Hayatımızın Filmleri


"Her kadın biraz Scarlett, her erkek biraz Rhett olmalı" diye düşündüğümde belki daha genç kız bile sayılamayacak bir yaştaydım. Rüzgâr Gibi Geçti benim ilk aşk filmimdi. Belki ilk film aşkımdı. Sinemanın ne kadar büyülü, ne kadar muhteşem olduğunu bana ilk hissettiren filmdi, evimizin salonunda, tek kanallı televizyondan izlediğim... Kaç kere izledim daha sonra? Bilmiyorum, çoook... Ama ilk izleyişimde, finalinde hissettiğim mutsuzluğu sonraları hissetmedim. Sonraları Scarlett'i daha iyi anladım. Sinema, bazen hayattan önce anlatır.

Bazı anlarında hayatın, bir film kahramanın gibi düşünürsün. Öyle düşünmek iyi hissettirir. O olsa ne yapardı dersin. Hele de taze izlediysen filmi, dünyayı bir süre onun gözlerinden seyredersin. Belki onun giydiği gibi bir elbise giymek ya da şapka takmak gelir içinden. Belki saçını onun gibi kestirmek...


Bazı filmler vardır, hayatın ta kendisidir. Sana anlattığı hikayede kendini bulur, bazen de o hikayeyi kendin için yazmak istersin. Çünkü aslında film kahramanlarından farkımız yoktur. Onlar gibi aşık olur, onlar gibi acı çeker, onlar gibi mutlu olur, ağlar ya da güleriz. Özünde insan olmayan bir şey yoktur ki...

Ne çok film seyrettim, ne çok sahne geçti gözlerimin önünden, ne çok hikaye akıp gitti...
Ama kaldı bazıları. Hep bende kaldı, bir kız çocuğu şaşkınlığıyla, hayranlıkla izlediğim o eski filmlerden nice unutulmaz sahne... Öyle ki, gözümü kapattığım an, o sahnedeki o şarkıyı duyabilirim.



Biraz masallar, biraz öyküler, biraz da filmlerle büyüdüm ben.
Ondan belki de, kitapları göğsüme bastırıp koklar, film izlerken hiç utanmadan ağlarım.
Bazı replikler, aklıma düştüğü anda bile boğazımı düğümleyebilir. Bazı unutulmaz sahnelerde, yüzüme kocaman bir gülümseme yayılmışken gözlerimden yaşlar süzülebilir... Yağmur altında şarkı söylerken yüzü nasıl ıslanırsa insanın, öyle...

Filmler, hayatımızdır.
Çokça düş kurmaktır asıl hayat. Onca sıkıntının, işin gücün, derdin arasında... Olmadık yerde, olmadık zamanda düş görmektir. Bazen imkânsıza âşık olmaktır, bazen o imkânsız olduğu için güzel olana hani... Elini uzatıp dokunmak istemezsin. Sadece hayalini kurarsın, o hayalken güzel olanın. Bir film kahramanı gibi. Olamaz mı yani? Her erkek bir Angela düşleyemez, her kadın bir Lester'a aşık olmayı isteyemez mi?


Macar yönetmen György Palfi, bir hayal kurmuş.
Demiş ki, izlediğimiz onca aşk filmi, onca unutulmaz aşk sahnesi bir araya gelse, yepyeni bir aşk öyküsü doğursa... Tam üç yıl kurgu odasına kapanmış ve ortaya İstanbul Film Festivali'nin ilk gününde izlediğim Final Cut adlı şaheser çıkmış. 450'den fazla filmden yüzlerce sahneyi bir araya getirmiş ve bize sinemasal aşkı anlatmış bir kez daha. Festival izleyicisinden yürekten bir alkış aldığını söylemeliyim. Sonuna dek hak edilmiş alkışlar... Elbette usta kurgunun yanı sıra, sinemanın kendisineydi. İyi ki var olana...
Bizi bize anlatana...
Bize hayatı öğretene...

Hayatı, aşkı, düş kurmayı, çocuk kalmayı...
Dünü, bugünü, yarını...


Final Cut iki kez daha; 31 Mart Pazar günü saat 11.00'de Rexx, 9 Nisan Salı günü saat 13.30'da City's salonlarında gösterilecek. 

Briyoş

Giderek en sevdiğim festival olma yolunda ilerleyen İf'i bu sene 14 filmle kapatıp, vakitsizlikten gidemediğim ve listemdeki adını çizemediğim diğer 13 filmde aklım kaldıktan sonra, normal hayatıma döndüm. Issız bir adaya düşse yanına alacağı üç şeyden ikisi filmler ve kitaplar olan biri olarak, yanımda iyi filmler ve iyi kitaplar varsa hiç sıkılmadan günler, haftalar geçirebilirim. Nerede olduğum ise hiç fark etmez. Üstelik iyi filmler diğer filmleri çağırır, iyi romanlar diğer kitapları... Bu böyle sürer gider benim için.

Festivalin ardından birden boşluğa düşünce, In Treatment'a sardırdım. Hızla eskiyen dizilerin dünyasında aslında eski bir dizi sayılır (üç sene önce final yapmış) ancak ben ikinci sezonu keyifle izlemekteyim. Bu hafta sonumu da In Treatment + mutfak + Orhan Pamuk'un İstanbul'u üçgeninde geçirdim. Üçgenin ayaklarından biri olan mutfaktan çıkan en leziz sonucu ise fotoğrafta görüyorsunuz.

Fransız mutfağının bu meşhur çöreği, tam "kahvelik" denen türden, özellikle kahvaltıda marmelatla birlikte şahane bir kahve eşlikçisi. Pazar kahvaltısına yapmaya kalksam saatleri bulan yapım süreci yüzünden açlıktan ölebileceğimiz için, ben kahvaltı sonrası aheste aheste hazırlamaya başlayıp öğleden sonra kahvemin yanına yetiştirdim. Ama pek tabii ki önceden yapılıp dondurucuya kaldırılarak, pek çok pazar sabahına mutlu mutlu eşlik edebilir.
Briyoşun orjinal şekli böyle olmasa da, ben muffin kalıbımda klasik muffin gibi pişirdim. Son derece güzel kabaran bir hamur olduğu için kalıplara az doldurmakta ve mayalanma sürecini uzun tutmakta fayda var. Ben ikinci mayalandırmada sabredemeyip sürenin yarısında fırına verdim, buna rağmen çok güzel kabardılar, neredeyse kabının iki misli kadar. Sonrasında soğuması için de fazla bekleyemedim, biraz ılıyınca kestim ve ahududu marmeladını yakıştırdım üstüne en çok. Sütlü filtre kahvem, yanında marmelatlı briyoşum ve In Treatment... Zor bir haftanın ardından böyle kallavi bir pazar keyfini hak etmiştim.

Güzel bir tereyağı kullanırsanız lezzeti katlanır; zira bu tarifin esas olayı, Fransız mutfağındaki pek çok tarifte olduğu gibi, tereyağı. (Nasıl bu Fransızlar onca tereyağlı çöreği yiyip ince kalabiliyorlar sorusunun yanıtı ise "porsiyon" kavramında gizli. Yani yapıyor, bir taneden fazlasını yememeyi bir irade meselesi değil, normal bir durum olarak görüyorsunuz:) Mayalı bir hamur olduğu için ertesi güne kalınca aynı nefaseti koruyacağından emin değilim. O yüzden ya aynı gün yenmeli ya da güzelce paketlenip dondurucuya kaldırılmalı. İşte Macrocenter'ın tarif serisinden aldığım leziz briyoşların tarifi. Ben kuru maya yerine instant maya kullandım, dolayısıyla mayayı kabartma kısmını es geçtim. Kendi yaptığım şekilde yazıyorum.

Malzemeler:
(12 adet için)

- 80 ml ılık süt
- 1 paket instant maya
- 2 cup + 2 çorba kaşığı un (yaklaşık 300 gr)
- 2,5 çorba kaşığı toz şeker
- 1 tatlı kaşığı tuz
- 2 adet yumurta, oda sıcaklığında
- 125 gr tereyağı, oda sıcaklığında
Üzeri için:
- 1 adet yumurtanın sarısı
- 1 tatlı kaşığı su

Yapılışı:

1. Unu derin bir kabın içerisine alın, üzerine tuzu ve instant mayayı ekleyip harmanlayın. Sütü ilave edip mikserle karıştırmaya başlayın. Yumurtaları birer birer ekleyip karıştırmaya devam edin.

2. Tereyağını ve toz şekeri son olarak ilave edip hamura yedirin. Yapışkan, çok sıvı olmayan ama yoğun kek hamuru kıvamında bir hamur elde edeceksiniz. Üzerini streç filmle güzelce kapatıp ılık bir yerde 1,5 saat mayalanmaya bırakın. (Ben 50 dereceye ayarladığım fırına koydum.)

3. İlk mayalanmanın ardından hamuru şöyle bir karıştırın, yağlanmış veya muffin kağıdı koyulmuş kaplara kaşıkla paylaştırın. Tekrar ılık bir yerde 1 saat daha mayalanmaya bırakın.

4. Sürenin sonuna doğru fırını 175 dereceye ayarlayın. Briyoşların üzerine fırçayla yumurta sarısı ve su karışımını sürün. Fırında üzerleri kızarıncaya kadar pişirin. Çok çabuk pişiyorlar, fırından fazla uzaklaşmayın. Zaten o kadar muhteşem bir koku yayıyorlar ki, isteseniz de uzaklaşamıyorsunuz:)

Sonrasında biraz ılıyıncaya kadar sabredip kalıptan çıkartmak ve hemen servis etmek kalıyor geriye. Yapımı uzun sürdüğü için evde olduğunuz bir günü veya rahat bir akşamınızı seçebilirsiniz. Ayırdığınız vakte değeceğini ise garanti edebilirim...