Ben sadece tarifteki light sütü, light soya sütü ile değiştirdim. (Alpro'nun yeni ürünü light soya sütü çok lezzetli gerçekten, deneyin derim.) Soya sütünün tatlımsı tadını çok seviyorum, aslında amacım buzdolabındaki açılmış olan kutuyu değerlendirmek olsa da, keke güzel bir lezzet verdi. Elvancığım yaptığım değişiklik hoşuna gider umarım, bu güzel tarifin için teşekkür ederim! Hâlâ gönderdiğin güzel malzemeleri kullanıyorum büyük keyifle.

Evet, diyetisyen onaylı bir tariftir, diyette olanlar da hiç çekinmeden yapıp, ara öğün olarak bir dilim yiyebilir diyor, hemen tarife geçiyorum. Malzemelerin bir kısmı evinizde bulunuyordur ama olmayanları da üşenmeyip alın ve öyle yapın. Sonuçta çok sağlıklı, her lokması içinize sinecek bir lezzet elde edeceksiniz. Sütlü kahveyle de bir güzel oluyor ki:)

Malzemeler:

- 3 adet yumurta (organik veya Green Ranch, kafessiz yetiştirilen tavuk yumurtası kullanıyorum)
- 1 çay bardağı bal (en küçük bardaklardan kullandım)
- 1 küçük kutu light süt veya 200 ml light soya sütü (sade)
- 1 çay bardağı riviera zeytinyağı (ben sızma kullandım, Egelilik damarım tuttu:)
- 1/2 çay bardağı yulaf kepeği
- 2,5 su bardağı tam buğday unu
- 2 paket vanilya
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı toz zencefil
- 1 çay kaşığı tarçın
- 1 limonun rendelenmiş kabuğu

Yapılışı:

1. Yumurtaları balla birlikte 5 dk kadar mikserle çırpın. Sütü ve yağı ekleyip biraz daha çırpın. 

2. Unu, yulaf kepeğini, baharatları, vanilya ve kabartma tozunu ayrı bir yerde karıştırıp sıvı karışıma azar azar ekleyin. Bir yandan çırpmaya devam edin. En son limon kabuğunu da ekleyip karıştırın. (Un az gelirse biraz daha ekleyebilirsiniz.)

3. Yağlı kâğıt serilmiş baton kalıba hamuru dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında yaklaşık yarım saat pişirin. Fırından aldığınızda çok yumuşak olacak, dağılmaması için dilimlemeden önce biraz soğumasını bekleyin.


Fazlasını dilimleyip tek tek folyoya sararak dondurucuya kaldırabilirsiniz. Özellikle diyetteyseniz mutlaka bunu yapmanızı öneririm. Gözden uzak olan gönülden de uzak olur:)
Bol filmli, bol kitaplı, lezzetli bir mevsim olsun...


Hayatımızın Filmleri


"Her kadın biraz Scarlett, her erkek biraz Rhett olmalı" diye düşündüğümde belki daha genç kız bile sayılamayacak bir yaştaydım. Rüzgâr Gibi Geçti benim ilk aşk filmimdi. Belki ilk film aşkımdı. Sinemanın ne kadar büyülü, ne kadar muhteşem olduğunu bana ilk hissettiren filmdi, evimizin salonunda, tek kanallı televizyondan izlediğim... Kaç kere izledim daha sonra? Bilmiyorum, çoook... Ama ilk izleyişimde, finalinde hissettiğim mutsuzluğu sonraları hissetmedim. Sonraları Scarlett'i daha iyi anladım. Sinema, bazen hayattan önce anlatır.

Bazı anlarında hayatın, bir film kahramanın gibi düşünürsün. Öyle düşünmek iyi hissettirir. O olsa ne yapardı dersin. Hele de taze izlediysen filmi, dünyayı bir süre onun gözlerinden seyredersin. Belki onun giydiği gibi bir elbise giymek ya da şapka takmak gelir içinden. Belki saçını onun gibi kestirmek...


Bazı filmler vardır, hayatın ta kendisidir. Sana anlattığı hikayede kendini bulur, bazen de o hikayeyi kendin için yazmak istersin. Çünkü aslında film kahramanlarından farkımız yoktur. Onlar gibi aşık olur, onlar gibi acı çeker, onlar gibi mutlu olur, ağlar ya da güleriz. Özünde insan olmayan bir şey yoktur ki...

Ne çok film seyrettim, ne çok sahne geçti gözlerimin önünden, ne çok hikaye akıp gitti...
Ama kaldı bazıları. Hep bende kaldı, bir kız çocuğu şaşkınlığıyla, hayranlıkla izlediğim o eski filmlerden nice unutulmaz sahne... Öyle ki, gözümü kapattığım an, o sahnedeki o şarkıyı duyabilirim.



Biraz masallar, biraz öyküler, biraz da filmlerle büyüdüm ben.
Ondan belki de, kitapları göğsüme bastırıp koklar, film izlerken hiç utanmadan ağlarım.
Bazı replikler, aklıma düştüğü anda bile boğazımı düğümleyebilir. Bazı unutulmaz sahnelerde, yüzüme kocaman bir gülümseme yayılmışken gözlerimden yaşlar süzülebilir... Yağmur altında şarkı söylerken yüzü nasıl ıslanırsa insanın, öyle...

Filmler, hayatımızdır.
Çokça düş kurmaktır asıl hayat. Onca sıkıntının, işin gücün, derdin arasında... Olmadık yerde, olmadık zamanda düş görmektir. Bazen imkânsıza âşık olmaktır, bazen o imkânsız olduğu için güzel olana hani... Elini uzatıp dokunmak istemezsin. Sadece hayalini kurarsın, o hayalken güzel olanın. Bir film kahramanı gibi. Olamaz mı yani? Her erkek bir Angela düşleyemez, her kadın bir Lester'a aşık olmayı isteyemez mi?


Macar yönetmen György Palfi, bir hayal kurmuş.
Demiş ki, izlediğimiz onca aşk filmi, onca unutulmaz aşk sahnesi bir araya gelse, yepyeni bir aşk öyküsü doğursa... Tam üç yıl kurgu odasına kapanmış ve ortaya İstanbul Film Festivali'nin ilk gününde izlediğim Final Cut adlı şaheser çıkmış. 450'den fazla filmden yüzlerce sahneyi bir araya getirmiş ve bize sinemasal aşkı anlatmış bir kez daha. Festival izleyicisinden yürekten bir alkış aldığını söylemeliyim. Sonuna dek hak edilmiş alkışlar... Elbette usta kurgunun yanı sıra, sinemanın kendisineydi. İyi ki var olana...
Bizi bize anlatana...
Bize hayatı öğretene...

Hayatı, aşkı, düş kurmayı, çocuk kalmayı...
Dünü, bugünü, yarını...


Final Cut iki kez daha; 31 Mart Pazar günü saat 11.00'de Rexx, 9 Nisan Salı günü saat 13.30'da City's salonlarında gösterilecek. 

Briyoş

Giderek en sevdiğim festival olma yolunda ilerleyen İf'i bu sene 14 filmle kapatıp, vakitsizlikten gidemediğim ve listemdeki adını çizemediğim diğer 13 filmde aklım kaldıktan sonra, normal hayatıma döndüm. Issız bir adaya düşse yanına alacağı üç şeyden ikisi filmler ve kitaplar olan biri olarak, yanımda iyi filmler ve iyi kitaplar varsa hiç sıkılmadan günler, haftalar geçirebilirim. Nerede olduğum ise hiç fark etmez. Üstelik iyi filmler diğer filmleri çağırır, iyi romanlar diğer kitapları... Bu böyle sürer gider benim için.

Festivalin ardından birden boşluğa düşünce, In Treatment'a sardırdım. Hızla eskiyen dizilerin dünyasında aslında eski bir dizi sayılır (üç sene önce final yapmış) ancak ben ikinci sezonu keyifle izlemekteyim. Bu hafta sonumu da In Treatment + mutfak + Orhan Pamuk'un İstanbul'u üçgeninde geçirdim. Üçgenin ayaklarından biri olan mutfaktan çıkan en leziz sonucu ise fotoğrafta görüyorsunuz.

Fransız mutfağının bu meşhur çöreği, tam "kahvelik" denen türden, özellikle kahvaltıda marmelatla birlikte şahane bir kahve eşlikçisi. Pazar kahvaltısına yapmaya kalksam saatleri bulan yapım süreci yüzünden açlıktan ölebileceğimiz için, ben kahvaltı sonrası aheste aheste hazırlamaya başlayıp öğleden sonra kahvemin yanına yetiştirdim. Ama pek tabii ki önceden yapılıp dondurucuya kaldırılarak, pek çok pazar sabahına mutlu mutlu eşlik edebilir.
Briyoşun orjinal şekli böyle olmasa da, ben muffin kalıbımda klasik muffin gibi pişirdim. Son derece güzel kabaran bir hamur olduğu için kalıplara az doldurmakta ve mayalanma sürecini uzun tutmakta fayda var. Ben ikinci mayalandırmada sabredemeyip sürenin yarısında fırına verdim, buna rağmen çok güzel kabardılar, neredeyse kabının iki misli kadar. Sonrasında soğuması için de fazla bekleyemedim, biraz ılıyınca kestim ve ahududu marmeladını yakıştırdım üstüne en çok. Sütlü filtre kahvem, yanında marmelatlı briyoşum ve In Treatment... Zor bir haftanın ardından böyle kallavi bir pazar keyfini hak etmiştim.

Güzel bir tereyağı kullanırsanız lezzeti katlanır; zira bu tarifin esas olayı, Fransız mutfağındaki pek çok tarifte olduğu gibi, tereyağı. (Nasıl bu Fransızlar onca tereyağlı çöreği yiyip ince kalabiliyorlar sorusunun yanıtı ise "porsiyon" kavramında gizli. Yani yapıyor, bir taneden fazlasını yememeyi bir irade meselesi değil, normal bir durum olarak görüyorsunuz:) Mayalı bir hamur olduğu için ertesi güne kalınca aynı nefaseti koruyacağından emin değilim. O yüzden ya aynı gün yenmeli ya da güzelce paketlenip dondurucuya kaldırılmalı. İşte Macrocenter'ın tarif serisinden aldığım leziz briyoşların tarifi. Ben kuru maya yerine instant maya kullandım, dolayısıyla mayayı kabartma kısmını es geçtim. Kendi yaptığım şekilde yazıyorum.

Malzemeler:
(12 adet için)

- 80 ml ılık süt
- 1 paket instant maya
- 2 cup + 2 çorba kaşığı un (yaklaşık 300 gr)
- 2,5 çorba kaşığı toz şeker
- 1 tatlı kaşığı tuz
- 2 adet yumurta, oda sıcaklığında
- 125 gr tereyağı, oda sıcaklığında
Üzeri için:
- 1 adet yumurtanın sarısı
- 1 tatlı kaşığı su

Yapılışı:

1. Unu derin bir kabın içerisine alın, üzerine tuzu ve instant mayayı ekleyip harmanlayın. Sütü ilave edip mikserle karıştırmaya başlayın. Yumurtaları birer birer ekleyip karıştırmaya devam edin.

2. Tereyağını ve toz şekeri son olarak ilave edip hamura yedirin. Yapışkan, çok sıvı olmayan ama yoğun kek hamuru kıvamında bir hamur elde edeceksiniz. Üzerini streç filmle güzelce kapatıp ılık bir yerde 1,5 saat mayalanmaya bırakın. (Ben 50 dereceye ayarladığım fırına koydum.)

3. İlk mayalanmanın ardından hamuru şöyle bir karıştırın, yağlanmış veya muffin kağıdı koyulmuş kaplara kaşıkla paylaştırın. Tekrar ılık bir yerde 1 saat daha mayalanmaya bırakın.

4. Sürenin sonuna doğru fırını 175 dereceye ayarlayın. Briyoşların üzerine fırçayla yumurta sarısı ve su karışımını sürün. Fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişirin. Çok çabuk pişiyorlar, fırından fazla uzaklaşmayın. Zaten o kadar muhteşem bir koku yayıyorlar ki, isteseniz de uzaklaşamıyorsunuz:)

Sonrasında biraz ılıyıncaya kadar sabredip kalıptan çıkartmak ve hemen servis etmek kalıyor geriye. Yapımı uzun sürdüğü için evde olduğunuz bir günü veya rahat bir akşamınızı seçebilirsiniz. Ayırdığınız vakte değeceğini ise garanti edebilirim...


Deha ve Kubrick...


Okuldan yeni mezun olduğum, sinemayla sarmaş dolaş yaşadığım, sabahtan akşama dek 5-6 film izlediğim günlerden birinde izlemiştim Shining'i ilk... O ilk etkiyi unutmama imkân yok. Öğleden sonraydı, kıştı. Kar altındaki labirent sahnelerinde çok üşümüştüm. Otelin asansöründen kanların fışkırdığı o meşhur sahnede kanım donmuş, sinemada nice kanlı sahne izlemiş biri olarak neden bu kadar etkilendiğimi anlayamasam da o gece uyuyamamıştım. Nereden bilirdim ki o sahnenin Yahudi soykırımının bir sembolü olabileceğini? Nereden bilebilirdim Shining'de daha neler neler gizli olabileceğini...

Bugün İf'de izlediğim 237 Numaralı Oda, Shining'in adeta kare kare analiziydi. Daha ilk analizde ağzım bir karış açık kalınca, ilerleyen analizlerin hiçbirini unutmamak için çantamdan küçük not defterimi çıkardım ve karanlıkta görmeyen gözlerle not aldım. Filmi maalesef bir kez daha izleme şansım yok çünkü bu İstanbul'da son gösterimiydi. Ankara ve İzmir'de izleyecek olanları şimdiden kıskanıyorum. 

Beynimizin hayal yaratma gücüdür "shining" (ışıma). Türkçeye klişe bir adla Cinnet olarak çevrilmesi cinnet nedeni olabilse de, film bir cinnetin çok ötesini anlatır aslında. Wendy, Danny ve Jake'in, yani bir ailenin özelinde, bütün bir insanlığın anlatımı Shining... Kızılderililerden tutun da, Ay'a seyahatten Yahudi soykırımına ve hatta dünyanın bugüne dek gördüğü bütün gaddarlıklara, insanlık trajedilerine kadar... Büyük edebiyat yapıtlarına, tarihe, geçmişimizin hayaletlerine...

Filmi izleyecek olanların alacağı zevke engel olmamak adına, bu yazıda sadece Kubrick ustanın dehasına şapka çıkarmak istiyorum ben... Nasıl bir dehadır ki ilk izleyişte sıradan gelebilecek filmlerin bile arka planına nice anlatım gizlemeyi başaran... Taa içimize, geçmişimize, ilkel dürtülerimize, bilinçaltımıza biz çoğu kez farkında bile olmadan dokunan... Günler geceler boyunca düşündüren, huzursuz eden!  

Afişte yazdığı gibi, bazı filmler hayat boyu sizinle kalır. Bazen ilk izleyişte bunu bilmeseniz bile... Aradan yıllar geçer, bir kez daha izlemek istersiniz. Bu dürtüye neyin sebep olduğunu bilmeden... Hatta filmi ilk izlemenizde o kadar da etkilenmeseniz bile.

Bir şeyler unutulup bastırılsa bile, bir gün dışarı çıkar. Görebilirseniz şayet... İnsan, yaşayabilmek adına unutmayı seçer elbet. Yok saymayı, bilmemeyi, bilse de anlamamayı, anlasa da unutmayı. Evet, "Bir kişi öldürüldüyse bu trajedidir, ama bir milyon kişiyse ölen, sadece istatistik!" Ve insan ırkının gaddarlığının üstündeki örtüyü usulca kaldırır Kubrick usta. Hem de bunu hiç gözünüze sokmadan yapar. Belki üçüncü, belki onuncu izlemenizde anlarsınız. Neden o öyleydi, neden bu böyleydi sorularınızın yanıtını belki onuncu izlemenizde bulur, belki hiç bulamazsınız.

Filmde dedikleri gibi,
"Büyük sanat böyledir, her şeyi bir sembolde toplar, bütün hayat oradadır..." 

Sevgili Woody Allen...


Ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum seninle. Sanki kendimi bildim bileli severim gibi bir his var içimde sana dair. Ama galiba tanışmamız Zelig'le olmuştu. O kılıktan kılığa girdiğin, siyahla siyah, şişmanla şişman olduğun film... Yanındakilere benzeme hastalığından muzdarip Zelig'i izlerken galiba bir an gerçekten belgesel izlediğime ikna olmuştum. Beni ele geçirmiş, bir yandan gülmekten gözlerimden yaşlar getirirken bir yandan dehana hayran bırakmıştın.

Sonra kitapların geldi ve başka filmlerin... Match Point'i izlediğimde "yok artık..." demiştim. Usta sen ne yaptın? Bu nasıl güzel bir öykü, bunlar nasıl elle tutulur, gerçek karakterler, bunlar nasıl replikler? Hele o atmosfer... Bu kadar mı bir kentin içinde nefes alır gibi olur insan, bir filmi izlerken? Sergilerde, opera binalarında dolaşır, kafelerin, restoranların havasını adeta koklar...

Evet tabii ya, sen ve kentlerin.. Manhattan, Paris, Barselona ve niceleri... Kentler ve onların nevrotik kentlileri... "Nevrotik kadınları avucunun içi gibi tanır" diyordu az önce izlediğim belgeselde senin için. Nevrotik adamları da kendinden mi bilirsin acaba biraz? Kendi gençliğinden, büyümeyen, hep çocuk kalan ruhundan, asla sormaktan bıkmadığın Tanrı'ya, hayata, ölüme dair sorulardan... Biraz Albert Camus gibisin gerçekten de! Onun da sorduğu soruları mizah yoluyla sordun hep. Elinden başka türlüsü gelmezdi ki.

İlk filmlerinde, sanki biraz Chaplin'i (mi) anımsatan üslubunla gülmekten kırar geçirirdin herkesi. Hiç beklemediğimiz yerden vurur, en ciddi görünen diyaloğa bile incecik bir mizah saklar, üstelik öyle el çabukluğuyla yapardın ki bunu, çoğu kez biz algılayıp kahkaha atana kadar bir başka cümleye / sahneye geçmiş olurdun.

Midnight in Paris'i nasıl içimde dolup taşan bir coşkuyla izlediğimi bilsen... Benim kendimi bildim bileli düşkentim Paris, senin ellerinde büyülü bir tabloya dönüşmüştü. Her akşam o arabaya ben de atlayıp o eski zamanlara seyahat ettim film boyu. O yazarlarla birlikte kadeh kaldırdım, o yağmurlu ıslak sokakları, o büyülü Paris mavisini ben de kokladım. Geri döndüğüme inanamadım, aklım, ruhum o zamanlarda kaldı... Gözlerimin kaç kez dolduğundan haberin var mı? Hani duyacağını bilsem, bittiğinde ayağa kalkıp alkışlayacaktım.

Son filmlerinde giderek büyüdün, giderek kendini aştın. Ama sen kitlelere ulaşacak bir film yapamadığına inanıyorsun hâlâ! Belki de içinde sevilmek, çok sevilmek, herkesçe sevilmek isteyen bir çocuk yaşıyor da ondan. O muzip bakışlı, çilli, kepçe kulaklı çocuk. Dilinden pek umursamaz sözler dökülse de, gözleri "beni sevin" diyor o çocuğun. Mümkün mü ona kayıtsız kalmak?


Annen 96, baban 100 yaşına kadar yaşamış öğrendiğime göre. Ne mutlu ki sağlam genlerin eserisin. Bu da daha uzun yıllar bizlerle olup her yıl bir film çekeceğine dair umudumu arttırıyor. Çok yaşa sen e mi? Çok yaşa ve bizi nice maç sayılarıyla, nice kentlerde gece yarılarıyla, nice insan hikâyeleriyle buluştur. Hatta dileğim, yürekten dileğim o ki bir filmini de İstanbul'da çek. Kahramanların Galata'da buluşsunlar, sabaha karşı İstiklal Caddesi'nde yürüsünler, sokak müzisyenlerini dinlesinler... Ben de yüzümde her filminde hiç eksilmeyen kocaman gülümsememle, koltukta keyiften mayışarak izleyeyim.

Seni ve sinemanı çok seven,
Sibel

Robert B. Weide'nin yönettiği "Woody Allen: A Documentary", İf İstanbul kapsamında 16 Şubat saat 16.00'da Cinemaximum İstinye Park'ta, 17 Şubat saat 15.00'de Cinemaximum Budak'ta gösterilecek. 

Tepelerin Ardında


Tepelerin mi, hayatın mı ardında? sorusu yankılanıyor içimde ve uzun bir zamandan sonra ilk kez bir film hakkında yazma isteğiyle doluyum. Beyoğlu Sineması'nın hüzünlü hâlinden haberiniz var mı bilmiyorum. Elimizden uçup gitmeden, "nasıl olur, nasıl kapanır" demeden önce, lütfen ama lütfen çıkalım AVM'lerden, film izlemek için Beyoğlu'na gidelim! O güzelim sinema salonları çırpınıyor... Tutalım ellerinden, onları bomboş bırakmayalım. Bileti patlamış mısır ve kolayla beraber paket olarak satan, kocaman konforlu koltukları olan salonları seviyor da olsanız, bir karton bardakta sütlü kahve içerek de çıkıyor iyi bir film izlemenin tadı... inanın bana.

Tepelerin Ardında...
Yönetmen Cristian Mungiu, aldığı ödüllerin hangi birini sayayım? Bu son filmi de Cannes'da Altın Palmiye'ye aday gösterilmiş. 2,5 saatlik uzun süresine rağmen zamanın nasıl geçtiğini başlangıçta anlamadığım, ikinci yarısında ise yoğun duygusal ve fiziksel şiddet nedeniyle içim ezilerek bitsin istediğim bir film oldu... Bitsin ama böyle bitmesin...

Aynı yetimhanede birlikte büyüyen Voichita ve Alina'nın hikâyesi, Tepelerin Ardında. Voichita sığındığı manastırda kendine yeni bir yol çizmişken Alina onu ziyarete geliyor ve böyle başlıyor film. Geçmişte iki genç kızın yakınlaşmış olduğunu anlıyorsunuz ama nasıl bir yakınlaşma olduğu izleyiciye bırakılıyor. Başlangıçta bunun bir aşk olduğunu düşünürken, giderek iki yalnız ve çaresiz insanın birbirine tutunması olduğunu anlıyorsunuz. Tanrı'ya sığınan Voichita ve Voichita'ya sığınmak isteyen Alina... Biri "gel gidelim" dedikçe diğeri "ben yolumu çizdim" diyor ama yüreği öyle demiyor aslında. Belki yüreğinden gelen sesi kendi de duymuyor, duymamayı öğretiyor kendine... Durmaksızın kar yağıyor, kar her şeyi örtüyor gibi ama bu bembeyazlıkta kapkara bir şeyler de var.

Kış hiç bitmeyecek mi?
Bu soruyla finale gidiyor film. Kış hiç bitmeyecek mi... Yoldan sıçrayan çamur bir arabanın camlarından akıyor. Çamurdan başka bir şey yok son sahnede... Ama bir umut var. Kış bitecek diyor birisi... Bu ne biçim bir dünya oldu böyle? sorusu ise yanıtsız kalıyor.


Bir hafta daha vizyonda kalır mı bilmiyorum. Tek salonda gösteriliyor, gidin, izleyin.
Kocaman bir kahve alın ama önce. Sıcak bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz çünkü izlerken. İçiniz üşüyor. Onlar üşüdükçe, o bembeyaz çaresizlikte soluklardan buhar çıktıkça, mumlar parmak darbeleriyle söndürüldükçe üşüyorsunuz. Ve bazı karanlık düşüncelerin, örümcek beyinlerin -eylemleri farklı olsa da- her yerde aynı olduğunu anlayıp bir kez daha ürperiyorsunuz...