Ben Hep Buradayım



Uzun zamandır "yarın", "daha sonra" diyerek erteliyordum.
Takvim Temmuz'u gösterince artık yazmam gerektiğini hissettim.

26 Temmuz 2005'te başladı Sibel'in Kahvesi'nin yolculuğu. Yapmak istediğim iş, yaşamak istediğim kent, olmak istediğim kadın kilometrelerce uzaktaydı. Yaşadığım günlere anlam katmak, kendi benliğime daha yakın olmak için yazmaya, üretmeye mecburdum. İşte bu ortamda doğdu bu blog. Hiçbir iddiası yokken kısa zamanda sevildi, çok okunan bloglar arasına girdi, medyada haberleri yapıldı sizlerin sayesinde. Birçok güzel insanla tanışmama olanak sağladı. En önemlisi de, küçük dünyamın içinde bana nefes alacak bir alan yarattı.

Tam 9 yılın ardından bugün, çalıştığım derginin genel yayın yönetmeni olarak sürdürüyorum serüvenimi. Uyandığım ve masamın başına geldiğim her gün için teşekkür ediyorum. Tanrı'ma, evrene, kalbime, beni koruyan meleklere, hep en büyük desteğim olan sevgilime ve Ege'deki köklerime... Bir zamanlar kilometrelerce uzak olan hayallerimin içinde yaşıyorum şimdi.

Ama zannetmeyin ki pespembe bulutlarla çevrili bir dünya bu... Sorumlulukları, gereklilikleri ve güçlükleri de büyük, güzellikleri kadar. İşte bu noktada, blog yazarlığına nokta koymam gerekiyor. Birçoğunuzun beni anlayabileceğini biliyorum. Üzülmenizi istemiyorum, aslında hep burada olacağım. Arşivden yararlanabilmeniz için blog açık. Kopyalayın, çıktı alın, dosyalayın sevdiğiniz tarifleri. Yorum fonksiyonu da açık olacak. Oradan da haberleşebiliriz beni merak ederseniz. Dergimi de zaten okuduğunuzu düşünüyorum:)

İşte böyle...
Hayat bir yolculuk. Uğranan duraklar değişiyor ama yol devam ediyor. Edecek de... Bir gün bir yerde karşılaşırız nasıl olsa yine. O yüzden veda etmiyorum.

Hepinize, tüm kalbimle teşekkür ediyorum.

Bahar Gelmeden...


Her yıl bahara dek sabredemez, bir de kış ortasında giderim küçük şehrime... Gerçi artık küçük dersem alınabilir bana, zira Aydın "büyükşehir" oldu. Ama çocuklarını hep çocuk olarak gören anneler gibi, o benim daima küçük şehrim olarak kalacak kalbimde. Her ne kadar o benim değil, ben onun çocuğu olsam da...

Bu kez babamın evde geçirdiği bir kaza nedeniyle, huzursuzca gittim ana ocağıma. Çok şükür ki iyi babam, çok daha kötü olabilecekken birkaç kırıkla atlattı kazayı. Onu iyi görünce, annem özlediğim lezzetlerle beni şımartınca, bir de İrem kuşla koyun koyuna uyuyunca, huzurla döndüm evime. Tazelendim, yenilendim, ruhumu dinlendirdim...


Babam için köyden geçmiş olsun ziyaretine gelenler, bir kasa Atça portakalı getirmişlerdi. Öyle bal gibi değil ama tadı, kokusu özlediğim gibi... Hem orada yedim, suyunu sıkıp içtim, hem de valizime attım birkaç tanesini. Kereviz yemeğine portakal suyu koymayız biz şeker niyetine. Şeker de koymayız zeytinyağlılara zaten:) Ama portakalla da çok güzel olduğunu son yıllarda keşfettim. Anneme de anlattığımda şaşırdı. Kerevizimin yanında portakal suyu içeceğimi söylediğimde daha da şaşırdı:) Asıl niyetim uçağa binmeden önce o bir kasa portakalla vedalaşmaktı tabii... Yine de çok yakıştığını söylemeliyim. Tarif nerede derseniz, epey önce yer vermiştim, buradan okuyabilirsiniz. Halen blogun en sevilen, en çok tıklanan tariflerinden biri:)


Zaman o kadar hızlı aktı ki... Aslında Ege'de zaman yavaş akar, günler uzun uzadıya yaşanır daima. Ama gerçekten kısıtlıydı vaktim bu kez... İnsan üç günde doyabilir mi özlediklerine? O kısacık vakitte anne kuşum da bana özlediğim bütün yemekleri yapmaya çalıştı. Otlardan daha çok tadabileyim diye karışık ot kavurması yaptı mesela... Arapsaçı, pırasa, dalgan (ısırgan:) ve ebegümeciden yaptığı kavurmaya bayıldım, bayıldım...


Bu arada artık yepyeni bir evi, yepyeni mutfağı var anneciğimin. Konforlu, keyifli, kocaman mutfağında o kadar zevkle yapıyor ki yemeklerini, onu izlemek bile mutlu ediyor beni. Önceden de severek yapardı da, rahat edemediğini bilir, kıyamazdım. Artık ne sular buz gibi akıyor, ne de daracık tezgahta her şey üst üste duruyor... Çok şükür.


Bu da bir diğer hazırlık, yaprak sarmanın iç malzemesi... Son yıllarda (belki de bazı otları organik pazarda bulabildiğimden) en çok özlediğim anne yemeği yaprak sarma... İstanbul'un sarması farklı olur malum, meze olarak onu da sevsem de, üzeri yoğurtlanan Ege usulü sarmayı hiçbir şeye değişmem... Bir tencere yer insan onu oturup! Annemin hâlâ eski evin asmasından kopardığı yapraklarla, mutfak masasında oturup beraber sardık. Ebegümeci yaprakları da kullandı annem sarmada bu kez, yeni öğrenmiş. Nasıl olur diye merak ediyorduk, gayet güzel oldu! Rengi daha bir yeşil, tadı çok hoş, deneyin derim. Burada çok güzel yaprak bulamadığım için yapmadığım sarmayı, pazardan ebegümeci aldığım bir gün sadece onun yapraklarıyla denemeye karar verdim.


Gerçi her sene tarhanasından bana da yollar annem, ben de kış boyu yapıp yine de bitiremem ama, tarhana çorbasına asla hayır diyemem. Annemin yöntemi, içine pişirme esnasında kurutulmuş acı biber atmak. Biberler çorba pişinceye dek yumuşuyor. Acı sevmeyen tabağına almıyor, acı seven ise alıp yerken kaşıkla ezerek çorbasına acı karıştırıyor. Getirin Michelin yıldızlı şefleri sorun bakalım, bunu akıl edebilen var mı:)) Anadolu kadınının, annelerimizin yaratıcılığına hayranım!



Hep anne yemeği olacak değil ya, bu da kardeş yemeği!
Canım kardeşimin ben seviyorum diye malzemesini toplayıp gelerek annemin mutfağında pişirdiği taze bakla kavurması. Ben de yapıp yazmıştım taze bakla kavurması tarifini ama tam anlamamışım meğer. Kardeşim abla baklaları küçük küçük doğra derken gerçekten küçük demek istiyormuş, biber doğrar gibi tıpkı. Fotoğrafı benimkiyle kıyaslarsanız anlayacaksınız:) Olması gereken buymuş meğer. Sevim'in baklası hiç su koymadan, 15-20 dakika gibi bir sürede pişti de misler gibi kokular saçarak sofraya kondu bile...


Bu versiyonu tattığımdan beri sulu bakla yemeğine yüz vermez oldum. Kendi mutfağımda da her bahar muhakkak bu şekilde pişiriyorum baklayı. Şimdi tam da mevsimiyken mutlaka deneyin derim, pişman olmayacaksınız. Bu da tabakta üç "en özlenen" yemeğin buluşmuş hâli...



Ve bu da yoğurtlanmış hâli!
Fotoğraf çekerken nasıl sabırsızlandıysam, üstüne birazcık pul biber serpmeyi düşünememişim... Halbuki pul biber ya da karabiber vazgeçilmezdir yoğurdun üstünde benim için. İrem kuşla beraber, bazlamalarımızı yoğurda bana bana silip süpürdük tabaklarımızı. İrem kuşu merak edenlere de haber vereyim biraz. Kocaman abla oldu, bu sene okula başladı İrem. Okumayı söktü, bayılıyor masal kitaplarına... Yazmayı da seviyor ama kocaman harflerle, kafasına göre:) En sevdiği yemekler, teyzesinin listesi ile aynı. Bir numarada kızartma, iki numarada da ot kavurmaları var. Vazgeçilmezi ise ekmek!


İrem zeytinyağında kızarmış patatese bayılan, ama yanında köfteye yüz vermeyen bir çocuk. Et sevmiyor, sebzelerinse hiçbirini ayırmıyor. En favorisi ise kışın kereviz, yazın patlıcan! Şirinler izlemeye doyamıyor, takla atıp amuda kalkmak en sevdiği spor. Haşlanmış yumurtanın sarısını seviyor. Uykuya düşkün değil, az uykuyla süper enerjik olabiliyor. Benim çocukluğumdan hiçbir farkı yok. Ona bakıyorum ve şaşırıyorum her defasında. Küçük kopyam! Fiziksel olarak hiç benzemesek de ruhumuz aynı. Benimle birlikte büyümediği, henüz vejetaryenlik hakkında en ufak bilgisi olmadığı hâlde o bir vejetaryen adayı:) Damak zevkinin genlerle geçebildiğine dair inancımı kuvvetlendiriyor bu durum!


Bu kez köy bazlaması keşfettim Aydın'da. Diğerlerinden daha tok, daha sarı renkli bu bazlamaya doyamadım. Her zamanki gibi valize de atıp dondurucuya kaldırdım, bitmesin diye gözüne bakıyorum. Arasına sıcakken tuzlu köy tereyağı sürünce, çocukluğumda yediğim pideleri hatırlatıyor bana. Ayaklarımı pencere korkuluklarından sokağa sarkıtarak yemeye doyamadığım sıcak pide-tereyağ ikilisini...


Çabuk geçti zaman... 
Kahvaltılar, İrem'in okuldan gelip bize katılmasıyla şenliğe dönen akşam yemekleri, pazar gezmeleri, mutfak sohbetleri, sessizlikte (İrem okuldayken!) doyumsuz kitap okuma saatleri derken bir de baktım dönüş yolundayım. Her dönüşümde içimdeki burukluk katlanarak çoğalıyor. Zamanı tutabilmenin mümkün olmaması, en çok böyle anlarda çaresiz hissettiriyor insanı. 
Ama belki de güzellik buradadır diyorum.
Anlara hapsetmektedir sevdiklerini. 
Gözlerini kapattığın anda orada olduklarını bilmektedir. 


Nasıl olsa bahar yeniden gelir.

Kahvaltılık Lezzetler

Kahvaltı benim için daima en güzel yemektir, günde üç öğün yenilebilecek, asla bıkılmayacak cinsten. İnsan benim gibi tam bir ekmek düşkünü, peynir delisi, zeytin aşığı, haşlanmış yumurta tutkunu, tomurcuk katılmış çay sevdalısı, günün taze gazetesini ekleriyle beraber yayıla yayıla okuma meraklısı olunca, özellikle hafta sonlarının en önemli etkinliği kahvaltı oluyor. Bana kalsa bütün bir güne yayabilirim kahvaltıyı, ki yaymışlığım var:) Baktım ki uzun süredir kahvaltılık tarif yazmıyorum ve elimde güzel lezzetler birikmiş, yılın ilk yazısı kahvaltı üzerine olsun dedim. 

Üstte gördüğünüz şahane peynir tabağı ve alttaki nefis çörekotlu ekmekler, canım arkadaşım Fisun'un evinde yaptığımız kahvaltıdan. Aradan epeyce zaman geçtiğinden, Fisun'un o sabah bizim için hazırladığı peynir ezmesinin tarifini bile unutuyordum neredeyse. Ama tadı kesinlikle aklımda! 



YOĞURTLU PEYNİR EZMESİ

Malzemeler: 

- 150 gr karışık peynir (beyaz, tulum, lor, vs)
- 2 diş sarımsak
- 200 gr süzme yoğurt
- Bir tutam dereotu
- 1 avuç kadar dövülmüş ceviz (isterseniz)
- Çörekotu, pul biber
- Üzeri için zeytinyağı 

Yapılışı:

Bu ezme için elinizde kalmış olan peynirleri kullanabilirsiniz. Sadece Ezine peyniri kullanırsanız da son derece güzel olur bence. Peyniri sertse rendeleyip, çatalla iyice ezin. Süzme yoğurda karıştırın. Dilerseniz içine bir kaşık zeytinyağı ekleyebilirsiniz. Dövülmüş sarımsak ekleyin, ince kıyılmış dereotu ve kullanmak isterseniz cevizi ilave edip karıştırın. Bir gece buzdolabında dinlendirirseniz daha güzel olur. İçindeki sarımsak hiç rahatsız etmiyor ama dilerseniz azaltabilirsiniz. Üzerine pul biber serpip zeytinyağı gezdirerek servis yapın. 



Öyle güzel oluyor ki, ekmeğe sürüp sürüp yerken kendinizi unutabilirsiniz:) 
Benim yerken kendimi unuttuğum bir şey de taze kızarmış pişi... Kim hayır diyebilir ki? Hele de annemin yaptığı gibi içi peynirli-maydanozlu (şişko börek!) olursa... Aydın'a her gidişimizde yüksek tezahüratlarla talep edilen ve anneciğimin bizi kıramayıp bolca kızarttığı peynirli pişiler özellikle İrem'in favorisi... Tarifini burada bulabilirsiniz. Üşenmeyin, yapın pazar kahvaltısına... Hele de bu soğuk havalarda öyle güzel gider ki:) 



E biraz da sağlık!
Ben alışkın olmasam da, son yıllarda kahvaltı sofralarında görüp çok da hoşuma giden tabaklar bunlar... Gün kurusu kayısı, kurutulmuş elma, üzüm-fındık, ceviz ayrı bir hoşluk katıyor sofraya. Benim gibi kahvaltıda peynire ekmeğe saldıranlar için daha ziyade ara öğünlük olsa da, keyif çayları içilirken güzel gidiyor kuru yemişler... 


Geçtiğimiz aylarda biraz zeytin marine ettim, haftalarca Pazar kahvaltılarımızın baş köşesine kuruldu... Doyamadık, sosuna ekmek bana bana bitiremedik. Kokusu ayrı güzeldi, bekledikçe kendini aşan zeytinlerin tadı ayrı güzel... Daha görüntüsüyle bile "beni blog arşivine almalısın!" diyordu. E bir de tarif Women's Health'in "Birlikte İyi Gider" sayfasından olunca... Tabii ki son derece sağlıklı, besleyici ve leziz. Mutlaka deneyin, bayılacaksınız. Şimdiden yaparsanız pazar kahvaltınızda misler gibi ekmeğinizi banarsınız. O sos zeytinin kendisinden bile güzel:)


MARİNE ZEYTİN

Malzemeler:

- 360 gr karışık zeytin
- 120 ml zeytinyağı
- 3 çorba kaşığı limon suyu
- 1/2 tatlı kaşığı limon kabuğu rendesi
- 1 diş ezilmiş sarımsak
- 3 dal taze kekik
- 1 defne yaprağı
- Taze çekilmiş karabiber

Yapılışı:

Zeytinyağı, limon suyu, limon kabuğu ve ezilmiş sarımsağı bir kasenin içinde çırpın. İçine defne yaprağı ve kekiği ekleyip taze çekilmiş karabiber serpin. Zeytini bu sosun içine aktarın. Ben Edremit çizik zeytin, Gemlik zeytini ve Kalamata kullandım. Siz de evinizde hangi zeytin varsa koyabilirsiniz. Kapağını kapatıp en az bir gün, vaktiniz varsa iki gün dinlendirin. İlk gün buzdolabına koymanız şart değil ama sonraki günler için dolaba kaldırırsanız iyi olur. Büyükçe bir kavanoza aktarabilirsiniz. Ancak servis etmeden bir süre önce buzdolabından çıkarın ki donmuş olan zeytinyağı erisin. Bolca yapıp uzun süre buzdolabında muhafaza edebilirsiniz.


Kahvaltının olmazsa olmazı değilse de, kalabalık, uzun uzun oturulan sofralarda çok güzel giden bir şey de, taze pişmiş kek... Çaylar yerini kahvelere bıraktığında, güzel demlenmiş filtre kahve yanında ince bir dilim keke asla hayır diyemem. Bu da en sevdiklerimden, Cafe Fernando'nun muzlu keki. Kaç kez yaptım bilmiyorum, muzlu kek deyince benim aklıma artık bu kekin üzerine Nutella sürülmüş hali geliyor:) Her lokmasıyla mutluluk kaynağı...

Kahvaltının mutlulukla böyle bir ilgisi var işte...